İşte Gazeteci Ahmet Tezcan'ın Zaman gazetesindeki röporrtajı:
Kırşehir’de Çerkez bir ailede dünyaya geldiniz. Babanız, dönemin Nurcularından. İlk aklınıza gelen hatıralar arasında neler var çocukluğunuza dair?
Sürekli kitap okunan bir evdi. Babam Risale-i Nur’ları hem okur hem de okuturdu ve bundan büyük zevk alırdı.
Aileniz, Bediüzzaman ve eserleriyle nasıl tanışıyor?
Babam, gençlik döneminde bir risale okuyor. Kamyon şoförü olduğu için İstanbul’a çok sık gidip geliyor. Üstad’ı bulup elini öpüyor. Bediüzzaman nereye sürgüne gitse oraya yük bulup gitmek için çareler arıyor.
Bir Çerkez olarak kendinizi hiç öteki hissettiğiniz oldu mu çocukluk dönemlerinizde?
Okulda bazı hocalar Çerkez Ethem üzerinden bize yüklenirdi. Çok da aldırmazdık çünkü babam bize kavmiyetçilik yaptırmazdı. Sırf bu yüzden Çerkezce bile öğretmedi.
Babanızın başkalarına karşı gösterdiği empatinin kaynağı kendisinin de bir öteki olmasından kaynaklanıyor olabilir mi?
Tabii, dedemler 1864’de Kafkasya sürgünüyle gelmiş ve çok çileler çekmiş. Anadolu’da insanlarla yarım ekmeğini paylaşmışlar. Bu derece acı çeken insanların başkalarının derdine bigâne kalması düşünülemez.
Babanız, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın annesi Münire Hanım’ı evine alıyor, ‘Gomonist Hikmet’i hapishanede ziyaret ediyor, ona gizlice kağıt kalem temin ediyor. Doktor Hikmet, babanıza aynı empatiyi yapıyor mu?
İş ideolojiye gelince Doktor Hikmet tavrını hemen ortaya koyuyor. İnanmış bir komünist. Bunu kimse yargılayamaz.
Yazmak için niçin bu kadar beklediniz?
Yıllar önce bir deneme yaptım ve bu sekiz yıl bekledi. Babamla ilgili kısımları yazarken baktım yazar gibi değil de evlat gibi yazıyorum, hemen bıraktım.
Kitabın bu kadar demlenmesi kurguya ne sağladı?
Bunu 20 yıl önce yazsaydım daha toyca bir şey çıkardı. Benim de demlenmem gerekiyormuş demek ki...
Argo kelimelerin fazlaca kullanılması biraz dikkat çekiyor.
Küfür anlamında çok fazla argo yok aslında. Dikkat ederseniz Çerkez Hikmet ailesinde Kırşehir ağzı yok. Müfit hocanın siyasi mülahazalarında da tabii olmaya çalıştım.
Bir yazar gerçek hayatı ne kadar yansıtmalı eserine?
Romanda betimlemeler fazla değil. Daha çok karakter tahlilleri var. Karakter tahlili üzerinden gidip mahalle ve şehir hayatı anlatılıyor. Eğer bir işe yaramayacaksa kapı üzerindeki oyma deseninden bahsetmeye gerek yok.
Biraz da bizim alışık olmadığımız bir tarz aslında sizinkisi. Eserin karakterler üzerinden bölümlere ayrılması kurgu bütünlüğünü zedelemiyor mu?
Artık sinema çağındayız. Bu biraz film diline de yakın. Ayrıca benim yıllarca senaryo yazmam da tabii ki etkili olmuştur.
Kitabı sinemaya uyarlamayı düşünüyor musunuz?
Osman Sınav, bu hikâyeyi bilir ve çok sever. ‘Bunu mutlaka film yapalım.’ diyenler de oluyor. Neden olmasın bir film?
Gomonist Hikmet Bey’in annesi Münire Hanım, size dini bilgiler, ilahiler ve dualar öğretiyor…
Büyük abi ve ablalarım Münire Hanım’dan çok şey öğrenmiş. Ablam hâlâ Münire Hanım’dan duyduğu ilahileri söyler mesela.
Taşralı olmak bir avantaj mı hayal gücü açısından?
Elbette ama insanın bulunduğu her yerde bir hayat var. Taşrada, Anadolu’yu çok daha iyi tanıyorsunuz. Siyasetten, günlük meşgalelerden uzak, bakir bir hayat ve hikâyeler içinde yaşıyorsunuz.
