$

Dolar

47,8993

Euro

55,4943

£

Sterlin

64,8964

Frank

59,0890

Gram Altın

6.728,8700

Bitcoin

3.015.257

$

Dolar

47,8993

Euro

55,4943

£

Sterlin

64,8964

Frank

59,0890

Gram Altın

6.728,8700

Bitcoin

3.015.257

Dünya

Dünya geçen yılda nelere tanıklık etti

Her yılın sonunda olduğu gibi bu yıl da, geride bıraktığımız yıl dünyada ve Türkiye'de neler oldu diye dönüp bakmak istedik. Önümüzdeki yılın barış, iyilik ve güzellik getirmesi dileğiyle...

01.01.2012 - 10:00
turan
Dünya geçen yılda nelere tanıklık etti
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Ocak 2011

Aslında her şey 2010 Aralık ayında, Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı üniversite mezunu işsiz bir gencin haysiyetinin polis tarafından ayaklar altına alınmasıyla başlamıştı ama bunu henüz kimse bilemezdi. Tunus’ta diktatörlüğün kolluk güçlerine bağlı bir kadın zabıta onu Pazar yerinin ortalık yerinde tokatlayınca Buazizi kendini yaktı. Delikanlının bedeni muazzam bir yangının fitili oldu.

Tunus, Ocak 2011

Hızla büyüyen isyan dalgası Batı neoliberalizminin “poster çocuğu” serbest piyasayla kalkınma şampiyonu Tunus’un 23 yıllık diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin 14 Ocak’ta paldır küldür devrilmesine yol açacaktı.

İsyancıları “terörist” olarak niteleyen Bin Ali’nin, Suudi Arabistan’a topuklamak üzere uçağa binerken ayak dirediği, “bırakın, burada ülkem için ölmek istiyorum’ dediği, ama “first lady” Leyla Tarablusi’nin araya girerek, “Bin şu uçağa embesil! Tüm hayatım senin ahmaklıklarına katlanmakla geçti!’ dediği öğrenildi. Bin Ali ve Tarablusi ailelerinin Tunus halkına ait 1,5 ton altını yurt dışına kaçırdıkları iddiası da Fransa basınında yer aldı. Aileden 33 kişi, "Tunus'a karşı suç işlemekten" tutuklandı. Millî birlik hükümeti açıklandı, ancak kilit görevlere Bin Ali kabinesinin eski bakanları getirilince yine ayaklanma çıktı. Protestolarda en az 120 kişi öldü. Dahası, isyan dalgası bir bozkır yangını gibi yayılıyordu.

Tunus’u takiben komşu Cezayir’de de protestolar başladı. Yükselen gıda fiyatları ve işsizlik nedeniyle halk sokaklarda polisle çatıştı. İşsizliğin yüzde 25 düzeyinde seyrettiği Cezayir’de Buteflika yönetimi, önce gıda zamlarını geri çekmek, sonra 19 yıldır yürürlükte olan olağanüstü hal yasasını kaldırmak zorunda kaldı, sonra polis denetimlerini hafifletti. Ülkede kapsamlı bir reform programı devreye sokuldu.

Ancak, cin şişeden çıkmıştı bir kere. İnsanlar meydanlarda işsizliği, adaletsizliği, hayat pahalılığını, siyasetteki yozlaşmayı ve kötü yaşam koşullarını protesto ediyor; özgürlük ve demokrasi istiyor, gerekirse kendilerini yakmaktan çekinmiyordu. Güvenliği sağlamakla yükümlü devlet güçleriyse, talimatla insanları öldürüyordu.

Mısır, Tahrir Meydanı, Ocak 2011

Ayın sonuna doğru, Arap ayaklanmalarının artık simge ülkesi haline gelen Mısır’da, Hüsnü Mübarek rejimine karşı kıpırdanmalar başladı. Başkent Kahire’nin adı özgürlük anlamına gelen Tahrir meydanındaki gösterilere müdahale edildi, en az 7 kişi öldü, bine yakın kişi tutuklandı. Aynı dönemde İskenderiye kentinde Kıpti hristiyanlara ait bir kilise, saldırıya uğruyor ve 21 kişi yaşamını yitiriyordu. Mübarek ise, başına geleceklerden habersiz, ülkedeki müslüman ve hıristiyanlara birlik ve beraberlik çağrısı yapmakla meşguldu. Ay ortasından itibaren Yemen, Libya, Ürdün, Umman, Moritanya, Fas, hatta Suudi Arabistan’da irili ufaklı protestolar başlamıştı. İnsanlar internet üzerinden örgütleniyor, rejimler ise çeşitli yasaklarla internetin sesini kısmaya çalışıyor ama buna muvaffak olamıyordu.

