$

Dolar

48,6598

Euro

56,4947

£

Sterlin

65,9151

Frank

59,6074

Gram Altın

6.784,8800

Bitcoin

3.743.984

$

Dolar

48,6598

Euro

56,4947

£

Sterlin

65,9151

Frank

59,6074

Gram Altın

6.784,8800

Bitcoin

3.743.984

Kültür-Sanat

Yusuf Çopur: İnsan bazen anahtarı değil, açmak istediği kapıyı sorgulamalı”

Roman ve öyküleriyle tanıdığımız akademisyen yazar Yusuf Çopur, Kırık Anahtar ile bu kez denemenin daha kişisel, daha açık alanına geçiyor. Çocukluktan ilk aşka, kaybedilen dostlardan şehir hayatının yalnızlığına, geçmişten bugünün görünürlük arzusuna uzanan kitap, hatırlamanın insanda bıraktığı izlerin peşinden gidiyor.

12.09.2026 - 13:03
Cumali Dalkılıç
Yusuf Çopur: İnsan bazen anahtarı değil, açmak istediği kapıyı sorgulamalı”
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

TimeTürk - Kültür Sanat

Kırık Anahtar, geçmişi yeniden kurmaktan çok geçmişin bugünkü insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini anlamaya çalışan bir kitap. Çopur’la son kitabı Kırık Anahtar üzerine konuştuk.

Kitabınızın adı oldukça güçlü bir imge taşıyor: Kırık Anahtar. Anahtar genellikle açmakla, çözmekle, bir yere ulaşmakla ilişkilendirilir. Siz neden sağlam değil de “kırık” bir anahtarın peşine düştünüz?

Çünkü hayatın belli bir yaşından sonra bütün kapıları açamayacağınızı anlıyorsunuz. Gençken insanın cebinde görünmez bir anahtar varmış gibi geliyor. Çalışırsam olur, istersem yaparım, seversem sevilirim, iyi davranırsam karşılığını görürüm… Hayatın böyle işleyen bir matematiği olduğuna inanıyoruz. Sonra bazı kapıların size rağmen kapalı kaldığını görüyorsunuz.

Kırık anahtar biraz bununla ilgili. Eksiklikle yaşamayı öğrenmekle… Her şeyi tamamlayamayacağımızı, herkese yetişemeyeceğimizi, bazı hikâyelerin yarım kalacağını kabul etmekle. Ben kırık anahtarı yenilmişliğin değil, kabullenişin imgesi olarak görüyorum. Belki insanın olgunlaşması da her kapıyı açmaya çalışmaktan vazgeçmesiyle başlıyor.

Kitabın önemli damarlarından biri hafıza. Fakat anlattığınız geçmiş, kronolojik bir geçmiş değil. Bir koku, bir insan, bir sokak, bazen küçücük bir eşya yılları birbirine bağlıyor. Hafızaya güveniyor musunuz?

Pek güvenmiyorum. Zaten onu edebiyat için değerli kılan da biraz bu güvensizlik. Hafıza bir arşiv memuru değil. Yaşadıklarımızı dosyalayıp olduğu gibi önümüze koymuyor. Eksiltiyor, büyütüyor, bazen iki ayrı zamanı birbirine karıştırıyor. Fakat duyguyu çoğu zaman koruyor.

Ben bir hatırayı yazarken “Bu olay tam olarak böyle mi olmuştu?” sorusundan çok “Bu olay bende neden hâlâ yaşıyor?” sorusuyla ilgileniyorum. Çünkü bazı şeylerin ayrıntısını unutuyoruz ama bizde bıraktığı izi unutmuyoruz. Kırık Anahtar biraz da o izlerin kitabı. Geçmişi yeniden inşa etmekten ziyade, geçmişin bugünkü insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğine bakıyor.

O hâlde Kırık Anahtar’ı otobiyografik bir kitap olarak okuyabilir miyiz?

İçinde benim hayatımdan çok şey var ama ona doğrudan otobiyografi demek istemem. Çünkü otobiyografi biraz “Benim başıma bunlar geldi” der. Deneme ise benim için “Benim başıma bunlar geldi ama acaba insanın başına ne geliyor?” diye soruyor.

Kendi hikâyemi anlatırken yalnızca kendimi anlatmak istemedim. Bir çocukluk hatırası benimdir ama çocukluğun kayboluşu hepimizindir. Bir dostu kaybetmek benim hikâyem olabilir ama bir insana söylemek istediğimiz şeyi sürekli ertelemek çok daha ortak bir tecrübedir. Yazarken “ben”den yola çıkıyorum fakat mümkünse “biz”e varmak istiyorum.

İnsane en çok kendine geç kalıyor

Kitabın arkasında çok güçlü bir “geç kalma” duygusu var. İnsan en çok neye geç kalıyor sizce?

Kendisine. Başkasına geç kalmanın telafisi bazen mümkün. Ararsınız, gidersiniz, özür dilersiniz. Ama insan yıllarca kendi istediği hayatı ertelemişse bunun farkına vardığı an biraz sarsıcı oluyor.

