Batılılar tarafından Ortadoğu adı verilen coğrafya da en temel sorun Ulus Devlet denilen heyula oldu. Bölgede bütünlüğü sağlayan son İmparatorluğun çöküşü sonrası Batıya bağımlı ve siyasal açıdan meşruiyet sorunu olan ulus devletler bölge de İslam Cemaati olarak ümmetin en büyük düşmanı haline geldiler. Çünkü ulus devletler ile bölgede her devlet diğerine karşı kendi siyasal etki sahasını ve toprak alanını genişletmeye hazır birer saatli bomba oldu. Bunda hiç kuşkusuz bugünlerde unutulan bir sözcük olan Emperyalizmin siyasal coğrafyayı bilinçli olarak birbiri ile kesişmeye müsait olarak şekillendirmesi de rol oynamaktaydı.
Hatırlanacaktır Birinci Körfez Savaşının gerekçesi olarak sunulan Kuveyt'in Irak tarafından işgalinde aslında kendi iddialarında haklıydı. Çünkü Kuveyt bir devlet değil İngilizlerce Irakta oluşturulmak isteniyor görünen Büyük Arap devletine bağlı bir emirlikti.
Ama bölgede ümmet denilen bütünü bozmak için kullanılan tek unsur sınırların muğlaklığı ve bu muğlaklığı kendi hırslarına alet eden ulus devletler değildi. Etnik ve mezhep faktörü de cemaatin bütünlüğünü bozmak için kullanılacak istikrarsızlık unsurlarıydı. Ne yazık ki ulus devlet denilen gayrı meşru kurum bu emperyalist stratejinin tuzağına düşmekte pek hevesli oldu.
Bu anlaşmazlıkları kendine rakip gördüğü ulus devlete karşı bir istikrarsızlık silahı olarak kullanmakta bir an bile tereddüt etmezken kendi sınırları içindeki etnisite ya da mezhep unsuruna karşı ise alabildiğine baskıcı olabildi. Bölgede mezhep ve etnisite üzerinden bölünmenin bu denli güçlü bir biçimde etki yapabilmesinde emperyalistlerin bunu bölgede topyekun istikrarsızlaşma için kullanması kadar bunu kendi hayali güç stratejilerine bir dayanak yapmak, etki alanını genişletmek isteyen ulus devletlerin heveskarlığı da etkili oldu.
Tüm bu olgulardan hareketle bugün emperyalist güçler bölgede kimi zaman bir devlete karşı bir başka devletle birlikte, kimi zaman da dün karşı hareket alanı oluşturduğu devletle birlikte dün birlikte hareket ettiği devletin aleyhine tüm bu istikrarsızlık unsurlarını kullanmakta. Bu durum İsrail'in de kendi planı yani bölgeyi küçük ve güçsüz devletçiklere bölerek tüm bu istikrarsızlık unsurlarını devreye sokarak kendi mevcudiyetini kalıcılaştırma stratejisi ile birleşince Ortadoğu denilen coğrafya sürekli kaynayan kan deryası bir kazan oluverdi. Ancak tüm bunlar ulus devlet denen heveskar özne ile bölgede isticarsızlığı besleyen yeni bir unsur olarak selefi terör olmasa -ki bu da sözünü ettiğim mezhep faktörünün bir başka çeşitlemesi-hayata geçmesi zor bir durum olarak kalacaktı.
Bütün bu analizlerden gelmek istediğim nokta İran devletinin hazin durumu. Çünkü dün bölgede emperyalizme ve onun bölgesel çoban köpeği olan İsrail'e karşı İslam eksenli bir başkaldırıyı örgütleyen devlet bugün tam tersine baş emperyalist ABD ve hatta alttan alta İsrail ile iş tutan bir devlet haline geldi. Dün bölgede kendisine karşı kullanılan Sünni jeopolitiğin yerini bugün kendisi tarafından hevesle desteklenen Şii jeopolitiği öne çıkıyor. Ancak aldığım bir haber durumu daha da vahim gösteriyor.