Fitili Muhammed Buazizi tarafından ateşlenen yangının sadece Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile sınırlı kalmayacağının ilk işaretleri de görülmeye başlıyordu. İspanya'da işsizlik yardımının azaltılmasını protesto eden binlerce insan, başkent Madrid'de, Başbakanlık ve Parlamento binaları arasında 5 kilometrelik bir insan zinciri oluşturdu. Ülkede gençler arasındaki işsizlik oranı % 40’ların üstünde seyrediyordu.

Ocak ayında, yıl sonunda yapılacak olan Birleşmiş Milletler iklim zirvesine nazire yaparcasına, aşırı iklim olayları da kaydediliyordu. Avustralya'nın Queensland ve Brisbane eyaletlerinde görülmemiş büyüklükte sel felaketleri yaşanıyordu. Brezilya son 40 yılın en büyük sel felaketiyle mücadele ediyor, Sri Lanka’da sellerden etkilenenlerin sayısı 500 bini aşıyor, Filipinler’de şiddetli yağışlar onlarca kişinin canını alıyor, Almanya’da 30 kasaba sular altında kalıyordu. Macaristan'da Ekim – Ocak ayları arasında 260 kişinin, Hindistan’da ise 2 hafta içinde 200 kişinin donarak öldüğü açıklandı.

Türkiye’de genel seçime 6 ay kala, hava sertleşiyordu, Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Kürt sorununda çözüm istememekle suçlarken, Doğu ve Güneydoğu’yu BDP üzerinden izleyenlerin, oradaki atmosfer konusunda yanıldıklarını savunuyordu. Erdoğan’ın demokratik açılımın süreceğine dair beyanatına rağmen KCK davası ve operasyonları da devam ediyordu. Bir yandan, Tunceli Belediyesi resmî tabelalarında Zazaca’yı da kullanmaya başlıyor, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Kürtçe tabela davasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi yetkilileri hakkında ''kovuşturmaya yer olmadığına'' karar veriyor; öte yandan sanıkların Kürtçe savunma yapmalarına mahkemece izin verilmiyordu. Bu davada tutuklu yargılamaların sayısı artarken BDP’nin Bursa'da düzenlediği mitingde milletvekili Akın Birdal'a saldıran Bilgehan Şimşek, ilk duruşmada tahliye ediliyordu.

Bir yandan, Türkiye İnsan Hakları Kurumu kuruluyor öte yandan Amerikan insan hakları ve özgürlükleri izleme örgütü Freedom House'un ''dünyada özgürlükler'' raporunda, Türkiye “kısmen özgür” ülkeler kategorisinde yer alıyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne göre de 2010’da Ankara, 278 davada İnsan Hakları Sözleşmesi'nin en az bir maddesini ihlal ederek en fazla mahkûm olan ülke oluyordu. İnsan Hakları konusunda bu gelişmeler olurken Kars’taki “İnsanlık Anıtı”, Başbakan Erdoğan’ın “ucube” nitelendirmesiyle tartışılmaya başlanıyor, en nihayet insanlık anıtını parçalayıp yıkma kararı alınıyordu.

2’nci “Ergenekon” davasına, 2 buçuk aylık aranın ardından devam edildi. Tutuksuz sanık emekli albay Arif Doğan, JİTEM’i üst komutanların kararıyla kendisinin kurduğunu söyledi, öldürülen Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu'nun başında olduğu ilk teşkilat olan Hizbulkontra'yı da kendisinin kurduğunu öne sürdü. Balyoz davasında ise Savcılık, Gölcük’teki donanma komutanlığında ele geçirilen belgelere dayanarak Balyoz Planı'nın sadece seminer olarak kalmadığını ve uygulandığını iddia ediyordu.

Gazeteci Hrant Dink, katledilmesinin 4’üncü yılında Agos gazetesi önünde anılıyor, Anma törenine katılan binlerce kişi, "Hepimiz Hrant’ız" ve "Hrant için, adalet için" sloganları atıyordu.