Modern hayat bize sürekli bir “sonra” üretiyor. Sonra görüşürüz, sonra dinlenirim, sonra okurum, sonra aileme daha çok zaman ayırırım, sonra kendime dönerim… Fakat hayatın “sonra” diye garanti edilmiş bir zamanı yok. Kitabın çıkışında, yıllarca “sonra görüşürüz” dediğim bir arkadaşımı kaybetmemin de payı var. O ölümden sonra kendi hayatımdaki “sonra”ları düşünmeye başladım.

Çocukluk da kitapta sürekli dönülen yerlerden biri. Çocukluğa dönmek arzusu mu bu, yoksa bugünü çocukluğun içinden anlamaya çalışma çabası mı?

Çocukluğa dönmek istediğimi sanmıyorum. Zaten dönsek muhtemelen aradığımız şeyi bulamayız. Çünkü özlediğimiz yalnızca mekânlar değil. O mekânların içindeki kendi hâlimiz.

Bir köy sokağını özlediğinizi düşünüyorsunuz ama belki de aslında o sokakta yürüyen on yaşındaki kendinizi özlüyorsunuz. Annenizin sesini, babanızın evde oluşunu, dünyanın henüz bu kadar karmaşık görünmediği zamanı…

Çocukluk benim için geçmişte kalmış bir dönemden çok bir bakma biçimi. Çocukken imkânsızlık duygumuz bugünkü kadar güçlü değildi. Bu yüzden son dönemde çok düşündüğüm bir cümle var: “Çocukluk insanın imkânsız şeyleri en kolay yaptığı çağ.” Büyüdükçe imkânlarımız çoğalıyor belki ama cesaretimizin bir kısmını kaybediyoruz.

Kırık Anahtar’dan önce roman ve öykü yazdınız. Denemeye geçtiğinizde ne değişti? Kurmacanın arkasına saklanamamak sizi zorladı mı?

Çok zorladı. Romanda bir karakteriniz vardır. Sizden parçalar taşır ama gerektiğinde onun arkasına çekilebilirsiniz. “Bunu ben söylemedim, karakter söyledi” deme imkânınız vardır. Denemede o mesafe azalıyor.

Bu kitapta ilk kez bazı cümlelerin arkasında bütünüyle ben duruyorum. Çocukluğum, yatılı okul yıllarım, ilk aşk, kayıplarım, korkularım, pişmanlıklarım… Dolayısıyla yazarken zaman zaman “Bunu gerçekten söylemek istiyor muyum?” diye düşündüğüm oldu.

Ama denemenin sevdiğim yanı da bu. Okurla yazar arasındaki masayı biraz küçültüyor. Karşılıklı oturup konuşuyormuşsunuz hissi veriyor. Ben denemeyi biraz sohbetin yazıya dönüşmüş hâli olarak görüyorum.

İlk aşkı anlatırken dikkat çekici bir yere varıyorsunuz: İnsan sevebilir ama karşısındakinin sevgisine hükmedemez. Bunu gençlikte öğrenmek neden bu kadar zor?

Çünkü gençken duygularımızın büyüklüğünü dünyanın gerçeği zannediyoruz. Çok seviyorsam onun da beni sevmesi gerektiğini düşünüyorum. Oysa yıllar insana çok temel bir şey öğretiyor: Sevme hakkınız var ama sevilmeye hükmedemezsiniz.

Bu yalnızca aşk için de geçerli değil. İyilik yaparsınız, karşılığını görmeyebilirsiniz. Emek verirsiniz, başarı gelmeyebilir. Birine değer verirsiniz, aynı değeri ondan alamayabilirsiniz. Olgunlaşmak biraz da kendi duygumuzla başkasının iradesi arasındaki sınırı öğrenmek galiba.

Kitapta yalnızlık var ama karamsar bir yalnızlık kitabı değil. Özellikle bugünün insanının kalabalıklar içindeki yalnızlığına bakıyorsunuz. Sizce bugünün yalnızlığını eskisinden farklı kılan ne?

Eskiden yalnızlık biraz yoklukla ilgiliydi. İnsanların uzağındaydınız, haber alamıyordunuz, görüşemiyordunuz. Şimdi herkes birbirinin hayatının içinde görünüyor ama belki de hiç olmadığı kadar dışında.

Bir insanın ne yediğini, nereye gittiğini, hangi kitabı okuduğunu, doğum gününü, tatilini biliyoruz; fakat nasıl olduğunu bilmiyoruz. Üstelik sosyal medya yalnızca görünür olmamızı istemiyor, görünürlüğümüzün karşılığını da ölçüyor. Kaç kişi baktı, kaç kişi beğendi, kaç kişi paylaştı…

Bence bu, insanı başkasının bakışına fazlasıyla bağımlı hâle getiriyor. Görünmekle görülmek aynı şey değil. Belki çağımızın yalnızlığı tam burada başlıyor: Çok görünüyoruz ama az görülüyoruz.

Akademisyen kimliğiniz de var. Deneme yazarken akademisyen Yusuf Çopur ile edebiyatçı Yusuf Çopur arasında bir mücadele oluyor mu?

