Timeturk: Haber, Timeturk Haber, HABER, Günün haberleri, yorum, spor, ekonomi, politika, sanat, sinema

  • DOLAR 2.23
  • EURO 2.79
  • ALTIN 85,16

Yükselen Güçlere Asya'nın Yanıtı: Çin ve Hindistan

Gelecekte gücün başka ellere geçmesi tehdidi, Amerika'nın bugün Çin'e yönelik tavrını belirliyor. Hindistan'ın ise, Amerika'nın önemli bir ortağı olma potansiyeli artıyor. Asya'nın iki devinin coğrafi yakınlığı göz önüne alındığında, Çin'in yükselişi, ABD'den önce Hindistan'ın güvenliğini, otonomisini zedeleyebilir.
Ashley J. Tellis, Travis Tanner ve Jessica Keough

Çin ve Hindistan, uygun faktör donatımları, hassas ulusal politikalar ve geç entegrasyonun Amerikan gücünün devam ettirdiği liberal uluslararası düzene geç entegrasyonun faydalarından dolayı, bir süreliğine daha, yüksek ekonomik büyüme düzeylerini devam ettireceğe benziyorlar. Her ne kadar Asya'nın yükselen devlerinin küresel hakimiyeti kaçınılmaz olmasa da (keza bu ülkeler önemli iç sorunlarla mücadele ediyorlar), diğer Asyalı devletler özellikle Çin ile ekonomik olarak bütünleşiyorlar ve aynı zamanda Çin'in ekonomik, siyasi ve askeri hevesleri karşısında kendi güvenliklerini ve otonomilerini koruyacak yollar arıyorlar.

Hindistan, henüz Asya'nın asli stratejik odak noktası olmaktan uzak olsa da, kendi içinde yaşadığı güçlenme, gelecekte onu bekleyen daha büyük olanakların habercisi. Demokratik sistemi ise, Hindistan'ı, Çin'in yükselen gücünü dengelemeye çalışan diğer devletler için cazip bir ortağa dönüştürüyor.

Politik Sonuçlar: Japonya, Kore, Tayvan ve Singapur ile olan ittifakları dolayısıyla Asyalı ülkelerin ilk yükseliş dalgası sırasında, görece güç kaybını kabullenmiş olan ABD'nin şimdilerde Çin ve Hindistan'ın yükselişiyle birlikte karşısına çıkan çelişkiyi yönetmek için politika yapıcıların devreye girmesi gerekiyor.

Bu öyle bir çelişki ki, bir yandan genel anlamda büyüme sağlayan ekonomik karşılıklı-bağımlılığı sürdürmek, bir yandan da kendi üstünlüğü karşısında yeni jeopolitik rakiplerin çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek lazım. ABD ve Hindistan'ın arasında stratejik bir yakınlık var ve söz konusu yakınlık, Çin ile ilişkilere kolaylıkla kopya edilemez. Bununla birlikte, ABD ile Çin arasında gelişen bağımlılıktan farklı olarak, Hindistan ile henüz yeterince derin bir ilişki geliştirilemedi; bu yüzden de bu ilişkide yaşanacak herhangi bir başarısızlık, her iki taraf açısından da ağır sonuçlar doğurabilir. ABD, Çin gibi yükselen bir gücün mevcut uluslararası düzen tarafından barışçıllaştırılabileceğini tahmin etmiyor. Daha ziyade, ABD'nin gücünü yeniden tesis etmesi ve Asya ittifak sistemini tekrar canlandırması lazım.

Genel Bakış:
ABD ve Asya'nın Yükselen Devleti:

Ashley J. Tellis: Çin ve Hindistan'ın yükselişi, Asya'nın küresel sistemde yeniden ortaya çıkışının en çarpıcı örneği. Her ne kadar ikinci Dünya Sava- şı'nın sonundan beri yeteneklerin yoğunlaşmasında Batı'dan Doğu'ya doğru bir kayış söz konusu olsa da, bu dönüşüm, son dönemde güç kazandı; keza Asya'nın en küçük ve erken dönemde sanayileşmiş uluslarına -Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Singapur- kıtanın büyük devletleri olan Çin ve Hindistan eşlik etmeye başladı.



Bu devlerin her ikisi de, son on yıllık dönemlerde çarpıcı ekonomik büyüme düzeyleri yakaladılar. Örneğin, Çin'in ekonomik performansı, son derece hızlı oldu; 1960-1990 yılları arasında Asya kaplanlarının ilk kuşağının kaydettiği çarpıcı büyüme rekorunu bile geçti. Son otuz yıldır ise, Çin, yıllık %9'luk ortalama reel büyüme oranını aşarak, %13 ve 14'lere erişti.

Sonuçta, Çin'de kişi başına düşen gelir, 1978-2003 yılları arasında her yıl %6'nın üzerine çıkarak, diğer tüm Asya ülkelerinden daha hızlı bir gelir artışı yakaladı. Hatta söz konusu dönemde Batı Avrupa ve ABD'deki ortalama gelir artışı ise, yılda %1,8 olup, Çin bu rakamlarla dünya ortalamasından da dört kat daha hızlı bir ivme kaydetmiş oldu. Tüm bunlar ise, Çin ekonomisini --2010 yılında yaklaşık GSYİH'sı 10 trilyon dolar olması itibariyle-- dünyanın ikinci en büyük ekonomisi haline getirdi. Ve birçok akademisyen, Çin'in bu yüzyılın ilk yarısında GSYİH oranında ABD'yi geride bırakabileceği tahminleri yürütüyor.



Hindistan'ın ekonomik performansı ise, henüz ne yoğunluk ne de kalıcılık anlamında Çin'e erişebilmiş değil. Ülke, ancak 1990'lı yılların başında (yani Çin'den on yıl sonra) ekonomik reformlar yapmaya başladı; bu reformlar da zaten son dönemde büyümedeki artışı doğurdu. Bu zamana kadar söz konusu reformlar, ne kapsamlı oldu, ne de tamamlanabildi.

Hindistan'ın demokratik politikalarına içkin çekişmeler, federal sisteminin karmaşıklığı, kritik siyaset meselelerinde elit kesim arasında uzlaşı olmayışı ve ulusal politik birim içinde rant peşinde koşan birimlerin varlığını sürdürmesi de, bu politikalara zarar verdi. Bununla birlikte, söz konusu dezavantajları bir kenara bırakırsak, Hindistan ekonomisi, yeni yüzyılın ilk on yılı boyunca yaklaşık %7,5 oranında büyüdü; dolayısıyla tarih boyunca performansını yeterince kullanamadığı kısır döngüyü kırmış oldu. Hindistan ekonomisi, bundan sonra da, her on yıllık süreçte kişi başına düşen gelirini iki katına çıkararak, satın alım gücü paritesi kriterlerine göre küresel düzlemde dördüncü sıraya yerleşti; 2010 yılında yaklaşık 4 trilyon dolarlık bir GSYİH oranı kaydetti.



