TİMETÜRK/David Hirst*
Geçen hafta Bağdat gazetesi El-Sabah’ın editörü Abdülcabbar Şabout’un makalesini okuduğumda çok şaşırdım. Şabout, Iraklı Araplar ve Kürtler arasındaki “asırlık sorunu” bir “Kürt devleti” kurarak çözmeyi öneriyordu. Çünkü daha önce böylesi küfür bir düşüncenin Arap mahallesinde bu kadar alenen ifade edildiğini duymamıştım. Ayrıca bu mahalle öyle sıradan da değil zira El-Sabah, Irak Başbakanı Nuri Maliki’nin sözcüsüdür. Şobout, “Arap-Kürt ortaklığını barışçıl bir yolla sona erdirilmesinin” görüşülmesini istiyordu. Önerisini A ve B Planı diye ayırıyordu. Şu an uygulamadaki A Planı, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra “federal, demokratik ve parlamenter” olarak anayasada tanımlanan “yeni Irak” çerçevesinde yürütülen Irak merkez hükümeti ile Kürt bölgesel hükümeti arasında sürekli “diyaloğu” içeriyordu.
Fakat Şabout’un tespitine göre A Planı, sonuç vermiyordu. Güç, yetki, petrol, doğal kaynaklar, bölge ve sınırlarla ilgili farklılıklar o kadar derindi ki diyalog sürekli başarısız oluyordu. Bu ay iş neredeyse savaşa varıyordu. Çünkü Kürdistan ve Irak’ın geri kalanı arasındaki sınırda karşı karşıya gelen Irak ordusu ve Kürt Peşmergeler arasındaki atmosfer o kadar gergindi ki her an bir şey patlak verebilirdi.
Sadece Şabout da değildi. Maliki dahi eğer bir savaş çıkarsa bu Saddam döneminde olduğu gibi Kürt isyancılar ile Bağdat arasında olmayacağı uyarısını yapıyordu: Bu “Araplar ile Kürtler arasında etnik bir savaş” olacaktı.
İster A ister B Planı, isterse savaş ya da diplomasi olsun son yaşanan tehlikeli çıkmaz bir şeyi açıkça ortaya koydu. “Kürt sorunu” artık uzun tarihi boyunca artık yeni bir kritik safhaya erişti ve bu Arap Baharı diye bilinen bölgesel tufanla yakından ilişkilidir.
Kürtler için durum hep böyleydi. Her zaman kaderleri kendi mücadelelerinden ziyade bölgesel ya da uluslararası siyasetin kaprisleriyle – özellikle büyük Orta Doğu ayaklanmaları sayesinde bölgesel ve uluslararası siyasetin periyodik olarak ürettikleriyle–şekillenen bir halktılar. Bu modern zamanlarda Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle başladı. 1916 Sykes-Picot anlaşmasında İngiliz ve Fransızlar, Kürtlere kendi devletleri sözünü verdi fakat ardından bu sözden geri döndüler. Kürtler, o ya da bu şekilde bastırılarak İran, Irak, Türkiye ve Suriye arasında bölünmüş azınlık haline geldiler. Özellikle Irak’ta bu yeni düzene sürekli isyan ettiler. Ancak denize kıyısı olmayan konumları ve geniş jeopolitik çevreleri her zaman aleyhlerineydi. İsyanları sürekli bastırıldı. Sonuncusu Saddam Hüseyin’in altında soykırım ve kimyasal silah kullanılarak yapıldı.
Fakat asla bağımsız bir devlet hayalinden vazgeçmediler. Buna yönelik iki büyük gelişmeden ilki, megaloman Saddam’ın kendi hatasıyla, 1990’da Kuveyt’i işgaliyle ortaya çıktı. Bunun tamamıyla önceden kestirilemeyen neticelerinden biri uluslararası korunmuş bir “güvenli bölgenin” kuzey Irak’ta tesisiydi. Kürtlerin, bölgesel meclis ve kendini-idare şeklinde ilk devlet-kurma adımlarını atmasını sağlayan da buydu.
İkinci gelişme, 2003’te Birleşik Devletler-önderliğindeki Irak işgalinin başlattığı yeni anayasal düzenden ortaya çıktı. Bunun altında Kürtler, geniş yasama güçleri, kendi silahlı kuvvetlerinin kontrolü, Irak ekonomisinin esas dayanağı, yani petrol, üzerinde bazı yetkilerle mevcut özerkliklerini pekiştirdiler.
En baştan itibaren Kürtler, daha önce olduğu gibi ast bir azınlık olarak değil eşit ortaklar olarak kabul edildikleri takdirde “yeni Irak’a” sadık kalacaklarını açıkça ortaya koydular.
Bu etnik-mezhepsel, güç-paylaşımı demokrasisinin arıza yapması ve hiçbir diyalogun çözemeyeceği ihtilaflar üretmesi çok da uzun sürmedi. Bu ihtilaflar derinleştikçe Kürtlerin bağımsızlık özlemlerini ve bunun için hazırlıklarını artırdı. Alenen ya da gizlice anayasal, siyasal, bölgesel, ekonomik ve güvenlik “oldubittilerini” yığmaya başladılar ki yeni-doğmuş devletlerini ilan ettiklerinde, bu yığmaların kendi ayakları üzerinde durma, gelişme ve kendini koruma araç ve yeteneği olabilsin.
Yani Iraklı Kürtler artık üçüncü belki de nihai gelişmenin eşiğinde bulunuyor. Sykes-Picot anlaşmasının en büyük kaybedenleri 90 yılın sonunda Arap Baharı’nın en büyük kazançlıları haline geliyor. Kendileri de böyle umut ediyor. Amerikan Dış Politika dergisinden Hiltermann, “Daha önce görülmemiş ekonomik gelişmeyi sadece Irak Kürdistan’ı yaşamıyor, artık halkı da bir-zamanlar-düşünülemeyecek kavramı, yani Irak’ın geri kalanından özgür olacakları zamanın çok yakın olduğunu açıkça söylüyorlar” diyor. Kürt lider Mesut Barzani, sıkça bu olasılığı ima ediyor: “Bağdat’ta iktidardaki diktatörlük ve içindeki Kürtlerden artık bıktık”.
Ancak öyle görünüyor ki bu işe niyet etmeden önce son bir şeyi, Suriye’nin bölünmesi gibi başka oyun-değiştirici-olayı bekliyor. Bu bölünme tüm jeopolitik çevreyi Kürtlerin lehine değiştirebilir. Fakat Kürtlerin bu değişimi etkin olarak sağlayacağını düşündükleri mahalle Türkiye’de bulunuyor. Tarihsel olarak olağan dışı olan bir şeyi düşünüyorlar. Kürtlerin tüm komşuları içerisinde bağımsızlık-isteyen Kürt ulusalcılığından en çok zarar görecek olan ülke Türkiye’dir. Bununla beraber Kürtlerin bir yerlerde kazanımlarının Türkiye’deki Kürt ihtiraslarını tetikleyeceğinden korkan Ankara, Kürtlerin asli bir parçası olarak Irak’ın bütün olarak kalması için uzun süredir büyük çaba harcadı.
Fakat 2008’den bu yana, Kürdistan’ı boykot eden önceki politikaların tam tersi olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti Irak Kürdistan’ı ile “tam ekonomik entegrasyon” politikası izliyor. Bu arada Beşar Esed’in Suriye’si, Şii İran, Maliki’nin Irak’ı ve Hizbullah’a ile Suriye muhalefeti, Sünni Arap devletlerinin çoğu ve Türkiye’yi karşı karşıya getiren büyük Ortadoğu güç mücadelesinin zıt taraflarında yer alarak Irak hükümetiyle ilişkileri aralıksız olarak bozuluyor.
Bu mücadelenin baskıları altında Türkiye’nin Irak Kürtlerine bu sıradışı kur yapması artmaya devam etti. Sadece ekonomik alanda olmaktan siyasi ve stratejik boyuta kaydı. Aslında bu o kadar ileri gitti ki Kürtler, Türkiye’nin kısa süre içerisinde Maliki’nin özde Şii rejimiyle tamamen kopacağına ve parçalanan Irak devletinin diğer iki asli unsur olan Arap Sünniler ve daha da önemlisi Kürtlerle ayrı ayrı anlaşacağına inanmaya başladılar.
Bağımsız bir Kürdistan bunun karşılığında bazı albeniler sunabilecektir. Bunlar arasında: fazlasıyla-ihtiyaç duyulan, bol ve güvenilir potansiyel petrol kaynağı rolü; sürekli bir müttefik; kendisi ile düşman Irak ve İran arasında tampon bölge ve hatta –Türkiye’nin kendisi için sıradışı bir politika seçeneği olarak– Kürdistan İşçi Partisi ya da PKK gibi Kürtleri zapt edecek bir işbirlikçiliği sayılabilir. Suriye Kürdistan’ında güçlü bir varlık tesis eden PKK şimdilerde bu bölgeyi Türkiye’ye karşı direnişin canlandırılması için bir platforma dönüştürmeye çalışıyor.
Hatta Erdoğan’ın Irak’ın askeri saldırısı durumunda Barzani’ye Türkiye’nin kurulma-aşamasındaki-devletini koruyacağı sözünü verdiği dahi söyleniyor. Eğer Maliki rejimi, B Planı’nı benimseyip, Kürtlerin özgürce kendi yollarına gitmelerine izin vermeye dair bu sismik adım üzerinde cidden kafa yoruyorsa büyük ihtimalle bu gerçekleşmeyecek.
Davit Hirst, The Guardian’ın eski Ortadoğu muhabiridir ve “Küçük Devletlere Dikkat: Lübnan, Ortadoğu’nun Savaş Meydanı” adlı kitabın yazarıdır.
The Daily Star’da yayınlanan bu makale Oğuz Eser tarafından Timeturk.Com için tercüme edilmiştir.