Erdoğan, Davutoğlu'na zarar verir mi?
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Erdoğan'ın kabineye başkanlık etmesini değerlendirdi.
12 Yıl Önce Güncellendi
2015-01-05 12:34:31
Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Al Jazeera Türk'e verdiği mülakatta, hükümetin geride kalan 12 yıllık süreçte görünmez vesayetlerle mücadele ettiğini, bundan sonra ise görünmez vesayetlerle mücadele için kapsamlı bir reform sürecine ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Kurtulmuş, Erdoğan'ın kabineye başkanlık etmesini de değerlendirdi..
Hükümetin Haziran 2015'te yapılacak seçimlerden sonraki ilk hedefinin yeni bir anayasa yapmak olduğunu kaydeden Kurtulmuş, hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan dört bakanla ilgili verilecek karar ne olursa olsun, AK Parti'nin seçimlerde bundan etkilenmeyeceği görüşünde. Kurtulmuş, 2014 yılında yapılan 30 Mart ve 10 Ağustos seçimlerinde, AK Parti'nin siyasi bir partiden "siyasi bir harekete" dönüştüğünü, Haziran'da yapılacak seçimde ise partinin bu kimliğinin daha da netleşeceğini ve bir "dava partisi"ne dönüşeceğini aktardı.
Kurtulmuş'a göre AK Parti'nin başarısı, Batı karşısında yenilmişliğe itiraz ederek, yeniden ayağa kalkma iddiasından kaynaklanıyor. Kurtulmuş "Biz kendi medeniyetimizin kökleri üzerinden yeniden ayağa kalkmak için 150 yıllık derin uykumuzdan yeni uyandık" dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 19 Ocak’ta kabineyi toplayacak ve kabineye başkanlık edecek. Cumhurbaşkanı’nın bunu sıkça yapması durumunda hükümet açısından bazı sıkıntılar doğar mı? Özellikle başbakanın konumu açısından düşünülürse…
10 Ağustos’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın halkın oyuyla seçilmesiyle birlikte Türkiye bir yeni döneme doğru adım attı. Tabii ki Cumhurbaşkanımızın hakları ve sorumlulukları anayasal olarak bellidir, dolayısıyla bu hak ve sorumluluklar çerçevesinde Cumhurbaşkanımız istediği zaman Bakanlar Kurulu'na başkanlık edebilir, Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırabilir. Dolayısıyla ne zaman Bakanlar Kurulu’na katılmak ister, ne şekilde katılmak ister, bu tamamen kendisinin tercihidir. Başbakanımız ile Cumhurbaşkanımız bu konuyu konuşarak 19 Ocak tarihi konusunda mutabık kalmışlardır.
Birincisi, Cumhurbaşkanımız anayasal hakkını kullanıyor. Bu anayasal hakkını kullanacağını, yani alışılmışın dışında bir cumhurbaşkanı olacağını çok açık bir şekilde seçim öncesinde de, seçim sırasında da ifade etmişti. Dolayısıyla çok rutin, son derece doğal bir süreçle karşı karşıyayız. İkincisi hiç kimse hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında bir ayrışma olur mu şeklinde bir arayışın içerisine girmesin. Hükümetle Cumhurbaşkanı bundan sonraki süreçlerde de son derece uyumlu bir şekilde çalışacaktır. Çünkü Cumhurbaşkanımız siyasetin dışından gelen birisi değil, Cumhurbaşkanımız AK Parti’nin kurucu lideri, bu büyük siyasi hareketin lideri olmak dolayısıyla zaten AK Parti kadrolarıyla, AK Parti’nin içinden çıkan hükümetle, AK Parti’nin Meclis grubuyla, tabanıyla, seçmeniyle son derece canlı, son derece aktif bir gönül ilişkisine sahip, onlarla arasında çok büyük bir bağ olan birisi…
Sayın Cumhurbaşkanımızın 19 Ocak'ta ve daha sonra, hangi sıklıkla ve ne şekilde tercih ederse bu tür toplantılar yapması işinin doğası gereğidir. Anayasanın verdiği bir hak ve sorumluluktur, bunları istediği şekilde kullanabilir. Buradan ne bir kriz çıkar ne de bir olağanüstü anlayış ortaya çıkar. Son derece doğal, tabii seyrinde akan bir süreçle karşı karşıya olacağız.