Daha da ilginç olanı, Hindistan'ın büyümesi (ağırlıklı olarak yabancı sermaye ve ihracat piyasalarına bağımlı olan Çin'in aksine) büyük oranda iç kaynaklardan yararlanıyor. Bu da birçok analizcinin şöyle bir sonuca ulaşmasına neden oluyor: Ekonomik reformların devam ettirilmesi, ülkenin sadece çift haneli büyüme rakamlarını devam ettirme hedefine erişmesini sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda önümüzdeki on yıllık dönemlerde Çin'i yakalamasını da mümkün kılacak; keza iki ülke arasında büyüme oranlarındaki artış eğilimi, kıyaslanabilir düzeylerde...

Şurası bir gerçek ki, Çin ve Hindistan, görece olarak yüksek GSYİH büyüme düzeylerini bir süre daha devam ettirecekler. Ekonomik gücün bu şekilde devamlı bir artış göstermesi, bu ülkeleri, 2050 yılı itibariyle dünyanın en büyük üç ekonomisi arasına yerleştirmeye, dolayısıyla küresel dev olarak statülerini bir kez daha teyit etmeye yetecektir. Üretim yeteneklerindeki bu çarpıcı ve sürdürülebilir olması muhtemel artış, ilk bakışta, şaşırtıcı görünmeyebilir; keza tarihsel açıdan bakıldığında ekonomik genişleme öykülerinin çoğu, kısa süreli olmuştur. Ancak, eğer Çin ve Hindistan'a ilişkin mevcut tahminler gerçekleşirse, 2050 yılı itibariyle bu ülkelerin yüksek ekonomik büyüme oranları kesintisiz devam edecek -bu da tarihsel standartlar açısından normal bir durum değil.

Peki, Asyalı Devletler
Nasıl Bu Kadar Hızlı Büyüdüler?

Çin ve kısa süre önce de Hindistan'ın yaşadığı büyümenin ardında birçok değişken var. Öncelikli olanı -ve belki de en barizi, ancak çoğu zaman görmezden gelineni- ise, sistemik bir etmendir: ABD'nin hegemonya gücünün kurup devamlılığını sağladığı liberal ekonomik düzen... İstikrarlı ticaret kuralları, kalıcı ekonomik kurumlar ve güvenilir bir uluslararası rezerv kuru eşliğinde sürdürülen söz konusu düzen, Asyalı devlerin tarihsel olarak ender görülen şekillerde büyümelerini sürdürmelerini sağlayan ön-koşulları yarattı.

Çin, bu anlamda en dikkat çekici yararlanıcı konumda. ABD, Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne üyeliğini destekleyip, Çin'in bazı ticaret uygulamaları ve (merkantilist davranışları karşısındaki çekincelere rağmen) geniş Amerikan piyasasına Pekin'in daimi erişimini sağlamak suretiyle, Çin'in ekonomik büyümesine ivme kazandırdı. Çin'in küresel ekonomiye entegrasyonuna ABD'nin verdiği destek, Pe- kin'in, ticaret yönelimli büyüme stratejisini başarılı bir şekilde uygulamasını sağladı. Keza, söz konusu strateji, büyük ölçüde, hem dış piyasalara, hem de ithal yabancı sermayeye dayanıyor. Ancak bu yaklaşımın sonucunda, küresel düzlemde ciddi dengesizlikler baş gösterdi.



Her ne kadar Hindistan, Çin ile kıyaslandığında farklı bir yönelim izlemiş olsa da, Amerika'nın savaş sonrası kurduğu uluslararası ekonomik düzene olan bağımlılığı azımsanacak düzeyde değildi. Uluslararası mali kuruluşlara erişimden güvenli dış ticaretin yararlarına, küresel hizmetler piyasasına dek birçok alanda Hindistan, liberal uluslararası ticaret sisteminden farklı şekillerde yararlandı.

Bu da, sonuç itibariyle, ülkenin reformlarında başarı sağlanması için uygun bir ortam yarattı. Her ne kadar Hindistan'ın ekonomik büyümesinin ardında, büyük ölçüde, iç tüketim bulunsa da, bu tüketim, hizmetler ihracatından giderek daha büyük bir pay alınması ve GSYİH içinde ticaretin oranının artırılmasıyla finanse edildi. Dolayısıyla, Hindistan başbakanı Manmohan Singh'in gerek kural-temelli liberal düzenin gerekse ABD'nin en büyük taraftarı olması ve son yaşanan ekonomik kriz sırasında Washington'un, kalkınmakta olan dünyaya (özellikle de Hindistan'a) fayda sağlayan mevcut küresel sistemin canlılığını korumak için gücünü geri kazanması gerektiği yönünde birçok vesileyle yapmış olduğu açıklamalar, şaşırtıcı olmasa gerek.

Çin ve Hindistan, reformlara başladıklarında halen büyük ölçüde az gelişmiş ülkeler arasında yer almaktaydı. Bu da, ekonomilerinin potansiyel üretim düzeylerinin altında olduğu anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, her iki ülkenin de sahip olduğu kayda değer kaynaklar, verimli düzeyde kullanılmıyordu. Her iki ülkede ekonomik reformların artması, iç piyasaların canlanmasına ve devlet kontrolünün aşamalı olarak azalmasına odaklanmıştı. Bu da, zamanında kullanılmayan kaynaklardan yola çıkılarak, yeni ve daha yüksek ekonomik büyüme düzeyleri yakalanmasını sağladı. Hindistan'daki ekonomik reformlar, zamanında biriktirilen (fiziki, mali ve beşeri) sermaye havuzlarını doğurdu.

Bu havuzlar ise, çok daha disiplinli şekillerde kullanıldı ve piyasa kurallarına bağlı kalındı. Çok daha etkin yatırımlar sonucunda kaydedilen karlar, birçok alanda fırsatların güçlendirilmesini sağlayarak, kar getiren tüm alanlardaki yatırımları tetikledi. Piyasa fiyatlarının görece kıtlık karşısında aşamalı olarak uyumlaştırılması, işe yaradı ve gerek hizmetler sektöründeki üretkenliğin artışı, gerekse tarım ve endüstride çok daha etkin bir birikim sağlanması sonucunda büyüme oranları arttı.



Çin'in büyüme öyküsü, birçok açıdan Hindistan'ın deneyimine benziyor; ancak bazı önemli farklılıklar da var. Çin'in büyüme oranları, Hindistan'ınkinden çok daha çarpıcı iken, söz konusu ekonomik yayılma, özellikle sanayi alanındaki verimlilikten elde edilen karlar ve canlı bir kaynak hareketliliği sayesinde gerçekleşti. Ancak, ekonomik yayılma, ekonomistlerin "aşırı" büyüme olarak tanımladıkları süreçten beslenmeye başlar ise, söz konusu kaynak hareketliliği pek verim getirmeyebilir. Çin'in durumunda, aşırı büyümeye yönelik eğilim, iki etmenin bileşkesinden kaynaklanıyor: otoriter bir siyasi düzen ve emtia fiyatlarının serbestleşmesi.

Arazi ve sermaye gibi kritik üretim etmenleri halen piyasa yerine devlet tarafından kontrol edildiği için, bu etmenler genellikle etkinlik kriterlerinden ziyade siyasi çıkarlar doğrultusunda harekete geçiriliyorlar. Dolayısıyla, kaynak israfı oluyor; kaynaklar verimli şekilde kullanılamıyor; bu da Hindistan ile kıyaslandığında çevrenin yoğun şekilde yağma edilmesine ve etkinlikten uzak kullanıma yol açıyor. Önemli olan nokta şu ki; Çin'de günümüzde mevcut olan yüksek büyüme oranları kısmen tehlike altında; keza başlangıçta düşük kalkınma düzeyleri, yoğun büyüme stratejilerinin geliştirilmesine olanak tanımış; bu da mevcut az-gelişmiş kaynakların emilimini sağlamıştı. Bununla birlikte, Çin ve Hindistan'ın öncü devletlerden çok daha sonra yükseliş kaydetmesi, bir avantaj olarak görünüyor. Alexander Gerschenkron, 1962 yılında yayımlanmış olan "Ekonomik Geri Kalmışlığın Tarihsel Perspektiften İncelenmesi" başlıklı ünlü analizinde, "geç sanayileşen ülkelerin" elindeki çarpıcı avantajlardan söz etmiştir. İddiaya göre, geç sanayileşen ülkeler, çok daha yüksek büyüme oranları ve çok daha güçlü sermaye yoğunluğu düzeylerinden yararlanıyorlar; çünkü zaten bu ülkeler, mevcut üretim tekniklerine öykünürler; mevcut teknoloji ve endüstriyel süreçlerden kaynaklanan dışsallıkları kullanırlar ve erken dönemde modernleşen ülkelerin sahip olduğu demode sermaye birikimlerini edinmekten çekinirler.

Çin de Hindistan da, geç kalkınmadan oldukça yararlandılar. Kablosuz iletişim örneğinin de gösterdiği gibi, her iki ülke de, bu tür teknolojileri erken dönemde sanayileşen ülkelere kıyasla çok daha kolay bir şekilde kullanarak devasa kara parçalarını birleştirebildiler.

Yeni teknolojiler çok daha sermaye yoğun olduğu için, geç kalkınan ülkelerde ortalama sermaye yoğunluğu ve yatırım düzeyleri ise, erken başlayanlara oranla çok daha yüksek. Bu da, büyüme oranları üzerinde pozitif etkiler doğuruyor. Bu anlamda, Çin'in ve Hindistan'ın yüksek büyüme oranları elde etmede gösterdikleri yetenekler, teknolojiyi hazmetme yetenekleri dolayısıyla daha da güçlendi. Keza, küreselleşme sayesinde halihazırda teknolojiye erişim, geçmişe göre çok daha kolay. Bu avantaj ise, her ülkenin toplam faktör üretkenliğinde aşamalı artışlar doğurdu ve diğer kalkınmakta olan ülkelerle kıyaslandığında yüksek düzeylerde bir artış söz konusu oldu.



Çin ve Hindistan, uygun yapısal koşulların faydalanıcısı iken, yüksek büyüme oranları da, kendi ulusal çıkarlarına bağlı oldu. Her iki durumda da, yavaş yavaş serbestleşen piyasaların gücünü göstermesi için gereken kurumsal çerçeveleri devam ettiren hükümetler ve elit kesimlere haklarını teslim etmek gerekiyor.

Bu anlamda, Çin, belki de bazı açılardan Hindistan'dan çok daha iyi bir performans sergileşmiş olabilir. Pekin'in gerek öz-de- netim gerekse sosyal denetim kapasitesi, oldukça etkileyiciydi. Bunun kısmen sebebi, Çin'in otoriter sistemiydi. Buna karşın, Hindistan'da devletin altyapısal kapasitesinde kritik zayıflıklara karşın bunu başarmış olması kayda değerdir. Bununla birlikte, eğer Hindistan'daki siyasi düzen, ulusal performansının önünde halihazırda varolan eksikliklerin üstesinden gelemezse, büyüme, risk altına girebilir.

Her ne kadar Çin'in bu zamana dek sergilediği başarılar çarpıcı olsa da, yine de zaptedilemez değil. Çin ve Hindistan'ın uzun dönemli sosyal büyümenin temelleri, dolayısıyla, sanıldığından çok daha kırılgan. Bu gerçeklik ise, son on yıllardır yaşanan çarpıcı başarıların gölgesinde kalıyor. Bununla birlikte, kanıtlar şunu gösteriyor ki; Çin ve Hindistan'da devletin ve toplumun tercihleri, büyüme açısından çok yararlı sonuçlar doğurdu. Buna verilecek iki güzel örnek var:

Çin'in imalat sektörünü teşvik etme yönünde aldığı kararlar ve Hindistan'da hizmet ihracatının devlet denetiminden çıkmasının ardından bu alana yatırımların sürdürülebilir kılınması. Ancak, bu ülkelerin çarpıcı büyüme oranlarının ardındaki en önemli itici güçler arasında, ulusal tasarrufları ve yatırımların artırılmasını sağlayan ve devlet ile toplumun birlikte aldığı kararlar yer alıyor.