Diş macunu tüpten çıktı, artık geriye dönüş olmaz
Münire Hanım bir bakıma ideolojileri, önyargıları ortadan kaldıran bir misyon üstleniyor romanda…
Evet. Bu çok önemli bir metafor. Anne, Rahim esmasının mazharıdır. Hiç kimse bir anne karşısında duyarsız kalamaz. Eğer gözleri köreltilmiş, kulakları sağırlaştırılmış, kalpleri mühürlenmişse.
Kürt meselesinin anneler üzerinden okunmasının sebebi de bu mu?
Kesinlikle. Şu an barış sürecinden bahsediliyorsa bunu ne Erdoğan ne Öcalan yapıyor. Bunu anneler yapıyor.
Anneler nasıl bir rol üstlenebilir savaşın tamamen bitirilmesi, silahların susması adına?
Annelerin gözyaşı yetmez mi? Onların gözyaşı kainata bedeldir. Ayette çok açık bir şekilde geçer. Allah’a itaatten hemen sonra, valideler işaret edilir. Onların gözyaşını dindirmek için her şeyi yapmak gerekir, yapmayan vebal alır.
Siz nasıl görüyorsunuz barış sürecinin gidişatını?
İyi gidiyor. Mutlaka sağdan soldan kaşıyanlar olacak, birtakım egolar ortaya çıkacaktır ama artık diş macunu tüpten çıktı, geriye dönülemez.
Babanız bugün yaşasa evine bir PKK’lıyı da alır mıydı?
Tabii ki kapıya kim gelirse gelsin onu içeri alırdı. Kapıya gelene değil onu oraya gönderene bakardı babam ama bu yataklık anlamında olmazdı elbette.
Kişisel ve kurumsal egolar gözleri karartıyor
Müfit hoca romanın bir yerinde DP’nin yaptığı yanlışlara dikkat çekiyor. Bugünden o döneme bakıldığında neydi bu yanlışlar?
Kendi partisinden olmayanları ötekileştirmesi, kişisel ve kurumsal egoların ön plana çıkması…
Bugün de öyle bir ego var mı?
İnşallah yoktur. En azından Başbakan’da böyle bir hal görünmüyor. Bir dönem Başbakan, ‘Ustalık dönemindeyiz.’ dedi ama bu söylemden vazgeçti. Zaten kendisi de milletin duasıyla bu noktaya geldiklerini vurguluyor.
Sürekli birbirlerine benzetilen Menderes ile Erdoğan arasında nasıl bir fark var?
Kişisel olarak iki ismi yan yana koyamazsınız. Erdoğan, inanmış bir Müslüman gibi yaşar aynı zamanda. Erdoğan’ın namaza düşkünlüğünü, hassasiyetini ben babam dışında kimsede görmedim. Onu, diğerlerinden ayıran da budur, ihlaslı bir Müslüman olmasıdır.
Roman kahramanı Müfit hocanın Menderes için söylediği ‘siyaset kurdu değildi’ sözleri de etkili oldu değil mi darbe ortamına zemin hazırlanmasında?
Tabii ki. Menderes’in aşık atmaya çalıştığı insanlara bir bakalım. Celal Bayar, İsmet İnönü… Bu isimler Osmanlı döneminden bu yana siyaset yapan insanlar. Adnan Menderes, onların yanında bir çocuk adeta.
Romanda, medya üzerinden yapılan ciddi bir Demokrat Parti düşmanlığı var. Öğrencilerin kıyma makinelerinde doğrandığı haberleri, Menderes’in özel hayatıyla ilgili gayri ahlaki yayınlar… Bir gazeteci gözüyle o döneme odaklanınca neler hissettiniz?
Meslekî etik açısından mesela 28 Şubat’ta yapılanlar da farklı değildi. Medyadaki bazı kişiler yeni yeni günah çıkarmaya çalışıyor. Bu bir karakter meselesidir, kolay kolay değişmez ama.
Biraz açar mısınız?
Bugün 28 Şubat medyasından rahatsız olanların, güç ellerine geçince aynı tavrı gösterdiklerini görüyorsunuz. Gazetecilikte en önemli düstur hakkaniyetli olmaktır. Bir konuda hüküm verirken o hükmün içinde kendin olmayacaksın.