İsrail İran'ın Gırtlağına Çöktü
Ortadoğu konusunda uzman olan bir akademisyenden-onun da ilişkileri sayesinde içeriden aldığı bir bilgi-aldığım habere göre en son Suriye de Golan tepelerinde bir İran'lı generalin öldürülmesi sonrası İsrail İran'a şu mesajı göndermiş: "ağır ol eğer savaşı sürdürmeye kalkarsan Suriye'de ayakta tutmaya çabaladığın rejim çöker ve sen de enkazın altında kalırsın." Söz konusu bilgiyi veren bu mesajı Netenyahu'nun danışmanının gönderdiğini söylüyor. Bu mesaj sonrası İran'nın İsrail'in söz konusu generali yanlışlıkla öldürüldüğü tezine dört elle sarılması da anlaşılır oluyor.
Söz konusu bilgi neden Nasrallah'ın sınırlı bir karşılık vererek küçük bir ısırıkla yetinerek İsrail'e savaşmak niyetimiz yok mesajını gönderdiğini de izah ediyor. Ne yazık ki İsrail'i yenen ve bir anda bölgede efsaneye dönüşen, HAMAS'ı yetiştirip donatan, onun füze teknolojisinde ilerlemesini sağlayan Hizbullah, şimdi Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldırma niyetini gizlemeyen İsrail'e "dur yahu ben zevahiri kurtardım, daha fazla ileri gitmeye niyetim yok" diyerek İsrail'i kabulleniyor. Çünkü Hizbullah kendi başına bir aktör değil, İran ne derse onu yapmaya hazır bir kukla örgütlenme. İran istedi Suriye'de zalim Esed yanında savaşa girdi, Irakta ABD özel kuvvetleri ile birlikte operasyonlar yapabiliyor. Yani Hizbullah operasyonel bir güç ya da ateşteki kestanelerin alınacağı bir maşa.
Bu bilgilerden hareketle bugün Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir başka haber yan yana geldiğinde İran'ın nasıl da kuyruğu kaptırıp bölgede Emperyalizmin yeni iş tutucusu ya da maşası haline geldiği iyice netlik kazanıyor. Söz konusu habere göre İran bölgede Yemen darbesi ile birlikte oluşturduğu Şii hinterland'a dokunulmaması karşılığında Irak'ta olduğu gibi Nijerya'da da Borno eyaletinde giderek IŞİD gibi bir devlet haline doğru ilerleyen Boko Haram'a karşı ABD ile birlikte savaşacak.
Yani Irak, Yemen ve Nijerya sırada başka neresi var diye sormadan edemiyoruz. Bir zamanlar Baş Şeytan ilan edilen ABD , Venezüella, dünya sosyal forumunda yer alma gibi klasik anlamda eski bağlantısızlar rolü, oynayan, üçüncü dünyacı İran şimdi ABD'nin bölgedeki partneri.
Tarih reel politik denilen şeyin çoklukla bir intihar olduğunu göstermiştir. Kim düşmana kusursuz hizmette bulunursa düşman bir gün onu içi boşaltılmış bir ölü kabul gibi atıverir. Türkiye halihazırda ümmetin beraberliği fikrini sürekli işledikçe emperyalistlerin canını acayip sıkıyor. Hani derler ya yağmasan da gürle Türkiye'nin söylem düzeyinde bile olsa gelin şu mezhepçilikten, etnisitecilikten vazgeçin tekrar ümmet olup birlik olursak emperyalistlerin avı olmaktan kurtuluruz lafı tarihe tanıklık ediyor. Bu ideal hayata geçer ya da geçmez ama bunun dillendirilmesi bile bana anlatılan bir hikayeyi anımsatıyor.
Bu hikayeyi bana Yusuf Kaplan anlatmıştı. Hatırladığım kadarı ile hikaye Sanada geçmiş. Sokaklarda dolaşan Yusuf Kaplan bir kahvede bir vatandaşla konuşmuş. Üç beş derken o kişi şunu demiş "ne zamanki İstanbul çöktü tüm ümmet çöktü, ne zaman İstanbul ayağa kalkar İstanbul'da ayağa kalkar". Ben bu ideal gerçekleşir ya da gerçekleşmez tartışmasında değilim ama bu ideali karıncanın iki sözü gibi algılıyorum. İlk sözü hepimiz biliriz hacca gitmeye niyet eden karıncaya sen oraya nasıl varırsın dediklerinde karınca demiş ya varmasam da yolunda ölürüm. Türkiye ümmet idealini söylem düzeyinde dillendirerek bize varmasam da yolunda ölünmeye değer bir şey diyor. Dahası Hz. İbrahim'in ateşine su taşıyan karınca misali "tarafımız belli olsun diyor".
Dilaver DEMİRAĞ-Hürgeneral Yayın Yönetmeni