Ancak, Çin ve Hindistan'da yüksek tasarruf oranları -kısmen hükümetin bilinçli politikalarının, kısmen de sosyal güvenlik programlarının yokluğuna özel sektörün verdiği yanıt sonucu-, görece olarak yüksek yatırım oranlarının sürdürülmesine katkıda bulundu; bu ise daha sonraları ulusal büyümeye yansıdı. Öte yandan, Çin ve Hindistan'da yüksek tasarruf oranlarının sağladığı sermaye, etkileyici büyüme rakamlarını desteklemek için önem arz etse de, bu ekonomik büyüme, tutarlı bir işgücü artışı olmasaydı sürdürülemezdi. Neo-klasik yaklaşımı benimseyen ekonomi uzmanlarının da uzun zamandır söylediği gibi, ekonomik büyüme, son kertede, farklı oranlarda teknoloji, sermaye ve istihdam sağlamakla mümkündür. Her ne kadar bu üretim etmenlerinden hiçbirinin yeri ikame edilemese de, iş- gücündeki artışın, ekonomik büyüme açısından kritik önem arz ettiği de uzun süre boyunca bir hakikat olarak kabul edildi; çünkü insanlar, aslında, ekonominin devamlılığını sağlayan üretim ve tüketim motorlarını teşkil eder.

Dolayısıyla, Çin ve Hindistan, mümkün olan en geniş mal ve hizmetler havuzunu yaratmak üzere üretken şekillerde kullanılabilen büyük nüfuslara sahip olmaktan büyük yarar sağlıyorlar. Bu mal ve hizmetler ticaretinden elde edilen gelirler ise, büyüme döngüsünü daha da genişletmek üzere yatırımlara dönüştürülüyor.




OECD ülkeleriyle kıyaslandığında, Çin ve Hindistan'da işgücünün artışı oldukça etkileyiciydi. Ancak, daha da etkileyici olanı; her iki devletin de beşeri sermayeyi ilerletmeye dair tarih boyunca yaptıkları tercihler oldu. Çin'in geçmişte halk sağlığına, eğitime, insan ömrünün uzatılmasına yönelik yaptığı yatırımlar meyvelerini verdi; ve bugün bu ülkenin ekonomik büyümesini kalıcı kılan istihdam havuzunun yaratılmasına katkı sağladı.

Buna karşın, Hindistan, bu üç alanın her birinde onun kadar iyi değildi. Tek istisna, geçmişte yüksek öğretime yaptığı çok fazla sayıdaki yatırımdır; bu da büyük bir orta sınıfın varlığını sürdürmesi, inovasyon ekonomisinin harekete geçirilmesi ve dünya çapında bilgi teknolojisi endüstrisinin sigortası olan hizmetler sektörünün desteklenmesini sağlamıştır.

Öte yandan her iki ülkede istihdamla ilgili farklı meseleler, büyüme potansiyeli üzerinde derin izler bırakıyor. Örneğin Çin'in "tek çocuk" politikası -ki bu politika, yıllardır, üçüncü dünya ülkelerinin nüfuslarını nasıl kontrol altına almaları gerektiği konusunda bir örnek olarak sunuldu-, şimdilerde ülkenin ekonomik büyüme potansiyelinde kısa devre yaratma tehdidinde bulunuyor; çünkü bağımlılık oranının (yani, istihdam piyasasında faal olunmayan yaştaki insan sayısı -yaşlılar ve gençler) neredeyse iki katına çıktığı bir dönemde çalışan bireylerin küçük bir oran teşkil etmesine neden oldu. Bu dönüşüm ise, Çin'in -en azından kişi başına düşen gelir anlamında- zengin olmadan önce yaşlı olacağına dair güçlü bir olasılık teşkil ediyor. Sermaye ithalatı yapılarak veya inovasyon oranını artırarak, bir süre sonra yüksek büyüme oranlarının kalıcı kılınması mümkün olsa da, eğer istihdam gücü azalırsa Çin'in yüksek büyüme oranlarını sürdürmesi mümkün değildir.

Buna karşın Hindistan'ın çok daha elverişli bir demografik profili bulunuyor: spesifik olarak, Hindistan'ın bağımlılık oranları (dependency ratios) azalıyor. 2030 yılı itibariyle, 0,4 düzeyine gelmesi bekleniyor; bu da, piyasada kendi ekmeğini kazanan kişi sayısının çok daha fazla olacağı anlamına geliyor. Yatırım, tasarruf ve büyümenin sağladığı yararlar bariz; ancak Hindistan açısından pek de hoş karşılanmayan bir durumdan da söz etmek gerekiyor: genç nüfusunun büyük bölümü eğitimsiz olan Hindistan'da, uygun sağlık hizmetlerine ve beslenmeye de yeterli bir erişim söz konusu değil. Hindistan'ın göklere çıkarılan "demografik avantajı", birçok analizciye göre, ülkenin uzun dönemli büyümesini kalıcı kılmaya yardımcı olacak; ancak eğer Hindistan devleti, beşeri sermaye alanındaki eksiklikleri derhal gidermez ise, bu avantaj, aynı zamanda gelip geçici bir niteliğe bürünebilir.

Asya Devlerinin Yükselişi, ABD'yi Nasıl Etkiliyor?

Süregelen tartışmalara göre, Çin ve Hindistan'ın kaydettiği etkileyici büyüme, uzun bir süre daha devam edeceğe benziyor; çünkü her iki ülkede de elverişli faktör donatımları söz konusu ve hassas ulusal politikalar izleyip, liberal uluslararası düzenden büyük fayda sağlıyorlar. Bununla birlikte, küresel düzeyde kaçınılmaz bir üstünlük kuracaklarının bir garantisi yok. Keza her iki ülkenin de başa çıkması gereken bir dizi iç sorun (sosyal, ekonomik ve siyasi) var ve bu sorunların tatmin edici düzeyde yönetilmesi gerekiyor. Bu belirsizlik ortamını bir kenara bıraktığımızda ise, Çin ve Hindistan'ın halihazırda kaydettiği büyüme ortamı, gelecekte de gündelik yaşamın bir hakikati olmayı sürdürecek. Daha şimdiden, ulusal, bölgesel ve küresel düzlemde ciddi bir kalkınma ortamı yaratıldı.

Ulusal düzeyde Çin ve Hindistan'ın kaydettiği yüksek büyüme oranları, milyonlarca insanın yoksulluktan kurtulup daha iyi bir yaşam bulma umuduna yönelmesini sağladı; büyüme sayesinde her iki ülkedeki orta sınıf güçlendi; daha müreffeh sayılabilecek bir avuç insan ise, zaman içinde devlet-toplum ilişkilerinin yeniden müzakere edileceğine dair umut verdiler.