Oluyor. Akademisyen sürekli kaynak göstermek, açıklamak, kavramın sınırlarını çizmek istiyor. Denemeci ise bazen bir kokunun peşinden gitmek istiyor.

Ben ikisini birbirinin düşmanı olarak görmüyorum. Akademik çalışma bana metne dikkatle bakmayı öğretti. Edebiyat ise bazen bir şeyi açıklamadan bırakmanın da anlamlı olabileceğini öğretti.

Denemede bilgi göstermeyi değil, bilgiyi metnin içinde eritmeye çalışıyorum. Okur birikimi hissetsin ama onun ağırlığını taşımasın istiyorum. Çünkü deneme kürsüden konuşmak değildir. Yanınıza bir sandalye çekip konuşmaktır.

Kitapta Tanpınar’dan Selim İleri’ye, Sait Faik’ten Oğuz Atay’a uzanan bir edebiyat hafızası da hissediliyor. Başka yazarlar sizin kişisel hafızanıza nasıl giriyor?

Bazı yazarları okumuyoruz yalnızca; bir süre sonra onlarla hatırlamaya başlıyoruz.

Tanpınar zamanı düşünme biçiminize karışıyor mesela. Selim İleri geçmişe bakışınıza. Sait Faik bir insanın yüzüne başka türlü bakmayı öğretiyor. Oğuz Atay insanın kendi içindeki ironiyi fark ettiriyor.

Ben edebiyatı biraz böyle görüyorum. İyi bir kitap bittikten sonra sizinle yaşamaya devam eder. Bir gün sokakta yürürken karşınıza çıkar, bir insanı dinlerken kulağınıza bir cümle fısıldar. Kırık Anahtar’ın edebî göndermeleri de bilgi sergilemek için değil, benim hafızam gerçekten o metinlerle birlikte çalıştığı için oradalar.

Kırk yaş kitapta yalnızca biyolojik bir eşik değil sanki. İnsan kırkına geldiğinde ne değişiyor?

İnsan kendisine anlattığı bazı hikâyelere artık inanmamaya başlıyor. Gençken önünüzde sonsuz bir zaman varmış gibi yaşıyorsunuz. Yapamadıklarınız için “ileride” diye bir kelimeniz var. Kırk yaş civarında o kelimenin eskisi kadar sınırsız olmadığını fark ediyorsunuz.

Ama bunu karamsar bulmuyorum. Aksine insanı hafifleten bir tarafı var. Her şeyi başarmak zorunda değilsiniz. Herkes tarafından sevilmek zorunda değilsiniz. Her kapı size açılmak zorunda değil.

Kitabın sonunda vardığım yer de buna yakın: Kusursuz anahtarı aramak yerine elinizdeki kırık anahtarla yaşamayı öğreniyorsunuz.

“Burdayım.” deme mecburiyeti

Bugün herkesin kendisini göstermek zorunda hissettiği bir çağda yaşıyoruz. Bir yazar açısından “görünür olmak” ile “yazmak” arasında nasıl bir gerilim var?

Bence çağımız yazara da sürekli “Buradayım” deme mecburiyeti yüklüyor. Kitabı yazmanız yetmiyor; kitabı göstermeniz, kendinizi göstermeniz, konuşmanız, paylaşmanız gerekiyor.

Bunun bütünüyle kötü olduğunu düşünmüyorum. Yazarın okurla temas etmesinin güzel tarafları var. Sorun, görünürlüğün yazının önüne geçmesiyle başlıyor.

Çünkü edebiyatın temelinde biraz görünmezlik de vardır. Yazar masasına oturduğunda alkış yoktur. Beğeni sayısı yoktur. Çoğu zaman yalnızdır. Bir cümlenin başında saatler geçirirsiniz ve bunu kimse bilmez.

Belki yazarlığın korunması gereken tarafı tam da burası: İnsanların sizi görmediği yerde de yazmaya devam edebilmek.

Son olarak, Kırık Anahtar’ı bitiren okurun kitabın kapağını kapattığında yanında ne götürmesini istersiniz?

Bir cevap götürmesini istemem. Belki küçük bir huzursuzluk… Uzun zamandır aramadığı birini hatırlasın. Ertelediği bir şeyi düşünsün. Çocukluğundan bir sokağın adını ansın. Annesinin sesini hatırlasın. Kendisine “Ben ne zamandır böyle yaşıyorum?” diye sorsun.

Bir kitabın insanın hayatını değiştirdiği iddiasını fazla büyük buluyorum. Ama bazen tek bir cümle insanın gününün yönünü değiştirebilir. Bazen yıllardır kapalı duran bir yere bakmasını sağlayabilir.

Kırık Anahtar bir kapıyı açacaksa o kapının benim seçtiğim bir kapı olmasını istemem. Her okur kendi kapısını bulsun. Çünkü sonunda belki mesele anahtarın kırık olması değildir. Belki hangi kapıyı hâlâ açmaya çalıştığımızdır.

Haberi Hazırlayan

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın