TİMETÜRK/Philip Giraldi
Şu aralar “faşizm” ve “faşist” kelimeleri siyasi söylemde adeta gelişigüzel kullanılıyor. En dikkat çekeni ise İslam’ı faşist ideolojiyle birleştirmeye çalışan “İslami-faşizm”dir. Siyasi bir olguyu tanımlamak için “Faşizm” kullanımı, işe-yarar konuşma bitiricilerdendir. İkinci Dünya Savaşı’nın, İtalya ile Almanya’daki polis devletleri ile diktatörlüklerin, ırkçı kanunların ve diğer vahşetlerinin yanı sıra ölüm kamplarının hatıralarını uyandırma amacını taşır.
1930’ların faşistleri geleneksel sağ-sol spektrumuna girmediklerine inansalar da faşizm genelde aşırı-sağ siyaset ya da yaklaşımlarla ilişkilendirilir. Nazi kelimesi aslında ustalıkla ulusalcılık ile sosyalizmi birleştiren “Nasyonel Sosyalist”in kısaltmasıdır. Genel olarak bir faşistin yasal argümanla –Nazi hukukçu Carl Schmitt’in yürürlüğü koyduğu; hükümet, hükümet olduğu için kesinlikle hata yapamaz– payandalanan mutlak-erk sahibi ve merkezi bir devleti destekleyen bir totaliterci olduğu kabul edilir. Faşizm, devletçe düzenlenen güçlü özel sektörü kabul etmesi ve sınıf mücadelesinden kaçınmasıyla –bunun yerine “ileri-kol” faşist hareket olarak bahsedilen şeyin arkasında birleşen ulusal halk konsensüsüne inanarak– komünizmden ayrılır. Gerek Komünizm gerekse de Faşizm, çökmüş ve burjuva sınıfın hakimiyetine tabi olarak kabul ettikleri parlamenter demokrasinin yıkımına inanır. 1930’larda ulusal iradenin yegane meşru temsilcisinin faşist parti olduğu düşüncesi, Hitler ve Mussolini gibi liderlerin anayasal kısıtlamaları yok saymalarına ve tek parti diktatörlüğü oluşturmalarına yol açmıştı.
En azından bazı radikal Müslümanların doğasında totaliter bir siyasi kurum olan Halifeliği yeniden oluşturmaya çalıştığına inananlarca yapılan argümanı kabul etmeden faşizmi İslam’a bağlamanın umutsuz bir girişim olduğu kolayca görülebilir. Bunun dışında Müslüman milislerin lehte ya da aleyhte sınıf çatışmasına ilgileri ve ekonomik ya da dış politikaları yoktur. Ulus devletin içerisinde ve onun mekanizmaları yoluyla hareket etmezler. El-Kaide’ye istediğiniz adı verebilirsiniz ancak kesinlikle faşist bir örgüt değildir.
Bu noktanın ötesinde faşizmi tanımlamak kolay değildir zira siyasi, sosyal ve ekonomik unsurları bulunur ve ulusal mizaçlarına dayalı olarak farklı çeşitlerinde önemli değişiklikler göstermektedir. Faşist partiler aynı zamanda birçok ekonomik ve sosyal politikalarda ihtilafa düşen hiziplere sahiptir; fakat Peron’un Arjantin’i ile Suriye ve Irak’ın Baas rejimleri gibi faşist tarz devletlerden bahsedildiğinde genelde yüzeye çıkan ortak temalar bulunur. Tüm faşist rejimler gösterilebilir bir lidere ve sıklıkla bir tur kurban psikolojisinden –örneğin Almanya’nın Versay anlaşmasıyla içi dışına çıkarılmıştır; savaşta muzaffer İtalya, çektiği acılarla orantılı ödüllendirilmemiştir– beslenen zorlayıcı bir aşırı-ulusalcılığa sahiptir. Bu sıkça ulusal güç ve büyüklüğün efsanevi nosyonunun ileri sürülmesine ihtiyaç duyar. Bu genelde savaş ya da emperyal genişleme yoluyla olur. Bu, yeni gündemi desteklemek için tarihin yeniden yazımı ile toplumun askerileşmesini üretir. Faşist hükümetler sıklıkla parlamenter demokrasiyi yok etmek ya da sınırlamak için olağanüstü hal kararlarını kullanırlar ve muhalefeti bastırmak ile rejimi idame ettirmek için polis devletlerine dönüşürler. Ekonomileri genelde ağır devlet denetimine tabidir. Hükümet, kamu endüstrileri vasıtasıyla doğrudan ekonomiye dahildir ve avantajlı işlemler bürokrasiyle ilişkili işlere paylaştırılır. Özetle çağdaş faşist rejimler; otoriterdir, ulusalcıdır, ırkçı ya da etnik kimlikleri güçlü şekilde öne çıkaran tek-parti polis devletleridir ve ekonomileri ağır şekilde düzenlenmekte ya da hatta hükümet baskın bir karakterdedir.