Bölgesel olarak bakıldığında ise, Çin ve Hindistan'ın yükselişi, sınırlarının ötesinde daha derin bir ekonomik entegrasyona yönelik fırsatlar doğurdu. Örneğin, Çin'in periferisinde yer alan ülkelerin tümü, bir ölçüde Çin ile ekonomik olarak bağlantılılar: ya ham madde, sermaye veya teknoloji tedarikçisi olarak, ya da Çin'in ihracatlarına yönelik pazar imkanı sağlayarak. Hindistan'ın durumunda bölgesel entegrasyon süreci ise, halen devam etmekte; bunun da kısmen bir sebebi, Hindistan'ın ülke içinden yönlendirilen büyüme stratejisi, diğer sebepleri ise coğrafyası ve Güney Asya'daki "zehirli" jeopolitik durumun bölge devletlerinin Hindistan'ın ekonomik büyümesinden mümkün olduğunca yararlanmasını engellemesi.
Küresel düzlemden bakıldığında ise, Çin ve Hindistan'ın yükselişi sonucunda, uluslararası düzeydeki üretim olanakları, daha etkin uzmanlaşmanın bir sonucu olarak dışarıya kaydı. Çin, sadece dünyanın en yeni çalışma atölyesi, Hindistan da en ekonomik IT hizmeti sağlayıcısı olmakla kalmadı; aynı zamanda bu ülkelerin iki milyarın üzerindeki nüfusu sayesinde kaydedilen tüketim modelleri de, küresel talepte ciddi artışlara yol açarak, iki ülkenin, küresel ekonomik büyümenin kritik motorları haline gelmesini sağladı.

Tüm bu gerçeklikler ise, şunu ortaya koyuyor: Çin ve Hindistan'ın yükselişi, ABD (ve küresel sistem) açısından -en azından ekonomik düzlemde- oldukça hayırlı bir haberdir. Bununla birlikte, uluslararası politika düzeyindeki durum biraz daha karmaşıktır. Çünkü, bu noktadan bakıldığında, Asya'nın "yükselen devleri" olarak Çin ve Hindistan gibi iki varyantın alışılagelmiş şekilde yan yana bulunduğu durumlar giderek azalıyor; çünkü her iki ülke de ABD (ve daha genel anlamda, uluslar arası sistemle) çok farklı şekillerde karşı karşıya geliyorlar.

En temel düzeyden bakılırsa, Çin'in büyüklüğü ve yüksek büyüme oranları, eğer bu süre zarfında çok büyük içsel ve dışsal aksaklıklar yaşanmaz ise, bu ülkenin, günün birinde küresel ekonomik büyüme anlamında ABD'yi koltuğundan edeceğini düşündürüyor. Bu olasılık ise, ABD'nin mevcut hegemon gücünün yerine, yükselen alternatif olan Çin'in geçebileceğini, dolayısıyla bir güç değişiminin ortaya çıkabileceğini ifade ediyor.

Çünkü, Hindistan'ın büyüme oranlarının Çin'inkilere yakın olmaması ve bu denli istikrarlı bir tablo sergilememesinden dolayı, Hindistan'ın ABD'nin yerine ekonomik güç olması olasılığı, o kadar güçlü görünmüyor. Pekin ve Yeni Delhi'nin kendi aralarında karmaşık bir rekabet ortamı yaşadıkları gerçeği ise, ABD ile Hindistan arasındaki stratejik yakınlığı daha da güçlendiriyor. Ne de olsa, "düşmanımın düşmanı, benim dostumdur."

Gelecekte gücün başka ellere geçmesi tehdidi, Amerika'nın bugün Çin'e yönelik tavrını belirliyor. Hindistan'ın ise, Amerika'nın önemli bir ortağı olma potansiyeli artıyor. Asya'nın iki devinin coğrafi yakınlığı göz önüne alındığında, Çin'in yükselişi, ABD'den önce Hindistan'ın güvenliğini, otonomisini zedeleyebilir. Bununla birlikte, Amerika'nın Çin'e karşı yaklaşımında giderek artan bir huzursuzluk olması, Çin'in artan gücünün Washington açısından üç farklı sorun doğurmasından kaynaklanıyor:

Çin'in hızlı ekonomik büyümesi sonucunda, ABD'nin zorlu ekonomik sorunlarla karşılaşması: Her ne kadar Amerikan ekonomisi hem Çin'den gelen düşük maliyetli ürünlerden hem de Çin'in sermaye ihracatlarından çifte yönlü yararlansa da, söz konusu kazanımlar, ülke içinde ciddi bir endüstri- sizleştirme, ülke dışında da sermayeye yüksek bağımlılık pahasına gerçekleşmekte. Gerçi ekonomistler söz konusu dönüşümleri hem ulusal politikalar hem de küresel düzeydeki kıyaslamalı avantaj modellerinin değişmesi bağlamında açıklasa da, Amerika'nın ulusal imalat yeteneklerini yitirmesi ve bunun Amerikan orta sınıfına getirdiği riskler sonucunda, Amerikan ekonomisinin spesifik sektörleri karşısında Çin önemli bir tehdit oluşturur hale geldi.

Hindistan da zaman zaman hizmetler sektöründe benzer sorunları gündeme getiriyor gibi görünse de, Hindistan'ın ekonomik büyümesinin içten güdümlü olması, ticaret oranlarının piyasa tarafından belirlenmesi ve ABD ile ikili ticaretinin ise mü- tevazi düzeyde olması, Yeni Delhi'yi Amerika'nın refahı ve büyümesi karşısında görece olarak önemsiz bir tehdit haline getiriyor.
Çin'in oluşturduğu ekonomik sorunun, milyonlarca Amerikalının gündelik yaşamını etkilemesinin yanı sıra, ABD'nin küresel -ancak daha da ivedi olarak Asya kıtasındaki- hegemon güç pozisyonu karşısında jeopolitik bir sorun teşkil etmesi. Savaş sonrası dönemin büyük bölümünde, Amerika'nın Asya'daki etki gücüne kimse karşı çıkamamıştı. Bunun ardındaki nedenler ise, Amerika'nın rakipsiz ekonomik gücü, kilit önemdeki Asyalı devletlerle güçlü ekonomik bağları ve sağlam güvenlik şemsiyesi idi.

Bununla birlikte, Çin'in yakın dönemde kaydettiği gelişim, ilk kez, ABD'nin Asya'daki temel hedefinin altını oyuyor: Bu temel hedef ise, kıtanın bir iç güç tarafından egemenlik altına alınmasının önlenmesi; böylelikle söz konusu iç gücün, zaman içinde, bölgenin kaynaklarını kontrol altına alıp, büyük olasılıkla da Amerika'nın yerel müttefiklerini veya hatta Amerika'nın güvenliğini tehdit eder hale gelmesinin önüne geçilmesi. Bu çerçevede, Çin'in ticaret ilişkileri ağı aracılığıyla Hint-Pasifik periferisine girmesi, böylelikle Asya'da kendi ekonomik, jeopolitik ve kültürel üstünlüğünü merkez alan ve başka kimseye geçit vermeyen bir nüfuz alanı kurabilmesi gibi bir olasılık, Amerika'nın çıkarlarını derinden tehdit ediyor; hem de birçok bölge devletinin, Çin'in artan siyasi gücünün giderek daha çok cazibesine kapıldığı bir dönemde. Buna karşın, Hindistan, Asya ve diğer bölgelerde ABD'ye herhangi bir benzeri sorun teşkil etmiyor. Dahası, ABD'nin ve diğer Asyalı devletlerin sürekli kendisinden rica etmesine rağmen, kendi periferisinde Çin'in artan etki gücünü durdurmak konusunda yeterince atak davranmıyor.

