Otobüsteyim. Her günkü otobüs, her günkü şoför. Yağmur yağıyor. Silecekler
yetişmiyor, yaz gelmeyecek sanıyorum. İşe geç kaldım. Aslında otobüs geç kaldı, ama
bunu hesaplamalıydım. Yağmur yağdığında İstanbul’a bir şey oluyor. Sanki gizli bir el
bütün araçları arkadan çekip yavaşlatıyor. Yağmurdan kaçan insanların dışında her şey
yavaş çekimdeymiş gibi. Ağır ağır ilerliyor otobüs. Her durakta durup koca bir canavar gibi
insanları yutuyor. Bu kadar insanı nasıl alıyor diye düşünüyorum. Orta sıralardayken kendimi
en arkada buluyorum.
Her geç kalana olduğu gibi bana da “bütün kırmızılar bize yanıyor” gibi geliyor.
Hem de ne kırmızı… sarıya geçmek bilmiyor, yeşile geçti mi hemen kızarıyor. Bari beşinci
kırmızı bize yanmasa diyorum, otobüs duruyor. Otobüsle birlikte içerideki ekşi, sıcak,
ağır nefes kokusu da havada asılı kalıyor. Yolculardan biri şemsiyesini tutunma demirine
iliştiriyor, birisi ıslak saçlarını parmaklarını tarak gibi kullanarak savuruyor. “Yine mi para
istiyor bu çocuklar?” diyor birisi. Surattan surata herkesin yüzünde bir memnuniyetsizlik
geziniyor, kimseyi atlamadan, kimseyi ihmal etmeden.
Camdan dışarı bakıyorum. Çocuk gülümsüyor. Üstünde eprimiş bir penye,
ayağında terlikler var. Yağmur üzerine yapışıp kalmış. Çıkarıp sıksan suyu akar, o derece.
Arkadaşlarına kırmızıyı gösteriyor. Hepsi dağılıyorlar. Her biri bir aracın camını tıklatıyor.
Hepsinin yüzünde aynı gülümseme. İçlerinden en büyüğü ile göz göze geliyorum. “kırmızı”
diyor. “O kırmızı büyük ve bembeyaz resim defterlerine çizilen evlerin çatısının rengi
değil” diyor. Gözlerine kulak veriyorum, devam ediyor. “En çok kırmızıyı seviyorum. Ama
o sokakta peşinden koşulan topun, vitrindeki en alımlı elbisenin, arkasında çocuk koltuğu
olan özel arabanın, akşamları evlerde mis gibi kokan etin, pikniğe giderken başa geçirilen
şapkanın, düğünlerde giyilen ruganların kırmızısı değil. Anne babanın elinden tutup yapılan
huzurlu bir yürüyüşün kırmızısı da değil, uykuya dalmadan önce anlatılan masalların kırmızısı
da değil. Trafik lambasının kırmızısını seviyorum ben.”
Benimle birlikte otobüsteki herkes görüyor çocukların halini. Kimisi kafasını
çeviriyor, kimi elindeki cep telefonuna gömülüyor iyice. Dudakları kıpırdayanları da
görüyorum, elini yüzüne sürenleri de. Bazısı üstünü başını düzeltiyormuş gibi yapıp yeşilin
yanmasını bekliyor. Kırmızı ışık sönmesin istiyorum. Sarı olmasın, yeşil olursa da hemen
kırmızıya dönsün diye dua ediyorum. İşe geç kalmak umurumda bile değil. Elindeki kağıdı
havaya kaldırıyor. Benimle birlikte yolcuların hepsi okuyor fotokopi ile çoğaltılan kağıtta
yazanları. “Ben Suriyeli bir çocuğum, lütfen yardım edin.” Otobüste bir uğultu yükseliyor,
inanamıyorum, inanmak istemiyorum. “Haberlerde izlemedin mi?” fısıltıların kulak
vermiyorum. Arkamdan gelen sağduyulu ses hepsini bastırıyor. “Din kardeşiyiz.”
Trafik lambasında sarı yanıyor. Sürücülerin vitesi daha hızlı bire getirdiklerini
görüyorum. Çocuğun yüzü soluyor. Elimden bir şeyler gelse keşke diyorum. Yine bir
ses yükseliyor. “Ülkemizin kapılarını bu kardeşlerimize açıp misafirperverliğini gösteren
devletimiz, keşke şu kavşaklardaki çoluk çocuğun perişanlığını da görse, onlara da el uzatsa
diyor.” Sesi tanıyorum, aynı ses bu. İçimden amin diyorum. Sarı yeşile geçince çocuklar
bir araya gelip ıslak çimenlerin üzerine oturuyorlar. Yüzleri gülmüyor bu sefer. Otobüs
hareketleniyor. Bir şey yapmam gerek diyorum. Çaresizlik içinde elimi kaldırıyorum havaya.
Aynı çocukla yine göz göze geliyoruz. O da elini kaldırıyor. Cesaretlenip ona el sallıyorum
ağız dolusu bir gülümsemeyle. Birbirlerini dürtüyorlar, hepsi bana bakıyor. Bütün otobüs
bana bakıyor. Onlar bize el sallıyorlar, biz onlara. Otobüsün havası değişiyor. Kasvet yerini
ferahlığa bırakıyor sanki. Yeşil yanmasına rağmen çocuklar gülümsüyor.