İsrail açıkça ve artan şekilde faşizmin birçok özelliğine sahiptir; fakat gerek İsrail’de gerekse de ABD’de ulusal güvenlik devletine varan şeyi oluşturan politikalar karışımı, mutlak askeri hakimiyet ile güvenliği tesis etmeyi amaçlayan sözüm-ona terörle savaşın aşikar bir neticesinde oluşmuştur. Gerçekten de İsrail politikaları ve güvenlik doktrinleri Washington tarafından toptan benimsenmiştir. Yani bu küçük müşteri asimetrik şekilde büyük patronunu etkilemiştir. Eş zamanlı olarak 1990’lardan beri İsrail hükümeti sürekli sağa doğru gitmektedir ve çok daha sağa yönelerek birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışan politikacılarla önümüzdeki seçimlerin bu eğilimi sürdüreceğini göstermektedir.
Öyleyse hem İsrail’in hem de Birleşik Devletler’in faşist modele doğru eğilimi hangi boyuttadır? Bazı alanlarda benzerlik açıktır. İsrail ve Birleşik Devletler’in her ikisi de terörizm kurbanı olduğunu öne sürmektedir ve bunu güç kullanımını ilk seçenek olarak öne çıkaran saldırgan dış politikalarının idamesi için bir bahane olarak kullanmışlardır. Her ikisi de diğer gelişmiş ülkelere kıyasla çok daha fazla “savunma” harcaması yapmaktadır ve dünya üzerinde vekil ile sıcak savaşa etkin olarak katılmaktadırlar. İsrail, sözde kurban-oluşunu Filistin toprağını işgal etmek için istismar ederken, Afganistan’daki varlığını ve İran ile Suriye’ye karşı tehditlerini meşrulaştırmak için Birleşik Devletler de aynısını yapmaktadır.
Kurban-oluş aynı zamanda militarizmi yücelten aşırı-ulusalcılığı güçlendiren gücenikliği de besler. Hem İsrail hem de Birleşik Devletler’in algılanan dış tehditlerle uğraşmak için bağımsız sivil yargının rolünü azaltan askeri mahkemeler tesis etmesi şaşırtıcı değildir. Bunun neticesinde birçok batılı devletin temel özgürlüklere tecavüz olarak sayacağı “anti-terör” yasaları ortaya çıkmıştır. İsrail Şin Bet iç güvenlik birimi rejimi eleştirenlere ve potansiyel tehditlere karşı görece özgürce çalışmaktadır. Yurtsever Yasası himayesinde FBI da aynısını yapmaktadır. Bu, birçok eleştirmenin her iki ülkenin de ilgili hükümetler, herhangi bir yasadışı faaliyetinin ortaya çıkmasını engellemek için devlet güvenliğine atıf yapabildiği için resmi hesap vermenin asgari olduğu ulusal güvenlik polis devletlerine dönüştüklerini tespit etmesine yol açmıştır.
Ayrıca ultra-ulusalcılık, ulusal efsanelerin oluşturulmasına da yol açmaktadır. İsrail ve ABD zaman zaman Filistin ve Kuzey Amerika’nın kalkındırılmayı bekleyen boş topraklar olduğu inancını desteklerler. Her iki durumda da bu iddia gerçek dışıdır. İsrail devleti destekli arkeoloji, Ürdün Nehri’nin doğusunda Yahudi varlığını belgelemek için sürekli çalışıyor. Aynı zamanda bölgedeki Yahudi-olmayanların sürekliliğini gösteren tarihi sit alanlarını ya yok sayıyor ya da hatta yok ediyor.
Sonra faşist ekonomi de mevcuttur. Burada kamu kurumları ve avantajlı işler ağır şekilde düzenlenen özel sektörün yanında gelişmektedir. İsrail bu bağlamda ABD’den çok daha ileridir zira savunma ve güvenlik sektörlerinde hükümet ve endüstri el-ele çalışmaktadır. Gerçekten de hükümet yetkilileri ve üst düzey askeri yetkililer, özel ve kamu sektörleri içerisinde serbestçe hareket ederek İsrail’in dünyadaki 8’nci büyük silah ithalatçısı olmasına yardım etmektedir. Birleşik Devletler’de askeri endüstri kompleksi daha az doğrudan hükümet dahli ve yönlendirmesi olmadan benzer bir rolü oynamaktadır. Birçok kişi ihtiyaç olmayan silah sistemleri sözleşmeleri yapan tüm Pentagon sistemini, silah üreticileri için hükümetin refah şekli olarak tanımlayacaktır. Bu üreticiler de sıraları geldiğinde cömertçe siyasetçileri desteklemektedirler.