Çin'in Asya'da hem ABD, hem de onun dostları ve müttefikleri karşısında temsil ettiği artan jeopolitik sorunun varlığı, Çin Halkların Özgürlüğü Ordusu'nun hızla modernleşmesinden kaynaklanan askeri sorunlarla birlikte teyit edilmiş oluyor. Bu modernleşme süreci tamamlandığında, Pasifik Asya'da stratejik istikrarın kilit bir ön-koşulunu (yani, ABD'nin dış tehlikelerin tehdidi altındaki müttefiklerine destek sağlayabilme yeteneği) kökten zedeleyecek. Çin'in günümüzde gelişmekte olan askeri yetenekleri, ABD'nin deniz, siber alan, uzaydaki geleneksel kumanda yeteneği karşısında ciddi bir meydan okuma anlamına geliyor. Tüm bunlar ise, ABD'nin Asya kıtasındaki caydırıcılık yeteneğinin başarılı bir şekilde tasfiye edilmesine giden yolu açıyor.

Bu üç etmen birlikte düşünüldüğünde, ABD'ye Çin'e temkinli yaklaşması, Hindistan ile de ilişkilerini derinleştirmesi yönünde yeterli bir gerekçe sağlıyor. Bu dinamiği güçlendiren bir diğer etmen ise, her iki ülkede rejimin karakteri.

Çin'in otoriter bir şekilde yönetilmesi, geçmişte Doğu Asya'da uzun süre hakim konumunu koruması, onu Amerikalı politika yapıcılarının gözü önünde oldukça şüpheli bir hale getiriyor. Buna karşın, liberal yönelimi ve stratejik itidal kültürüne sahip olan Hindistan'ın demokratik siyaset biçimi, Yeni Delhi'yi Washington ve diğer Asya ülkeleri için otomatik olarak arzu edilebilir bir ortağa dönüştürüyor. Hindistan'ın da büyük, hızla büyüyen, askeri olarak donanımlı, Pekin'e karşıt-denge oluşturmak üzere diğer bölge ülkeleriyle işbirliğine yetenekli oluşu, güç ve özgürlüğün bir araya gelerek, Amerika'nın kıtada istikrarı güçlendiren stratejik politikasını desteklediği bir bileşke yaratıyor.

Soğuk Savaş sırasında Asya'nın başarısı, Japonya, Kore, Tayvan, Singapur gibi yeni endüstriyelle- şen devletlerin ortaya çıkmasıyla bariz bir hal almıştı. Tüm bu devletler, Amerika'nın öncülüğündeki liberal ticaret düzenine aşamalı bir entegrasyon sonucunda büyüdüler. Büyümeleri, arzu edilen bir sonuçtu; çünkü Sovyetler Birliği öncülüğündeki Komünist koalisyonla mücadelesinde Batı ittifakının güçlendirilmesini sağlamıştı. Sovyetler Birliği ve müttefikleri, ABD'nin desteklediği liberal ekonomik düzenin bir parçası olmadıkları için, Washington'un uluslararası düzeyde güçlendirdiği ekonomik rejim, Varşova Paktı devletlerini çevrelemeye dayanan siyasi hedefi zedelemedi.



Bununla birlikte, Asya'da yaşanan başarının ikinci dalgası, ABD'nin liberal ekonomik düzeni genişletmeye dayanan geleneksel stratejisinde birçok çelişkiye neden oldu. Çünkü yeni yükselen güçler olan Çin ve Hindistan'ın yükselişinin kısmen nedeni, (her ne kadar ABD'nin müttefiki olmasalar da ve yine de zaman içinde ABD'nin jeopolitik rakipleri haline gelmeleri mümkün olsa da) ABD'nin kurduğu liberal uluslararası rejimin bir parçası olmaları.ABD ile yeni Asyalı devlet arasında artan ekonomik bağımlılık, uluslararası sistemdeki refah ve büyümedeki artışı hızlandırdı; ancak bu artış, söz konusu sistemin kilit taşları arasında düzensiz oranlarda gerçekleşti. Ardından, söz konusu dinamik, şöyle bir çelişkiyi ortaya çıkardı: devletler, özellikle rakiplerinin kendilerinden daha hızlı oranlarda büyümeleri karşısında hassaslaşırlar.

Amerika'nın ikilemini yinelersek: Asya, Yükselen Devlere Yanıt Veriyor


ABD'nin Çin ve Hindistan'a ilişkin olarak yaşadığı ikilem, Pakistan hariç Asyalı devletlerin neredeyse hepsinde kendini yineliyor. Pakistan dışında Asya'da- ki her devlet ve bölge, Çin ile ekonomik olarak iç içe geçmiş durumda. Bu devletlerin her biri, Çin ile süre- giden ticari ilişkilerin getirdiği maddi yararların öneminin farkındalar. Bununla birlikte, her biri, Pekin'in uzun dönemli hedefleri karşısında derin bir endişe içindeler. Sonuçta her bir devlet, Pekin karşısında güvenliğini ve otonomisini koruma derdine düşüyor; ama bu esnada, yakın ekonomik entegrasyondan kaynaklanan maddi kazançlardan da vazgeçmiyorlar.
Bu bağlamda birçok tercihte bulunulabilir.

Bir devlet, Çin ile ilişki kurmasına karşın, ABD'nin resmi -veya gizli- müttefiki olabilir; bölgesel siyasi gruplaşmaların bir parçası olarak, Çin karşısında belli bir jeopolitik manivela gücü elde edebilir; ancak bir yandan da Pekin ile ekonomik bağlarını derinleştirebilir. Veya alt-kıtanın dışında ekonomik ve siyasi meselelere daha fazla müdahil olmak suretiyle Çin'e karşıt-ağırlık oluşturması için Hindistan'ı ikna edebilir. Ya da devletler, tüm kıtanın büyük güçlerini ve ABD'yi birbirine eklemleyen Pan-Asya kurumları kurmak için çalışabilir; böylelikle bir yandan ekonomik entegrasyonun devamlılığını sağlayıp, bir yandan da Çin'in artan gücü dizginlenerek, bunu bölge genelinde zorlayıcı bir şekilde kullanılmasının önüne geçilebilir.



