Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, hepimizi bir kez daha aynı sorunun etrafında düşünmeye zorlamış ve aslında uzun zamandır gözümüzün önünde duran ama yeterince konuşmadığımız bir gerçeği yeniden görünür kılmıştır; bugün çocuklarımız yalnızca sokakta, evde ya da okulda değil, aynı zamanda ekranların içinde, algoritmaların yön verdiği dijital bir dünyada büyüyor.
Bu noktada çocukluk artık tek bir zeminde yaşanan değil, çok katmanlı ve kontrol edilmesi zor bir sürece dönüşüyor.
Çocuklarımızın oynadığı online oyunların önemli bir bölümünün yabancı menşeli olması ise yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda içerik ve değer dünyası açısından ciddi bir sonuç doğuruyor; çünkü bu oyunların içinde yer alan tasarımlar, kullanılan dil ve sunulan ödül sistemleri, üretildiği kültürün düşünme biçimini de beraberinde taşıyor.
Bu oyunlarda şiddetin çoğu zaman bir çözüm yöntemi olarak sunulması, rekabetin sürekli bir zorunluluk haline getirilmesi ve başarının çoğunlukla yok etme ya da üstün gelme üzerinden tanımlanması, özellikle gelişim çağındaki bireylerin zihinsel dünyasında fark edilmesi zor ama etkili izler bırakıyor.
Buna ek olarak; oyunların içine yerleştirilen ödül mekanizmaları ile dikkat çekici bir yapı oluşturulurken, günlük giriş ödülleri, rastgele kazanımlar, sürekli güncellenen görevler ve “kaçırma” hissi oluşturan bildirimler, kullanıcıyı oyunun içinde tutmayı amaçlayan sistemli bir döngü meydana getiriyor.
Bu döngü zamanla yalnızca bir eğlence alışkanlığı olmaktan çıkıyor ve davranış biçimini etkileyen, sürekli tekrar isteyen bir zihinsel alışkanlığa dönüşüyor.
Burada asıl belirleyici unsur ise algoritmalar oluyor; çünkü algoritmalar kullanıcının oyunda kalma süresini artırmak üzere tasarlanmış yapılar olarak çalışıyor… İnsan psikolojisinin temel reflekslerinden olan merak, ödül beklentisi, kaybetme korkusu ve yeniden deneme isteğini sürekli tetikleniyor.
Bu süreç sonunda ortaya çıkan tablo ise sürekli uyarılmaya alışmış, sabır eşiği düşmüş ve hızlı sonuç almaya daha yatkın bir zihin yapısı oluyor.
Halbuki gerçek hayat bu hızla uyumlu değil; sabır istiyor, emek istiyor ve çoğu zaman gecikmiş sonuçlar üzerinden ilerliyor, bu nedenle dijital dünya ile gerçek hayat arasındaki hız farkı zamanla ciddi bir uyum sorununa dönüşüyor.
Bütün bu tablo aynı zamanda kültürel bir meseleye de işaret ediyor; çünkü bizim medeniyet anlayışımız sabrı, ölçüyü, emeği ve merhameti merkezine alırken, dijital dünyanın önemli bir kısmı hız, tüketim ve sürekli kazanma üzerine kuruluyor ve bu iki değer dünyası arasındaki mesafe açıldıkça gençlerin zihinsel ve kültürel dengesi de bundan etkileniyor.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar bu nedenle yalnızca sonuçlarıyla değil, bu sonuçlara giden sürecin bütün katmanlarıyla birlikte değerlendirilmelidir; çünkü her sonuç uzun bir birikimin ve gözden kaçan birçok etkinin toplamı olarak ortaya çıkıyor.
Buradan hareketle meseleye yaklaşırken tek boyutlu ve aceleci yorumlardan kaçınmak, bunun yerine daha kapsamlı bir bakış geliştirmek gerekiyor; çünkü yasaklamak tek başına çözüm olmuyor, tamamen serbest bırakmak da sağlıklı bir denge üretmiyor.
Bu nedenle öncelikle dijital dünyanın işleyişini anlamak, ardından ailelerin ve eğitim sisteminin bu alanda daha bilinçli bir rehberlik rolü üstlenmesi ve en önemlisi de kendi değerlerimizi taşıyan dijital içeriklerin üretilmesi büyük bir zorunluluk haline geliyor.
Sonuç olarak bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca çocukların ne oynadığı değil, o oyunlar aracılığıyla hangi dünyayı içselleştirdikleri meselesidir ve eğer bu süreci doğru yönetebilirsek geleceği daha sağlıklı bir zemine taşıyabiliriz.
Uzun sözün kısası; dijital dünyanın tamamen reddedilmediği, ancak bilinçle yönetildiği, çocukların ekranlara teslim edilmediği, aksine ekranların doğru yönlendirildiği ve kendi kültürel değerlerimizin bu yeni çağın diliyle yeniden üretildiği bir gelecek inşa edilmesini umut etmek gerekir.
Ömer Selim Subaşı/TİMETÜRK