Son olarak faşizm vardır. Irkçılığın aleni ifadeleri Birleşik Devletler’de modası geçmiş olmasına rağmen “Amerikan müstesnalığı” iddiası kesinlikle ırkçı imalar içermektedir zira Washington’un denizaşırı yerlerdekilerin işlerine müdahale edebileceğini farz eder. Birçoğu kendilerini tüm Filistin üzerinde ilahi bir hak ile Tanrı’nın seçilmiş halk olarak gören İsrailliler kaçınılmaz olarak bu hakkı ırksal ve kültürel üstünlüklerine atfederler. Cumhuriyetçi aday Mitt Romney kısa süre önce bu temadan faydalanmıştı. Yakınlarda yapılan bir araştırmaya göre İsraillilerin 3’te 2’si eğer Batı Şeria ilhak edilirse Yahudiler-özgü yolların yanında Filistinlilerin seçme hakkından mahrum edilmesini desteklemişlerdir. Bir İsrail askeri bir Filistinliyi öldürürse çok nadir ceza alır. Justin Raimondo, yaklaşan seçimlerde ırkçılığın nasıl başlıca konu haline geldiğini tespitini yapmıştır. Yakınlarda istifa eden Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman dahil birçok İsrailli Araplara ve genelde tüm Müslümanlara karşı aşırı ırkçı görüşlere sahiptir ancak son aylarda Afrikalı mültecilere karşı tepki arkada saklanan tıpkı 1950 ve 1960’larda Amerika’nın güneyinde Jim Crow’unki kadar siyasi kampanyada alenen ifade edilen daha çirkin bir ırkçılığı gözler önüne sermiştir.
İsrail siyasi partisi Yahudi Vatanı’nın lideri Naftali Bennett, herhangi Filistin devletini reddetmektedir ve İsrailli bir politikacının ağzından çıktığında kesinlikle meşum bir ifade olarak ülkenin “ırksal saflığının” korunması için tüm Afrikalıların derhal sürülmesini istemiştir. Bu tür talepler merkezdışı olarak kabul edilebilir ancak Yahudi Vatanı önümüzdeki seçimlerden büyük ihtimal üçüncü büyük parti olarak çıkacaktır. Ayrıca genç İsraillerce de desteklenmektedir. İsrail’in Yahudi Devleti olarak tanınma ısrarı ve Arap vatandaşlarından sadakat yeminleri talep eden yasa önerisi ırkçı ajandanın bir parçası ve bölümü olarak görülebilir. Bu aynı zamanda bazı siyasetçilerin tüm Arapların sürülmesi ve tüm Batı Şeria’nın ilhak edilmesi yönündeki sıkça tekrarladığı isteklerini yansıtmaktadır.
Olması gerektiği kadar net olmasa da İsrail ve Birleşik Devletler’in açıkça faşist olmadığı tek alan diktatörlükten kaçınmalarıdır. Şüphesiz Birleşik Devletler’de iki ana parti değişimli olarak iktidardadır ancak her ikisi de saldırgan militarizmi destekleyen ulusal konsensüsün olduğu özellikle dış politika alanında aşikar bir benzer devletçi ajandaya bağlıdır. Gerek Demokratlar gerekse de Cumhuriyetçilerce benimsenen şahsi yürütme, özünde diktatörlük doğasına sahiptir ve Birleşik Devletler içerisinde başka bir büyük terörist saldırının yumuşak başlı kongre, medya ve anayasa mahkemesinin peşine takıldığı başkanın emirle yürüttüğü iktidarına yol açabileceğine dair meşru endişeler mevcuttur. İsrail de benzer şekilde geçerli siyasi partilere sahiptir ancak siyaseten ifade edecek olursak hareket sağa kaymıştır ve ulusal konsensüsün açıkça Likud baskın sağda olduğu iddia edilebilir. Seçimlerde belirlenecek tek soru sadece hükümet koalisyonunda başka hangi oyuncularının olacağıdır. Son zamanlarda bunlar Likud’dan bile daha aşırıdır. .
İsrail ve ABD’nin faşist-tarzı devletlere dönüşüp dönüşmediği sorusunun cevabı şartlı bir evet gibi görünmektedir. Yani daha o noktada değillerdir ancak tüm işaretler oraya doğru gittiklerini göstermektedir. Belki de hem Amerikalıların hem de İsraillilerin uyanıp işaretleri görerek kendilerine ne tür bir hükümet istediklerini sorma zamanıdır. Tüm vatandaşlarına uygulanan yasalarla idare edilen ve anayasal kısıtlamalarla zapt edilen yönetici sınıfın olduğu bir devlet mi yoksa generallerle dolu ve sürekli komşularıyla nihayetinde kendi halkıyla savaşan mutlak-hakim bir rejim mi olacak? Bu yüzleşmemiz gereken bir seçimdir.
*Philip Giraldi, Türkiye, İtalya, Almanya ve İspanya’da çalışmış eski bir CIA çalışanıdır.
Antiwar.com’daki bu makale Oğuz Eser tarafından Timeturk.Com için tercüme edilmiştir.