Bu Rapor uyarınca, Asya'nın tüm devletlerinin, Çin ile ilişkilerini yönetirken, bu yaklaşımlardan bir veya birden fazlasını kullanmaları öneriliyor. Böylelikle söz konusu devletler, ABD'nin karşılaştığı yapısal sorunun aynısıyla (Çin'in yükselen gücünün kendi aleyhlerinde kullanılmasına izin vermeksizin Çin'in büyümesinden yararlanmak) karşı karşıya olduklarını göstermiş olurlar. Bu bilmeceyi yönetmedeki zorluk ise, bir başka gerçekliği gözler önüne seriyor: en azından şu an için Çin, Asya'nın asli stratejik odak noktasını teşkil etmekte.

Bu demek değildir ki Hindistan önemsiz bir ülke. Keza, bölge devletleri, Hindistan'ın refahının, gücünün ve etki alanının artmasını istiyorlar. Ancak, günümüzde diğer Asya ulusları, Çin ile ilişkilerini yönetebilme gibi bir sorunla karşı karşıya bulunuyorlar.

Önümüzdeki süreçte; Çin'in devasa ekonomik canlılığı, çarpıcı büyüme oranları, Asya kıtasının merkezinde konumlanması, ticaret-odaklı ekonomi stratejisi, uçsuz bucaksız döviz rezervleri, Asya'nın ekonomik entegrasyon ekseni olarak asli konumu ve hızla modernleşen stratejik ve askeri yetenekleri bir araya geldiğinde, Çin, Asya'daki güç odağı haline geliyor. Rusya, Japonya, Hindistan gibi diğer büyük unsurlar da dahil olmak üzere diğer herkes ise, yan rollere yer alıyorlar.

Bölgesel bir perspektiften bakıldığında, bu hakikat son derece sinir bozucu; çünkü her ne kadar Çin'in (ve ikincil olarak da Hindistan'ın) yükselişi, gücün son on yıllardır Batı'dan Doğu'ya kaymasının en çarpıcı örneğini oluştursa da, Asya'nın artan ekonomik gücü, ne stratejik denge kurulmasına ne de jeopolitik entegrasyona yol açtı...

Bölgesel bir perspektiften bakıldığında, bu hakikat son derece sinir bozucu; çünkü her ne kadar Çin'in (ve ikincil olarak da Hindistan'ın) yükselişi, gücün son on yıllardır Batı'dan Doğu'ya kaymasının en çarpıcı örneğini oluştursa da, Asya'nın artan ekonomik gücü, ne stratejik denge kurulmasına ne de jeopolitik entegrasyona yol açtı. Bu ise, şaşırtıcı olmasa gerek; çünkü tüm başarılarına karşın "Asy" halen coğrafi bir hayalgücünün ürünü olmayı sürdürüyor. Dolayısıyla, bu zamana dek Asya'nın kıyı bölgelerinde gerçekleşen büyüme sonucunda, Asya'da anlamlı bir birlik kurulamadı; ama daha da problematik olanı, ekonomik başarının ayrımsal dağılımlarından kaynaklanan ayrışmalar daha da şiddetlendi.

Orta Asya, Çin'in Hindistan üzerinde orantısız avantajlar elde etmeyi sürdürdüğü bir arena olmaya devam edecekse, Yeni Delhi2nin doğal hinterlandı olan Güney Asya da, en büyük kurucu devletinin büyümesi karşısında ikiyüzlü Janus misali davranacaktır. Keza, Hindistan'ın yükselişi, Pakistan'ın "stratejik kabusu"dur. Bunun da nedeni, iki ülke arasında devam eden güvenlik rekabetidir. Çin'in yükselişi ise, İslamabad'dan bakıldığında, "Hindistan'ın ilerlemesini durdurmak ve ABD'ye olan bağımlılığı azaltmak için bir fırsat" olarak değerlendiriliyor. Hindistan'a yönelik düşmanlığın oldukça fazla olduğu Pakistan'ın aksine, daha küçük diğer Güney Asya devletlerinin Hindistan'a yönelik tavırları çok daha rahattır. Ancak, yine de söz konusu tavırlar, günün siyasi şartları uyarınca önemli ölçüde değişmektedir.

Genel anlamda, Güney Asya, dünyada en az bütünleşmiş bölgelerden biri olmayı sürdürüyor. Bunun da birçok nedeni var: jeopolitik durum, ulusal ekonomi stratejilerinin farklılığı, tarihi miras. Bununla birlikte, bölge genelinde daha büyük bir entegrasyon sağlanmasına yönelik baskılar artarken, Çin'in ticaret güdümlü ekonomik büyümesinden farklı olarak, Hindistan'ın ülke içi tüketim endeksli büyüme modeli, çok daha az fırsat penceresi açıyor. Bununla birlikte, giderek daha fazla sayıda küçük ülke (örneğin Afganistan, Bangladeş, Nepal ve Sri Lanka) Hindistan'ın büyümesiyle daha yakından bağlantılı olarak, bunun kazançlarından yararlanmayı umuyor. Tüm bu küçük ülkeler, "bölgelerinde Hindistan'ın üstünlüğünü kabul ediyorlar" -her ne kadar zaman zaman bunu pek de hoş karşılamasalar da.

Bu bağlamdan bakıldığında, Çin'in yükselişinin ivedi bir etkisi bulunmuyor. Her ne kadar son yıllarda Pekin, Güney Asya'da çok daha aktif bir hal alsa da - ki bunun kısmen sebebi, küçük devletlerin Hindistan karşısında giderek daha büyük bir otonomi arayışı içine girmesidir-, Yeni Delhi'nin ağırlığı giderek artıyor; öyle ki Çin'e doğru herhangi bir açılım, ancak Hindistan'dan olur alındığında mümkün olabiliyor.

Dolayısıyla, Güneydoğu Asya, birçok açıdan ABD'nin ekonomik ve jeopolitik çıkarları açısından doğrudan kritik önem arz etmese de, eski Çin ve Hint imparatorluklarının kesişiminde yer almasından dolayı aslında çok daha cazip bir görüntü sergiliyor. Bölge aynı zamanda ham maddelerin, enerjinin ve mamul ürünlerin Hint-Pasifik boyunca seyahat ettiği kritik su yollarına da ev sahipliği yapıyor. Bugün bölgedeki devletlerin neredeyse tümü, Çin merkezli Doğu Asya ekonomik sistemine entegre olmuş durumdalar.

