Pınar Öğünç'ün Radikal gazetesindeki haberi şöyle;
Bugün 35. gün. ‘Depremzedelerin açlık grevi’ diye bir tamlamanın bu dünya üzerinde kurulabilmesi ne acı. İki yıl evvel koca bir depremden sağ çıkmayı başarmış insanların, bugün dertlerini anlatabilmek, seslerini duyurabilmek için açlık grevini çare görmeleri...
Van depreminden sonra yerleştirildikleri konteynir kenti boşaltmaları için elektrik ve suları kesilen bir grup depremzede, ölüm orucuyla başlamıştı, sonra açlık grevine çevirdiler.
Konya’dan atanalı bir ay olmayan ve gelir gelmez meseleyi masasında bulan Van Valisi Aydın Nezih Doğan’a açlık grevindekileri ziyaret edip etmediğini sordum önce. “Biz onları ziyaret etmek gibi bir sorumluluğa sahip değiliz. Biz konteynir kentte yaşayanların ihtiyaçlarını giderme gibi bir sorumluluğa sahibiz” diye başladı. O zaman ihtiyaçlardan konuşalım.
‘HÜMANİST OLMAK İYİDİR’
Doğan, araştırdıklarını, buradaki 255 aileden 100 kadarının zaten yardıma ihtiyacı olmadığını söylüyor. Bir özet geçiyor: Deprem sonrası kiracılara yönelik proje bin konutu kapsıyor. Bunun için 24 bin civarında başvuru olmuş. Koşulları yerine getiremeyen 9 bin kişi elenmiş. 15 bin kişi arasında da kura çekilmiş. “Bu vatandaşlarımız devletten konut istiyor. 14 bin kişi yararlanamamışken biz niçin konteynir kentte kalanlara öncelik sağlayalım? Böyle bir şey imkânlı değil. Vatandaşlara da onları manipüle edenlere prim vermemeleri gerektiğini söyledim. TOKİ’den evi olan var, şimdi ona ikinci evi mi verelim?” diye soruyor.
Hatta bana işyeri önüne çadır kursam, Aydın Doğan’dan ev istesem ne kadar anlamlı olacağını söylüyor. Bir deprem olduğunu hatırlatmak zorunda kalıyorum. İnsanları, açlık grevi gibi en iyi ihtimalle vücutta araz bırakacak bir eyleme götüren koşulları anlamaya çalıştığımı söylüyorum. İdareci olarak zor bir meseleyle karşı karşıya bulunduğunu teslim edip insani açıdan cevap vermesini istiyorum. Bilmediğim bir konuda konuştuğumu, konuya zaten ‘Açlık grevindeki Ahmet’e verelim, Mehmet’e vermeyelim’ şeklinde bakmadığını söylüyor. 14 bin kişiyi andığı sırada haklı bulunabilecek bir eşitlik prensibinden söz ederken, o devlet soğukluğu geliyor sonra cümlelerinden:
“Bunun sonu olur mu hanımefendi? Sakarya’da, İstanbul’da, Elazığ’da da deprem oldu. Deprem olan her yerde, bütün afetzedelere ev yaptırdık da burada mı farklı davranıyoruz? Devletin gayesi hayatı normalleştirmektir. Normal hayat da 23 Ekim 2011 tarihinden bir gün önce insanlar nasıl yaşıyorsa, o durum kadar normalleştirmektir. Mümkünse ekstra bir şeyler yapılır. Ütopik olmayalım, realist olalım. Bugün Van’da afet var, yarın bir yerde sel olur, başka bir yerde çığ düşer. Hümanist olmak iyi bir şeydir. Ama devlet yönetirken realist olmanız gerekir, eldeki imkânlarla hareket edilir.”
Önerisi, yasalarca belirlenmiş fakrü zaruret koşullarına uyanların ev tutması, bu şartları korudukları müddetçe de valiliğin kira yardımı yapması.
MAĞDURİYETİN ŞEKLİ ŞEMALİ
34 yaşındaki dört çocuk annesi Lalihan Özlem Çiçek, “Psikolojim artık kaldırmıyor” diyor. Sağlık sorunları yüzünden o dönüşümlü katılıyor açlık grevine. Eşi günlük iş bulursa çalışıyor, o yıllardır temizliğe gidiyor. Bir kızı okuyabilsin diye Antalya’daki akrabalarına yollamış. Diğer çocuklarını okula yollayamıyor. Çünkü ayakkabı dahi alamamış. Ayrıca “Yıkanamıyoruz, arkadaşlarının arasına nasıl o pislikle yollarım! Ben anneyim” diyor. 300 okul çocuğu var konteynir kentte. Kadınların sözcüsü gibi o; kendininkiler dışında dert dinlemekten ayrıca bitap.
Valinin dediklerinin bir kısmına o da hak veriyor: “Herkesin şartı eşit değil. Evet, emekli olan, SSK’lı olan var. Emekli, SSK’lı, bekâr olmamak gerekiyormuş. Ama çoğu Yeşil Kartlı. Birçoğumuzun yoksulluk dosyası var Sosyal Yardımlaşma Vakfı’nda. Benim kaç yıldır var. Valilik biliyor bunu. Bizim isteğimiz, baksınlar, elesinler. İnanın depremden önce de mağdur insanlarız.”
Valiliğin kira yardımı önerisi onu kara kara düşündürüyor. “Ben o evin elektriğini, suyunu, aidatını bile veremem ki. Ne kadar süreceğinden de emin değiliz” diyor. Daha önce 1+1 evler için İl Afet Müdürlüğü görevlilerinin aktardığı, dul olmak, üç çocuğunun olması, bir çocuğunun da özürlü olması gibi şartlardan söz ediyor. Zaten konteynir kentte aile içi şiddet, geçimsizlik çok artmışken, bundan yararlanabilmek için boşansak mı diye düşünenler bile çıkmış dediğine göre. “Mağduriyetin şekli şemali yoktur. Mağduruz, nasıl anlatalım?” diyor.
Galiba kilit, ‘en fazla deprem öncesi kadar normalleşebilmek’te. Örneğin Özlem Hanım, elektrik ve su kesildikten sonra konteynir kentteki ‘evleri’ yüzünden hastalık sahibi olduklarını söylüyor. Ama bu haliyle bile deprem öncesi yaşadığı eve göre ‘saray gibi’ymiş. Eskisi kadar fena koşullarda bir eve geçtiklerinde mi normalleşecek hayat? Yapılabilecek daha fazla şey olmasını, elimizden daha fazlasının gelmesini umuyor insan.