Başbakan Davutoğlu’nun pozisyonu açısından?
Sayın Cumhurbaşkanımız 19 Ocak’taki toplantıya katılmakla ya da bundan sonraki toplantılara katılmakla başbakanlık görevini, Sayın Davutoğlu’nun üzerindeki sorumlulukları alıyor değil. Tam tersine birbirlerine karşılıklı saygı içerisinde Sayın Başbakanımızın sorumluluklarını kolaylaştırmak, yükünü hafifletmek ve tavsiyelerde bulunmak amacında olduğunu biliyoruz. İcrayı Başbakanımız ve Bakanlar Kurulu yapacaktır, Cumhurbaşkanımız da sadece Başbakan, Bakanlar Kurulu değil, aynı zamanda Meclis ile, yargıyla diğer kurumların hepsiyle birlikte bir orkestra şefi gibi devleti yönetecektir.
Herkesin anayasal sorumlukları bellidir, yapacağı işler bellidir. Bir sorumluluk alanı müdahalesi asla söz konusu değildir. Tam tersine omuz omuza, yan yana, Türkiye’yi daha başarılı yürütmek, ileriye götürmek için yapılacak olan bir çalışmadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Cemaat”i yönlendiren bir üst akıldan bahsetti. Bu üst akıl kim veya kimler?
Türkiye’de 7 Şubat’ta başlayan şeyler kendiliğinden başlamamıştır. Filmi şöyle biraz geriye doğru aldığımız zaman, başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AK Parti kadroları ile özellikle bazı uluslararası çevreler arasında ilk ihtilaflar, ilk sürtüşmeler ne zaman başladı? 'One minute' olayıyla başladı. Peşinden Gazze işgaliyle birlikte başlayan süreç ve özellikle Mısır’daki darbeden sonra ortaya çıkan farklı siyasal tavır alışlar, birtakım çevrelerle, birtakım ülkelerle bizim siyasi çizgimizin bir anlamda farklılaşmasını ortaya çıkardı.
Çok ilginçtir, Fethullah Gülen’in ekibiyle AK Parti’nin arasındaki köprülerin atılmaya başladığı tarih de 7 Şubat’ın öncesinden başlar ve hızla devam eder. AK Parti’nin bu uluslararası çevrelerle arası bozuldukça Gülen ekibi de AK Parti’den uzaklaşmış, hatta AK Parti’ye düşmanca, hasmane bir tavır içine girmiştir. Bunu görmek lazım. 7 Şubat kendiliğinden olmadı. MİT tırlarının durdurulması gibi hassas bir konuda niçin hükümetle savaşı, kendi tabirleriyle söylüyorum 'savaşı' gündeme getirdiler? Buradan baktığınız zaman bu uluslararası bir planlamanın parçası olarak görülür. Sayın Cumhurbaşkanımızın kastettiği zannediyorum budur. Yoksa burada, bizim de çoğunu yakından tanıdığımız insanların kendi başlarına “Hadi bir araya gelelim de bu operasyonu yapalım” diyerek yaptığı bir iş olduğu kanaatinde değiliz.
Manzaranın bütününe baktığınız, resmin bütününü gördüğünüz zaman böyle değil. Yani ne 7 Şubat olayı, ne Gezi Parkı meselesi, ne 17, 25 Aralık, ne tırların durdurulması, ne de Dışişleri Bakanlığı’nın dinlenmesi devam eden bu halkaların hiçbiri tesadüfen ve kendiliğinden gelişmiş işler değildir. Yani biri bir yanlışlık yapmış, bir savcı ve bir polis birbirlerinden habersiz bir araya gelip “Hadi şu işi durduralım” demiş değillerdir. Bunların hepsinin bir senaryonun parçası olduğu şimdi çok daha net görülüyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın kastettiğinin de bu olduğunu zannediyorum.
Röportajın tamamını okumak için tıklayınız
Al Jazeera Türk | R.Serdar ATAŞ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
SON VİDEO HABER
Haber Ara
Yorum Yap