Güneydoğu Asya devletleri, Çin’in yükselişinin kendilerine sağladığı değerlerin farkındalar; ancak yükselen Çin’in elde ettiği güç sonucunda güvenliklerinin ne hale geleceği karşısında da belli bir korku içindeler. Bu sorunu yönetme girişiminde bulunan söz konusu devletler, bir dizi enstrümana başvuruyorlar: otonomilerini korumanın bir aracı olarak ASEAN (Güneydoğu Asya Ulusları Örgütü), daha büyük Pan-Asya kurumları kurmak için ASEAN Bölgesel Forumu ARF, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği APEC, ASEAN Serbest Ticaret Alanı AFTA ve Doğu Asya Zirvesi EAS. Bu anlamda, ABD’nin güvenlik garantileri ve askeri varlığı, kısa süre önce de Japonya ve Hindistan gibi bölge-dışı güçlerle ilişkilerini derinleştirmesi, Çin’in yükselen gücünü dengelemenin bir aracı olarak görülüyor. Dolayısıyla, Çin ve Hindistan’ın yükselişi karşısında Güneydoğu Asya’nın sunduğu çözüm, bu iki gücün yükselişinin memnuniyetle karşılanması, her iki ülkeyle daha fazla ekonomik entegrasyon sağlanması ve bu ülkelerin daha büyük bölgesel kurumlara katılımlarının teşvik edilmesi şeklinde.

Güneydoğu Asya devletleri, böylelikle, Çin’in artan gücünü zorlayıcı şekillerde kullanmasını caydırmaya ve Pekin’in tehdit edici şekilde davranmasını önlemeye çabalıyorlar. Hindistan’ın Doğu Asya’da artan ekonomik müdahilliği; Çin karşısında görece olarak deniz gücü avantajları; coğrafya, jeopolitik ve tarih sayesinde bölgeye çok daha kolay erişim sağlaması ve ABD ile giderek daha yakın ilişkiler kurmasının sunduğu güvence, Yeni Delhi’yi, yükselen Çin karşısında istikrarlı bir denge geliştirmek üzere bölgesel çabaların değerli ve aranan bir müttefiki haline getiriyor.

Sonuç Amerikan gücünün savaş-sonrası dönemde yarattığı ve devam ettirdiği mevcut küreselleşme dalgası, bu zamana dek modern çağda yaşanan üç adet tekerrür arasındaki en verimlisi oldu. Bu durum, ekonomik büyüme ve beşeri refahta ciddi artışlar doğurarak, uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Batı'dan Doğu'ya kaymasına neden oldu. Çin'in -ardından da Hindistan'ın- yükselişi, küresel politikadaki bu temel güç değişiminin en yakın dönemdeki alameti olmayı sürdürüyor. Bu iki yeni merkezin gelişimi, kendi halkları ve genel anlamda uluslararası ekonomi açısından çok yararlı etkiler doğurduğu için, ABD, Çin ve Hindistan'ın yükselişini pek desteklemese de, yine de memnuniyetle karşıladı.

Bununla birlikte, bu iki devletin artan ekonomik gücünü besleyen küreselleşmenin derinleşmesi, uluslararası politikaya içkin geleneksel güvenlik rekabetini ortadan kaldırmadı; daha ziyade onu karmaşık şekillere dönüştürdü. Özellikle Pekin'in yaşadığı yükseliş -çünkü Pekin, iki Asyalı dev arasında en hızlı ve en fazla gelişen ülkedir-, Asya kıtasında ve ABD'de Çin'in yükselişinin bölge güvenliği açısından nasıl etkiler doğurabileceğine dair endişelerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Çin'in otoriter bir rejim tarafından yönetilmesi, Doğu Asya üzerinde tarih boyunca tahakküm kurması ve ülke içinde milliyetçilik rüzgarından beslenmesi, bu endişeleri daha da vurguladı. Bununla birlikte, Pekin'in tüm ortakları, Çin'in büyümesinden kaynaklanan kazançları artırmanın ve Çin'in genişleyen ekonomisiyle bağlarını derinleştirmenin arayışı içindeyken, aynı zamanda daha da güçlenen Çin'in yaratabileceği potansiyel tehditler karşısındaki kırılganlıklarını sınırlandıracak alternatif araçlar bulmaya çabalıyorlar.

Hem ABD hem de Hindistan, bu süreçte ön saflarda yer alıyorlar; keza Amerika, Asya'nın ve küresel düzlemin geleneksel hegemonya sağlayıcısıy- ken, Hindistan ise yeni yükselen bir güç olarak, her ne kadar şu anda Çin kadar güçlü olmasa da, Pekin karşısında önemli bir karşıt-ağırlığa dönüşebilecek potansiyeli barındırıyor. Hindistan, ayrıca demokratik yönetim biçimi ve stratejik itidal kültürü sayesinde, Çin kadar tehdit-edici görülmüyor.

Dolayısıyla ABD ve diğer Asyalı güçler, son yıllarda Yeni Delhi ile olan bağlarını derinleştirmenin yollarını araştırıyorlar -hepsinin de ortak emeli; Çin'in peri- ferisindeki kilit ülkelerle güçlü bağlar kurarak, Pe- kin'in yükselen gücünü kötüye kullanmasını engelleyebilecek türden objektif engeller yaratabilmek; ancak bir yandan da tüm ortaklarının Çin'in devam eden büyümesinden faydalanmasını engellememek. Böylesine bir çözümün Asya'daki istikrarı devam ettirebilecek caydırıcılık ve güvenceleri sağlayıp sağlayamayacağını bekleyip göreceğiz. Ancak, ekonomik düzeyde karşılıklı bağımlılığın koşulları altında güvenlik sağlamak için daha iyi bir çözüm bulana dek, Hindistan'ı da bölgeye yönelik ilgiye dahil edip, bir yandan da ABD'ye olan güvenin sürdürülmesini sağlamak gerekiyor. (pressmedya)







  • YORUM YAZIN
  • İÇERİĞİ YAZDIRIN
Nevzat Çiçek › Hakikatin dilini nasıl kaybettik
Alaattin Parlak › Toplumsal çatışma eski Türkiye'nin ürünüdür
Oğuz Düzgün › Amerika Hindistansa, Kolomb da Amerika'nın Kâşifidir
Berat Demirci › Köylü, köylüydü eskiden…
Ali Öner › 28 Şubat Darbesi ve Mağduriyetler
Osman Atalay › Kırım tatarları bizi bekliyor- AKMESCİD
Feyza Gümüşlüoğlu › Stratejik ortaktan azılı düşmana: İhvan'ın BAE serüveni
YAZARLAR