Yılın ilk ayında Iğdır'da, evinden kaçtıktan sonra ailesi tarafından geri çağrılan 17 yaşındaki genç kız, 21 yerinden bıçaklanarak öldürüldü, 25 günlük hamile olduğu belirlenen genç kızın 14 yaşındaki kardeşi tutuklandı. Kadına karşı şiddet olaylarında önceki yıllardan devreden yükselme trendi devam ediyordu.

Bu arada, bir kanun değişikliği ile, Milli Parklar ve doğal SİT alanlarında elektrik üretim tesisi kurulabilmesinin ilk denemesi gerçekleştirildi. SİT alanlarının HES inşasına açılması ihtimali tepki çekerken, Meclis kanser araştırma komisyonunun raporuna göre,Türkiye’de çevresel etkilerin yol açtığı kanser vakaları oranının dünya ortalamasının 700 katı olduğu gerçeği ortaya konuyordu.

İsrail hükümetinin Mavi Marmara yardım gemisine yapılan saldırıyı soruşturmak üzere kurduğu komisyon ilk raporunu açıkladı. Raporda gemiye baskın yaparak silahsız 9 kişiyi katleden askerlerin davranışının uluslararası hukuka uygun olduğu belirtiliyor, olay “meşru müdafaa “olarak nitelendiriliyordu. Ankara ise BM'ye sunduğu ara aporda, saldırıyı ayrıntılı şekilde anlatarak, İsrail’i orantısız güç kullanmakla suçluyor, özür ve tazminat talep ediyordu.

2011’in göçmenler için zor geçeceği daha baştan belli oldu: Yunanistan Türkiye sınırına 12,5 kilometre tel örmeye karar verdi. Uluslararası Af Örgütü AB böyle bir setin yapılmasına izin verirse kendi ilkelerini çiğnemiş olur dedi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği her zamanki gibi ‘endişesini dile getir’di. Bu hengâmede Yemen açıklarında Afrikalı mültecileri taşıyan iki teknenin batması üzerine 80 kişi hayatını kaybediyor, göçmenlerin ölümle dansında yılın ilk gösterisi yapılmış oluyordu.

ŞUBAT 2011

Mısır’da 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarı sadece 18 günde tarihe gömüldü.

Eylemciler internet üzerinden örgütlenip zaman zaman 1 milyon kişiyi aşan katılımla Tahrir meydanını, tarihteki en büyük sivil itaatsizlik eylemlerinden birinin ev sahibi haline getirdi. Kamp kurdukları Tahrir’i günlerce işgal eden halk, özgürlük, daha iyi yaşam ve Mübarek hükümetinin istifasına yönelik sloganlar atarken, devrimin ideolojik veya dini amaçlı olmadığını belirtiyor; rejim değişikliği ve anayasal reform talep ediyorlardı. İsyancılar neyi istemediklerini belirtirken bir yandan da bir yaşam alanı haline getirdikleri Tahrir meydanında ne istediklerini bizzat vücuda getiriyorlardı. Tahrir’de kütüphane’den tutun kreş’e apayrı bir yaşam pratiği oluşturuluyordu.

 

Hastane kaynaklarına göre, yaşananlar “katliam“ olarak niteleniyor, bunlar olurken Albay Kaddafi önce rejim karşıtı gösterilere bizzat katılacağını açıklıyor sonra ortadan kayboluyordu. Arada bir beyaz arabanın içinde elinde bir siyah şemsiyeyle, ya da kendisinin yazdığı “yeşil kitap”la görünerek, yazılmamış absürd tiyatro oyunlarından parlak sahneler sunuyordu. İstifa edemeyeceğini, çünkü zaten devlet başkanı olmadığını izaha çalışıyordu. Ve elbette dillere pelesenk olan argüman Libya’da da geçerliydi: “protestoların arkasında yabancı güçler var”…  

Göstericiler için “Amerika’nın hap içirdiği bir avuç genç” teşhisini koyan Kaddafi, isyanı durdurmak için bu kez her aileye 400 dolar yardım, maaş zammı ve gıda yardımı vaadlerinde bulundu. Ama halk sokaklardan çekilmiyor, Kaddafi'nin, Trablus'un bazı bölgelerinde sivil halka silah dağıtmaya başladığı yönünde bilgiler geliyordu. Kaddafi, kendisine bağlı güçlerin yanısıra, ülke dışından getirttiği paralı askerleri ve keskin nişancıları da kullanıyordu. Keskin nişancıların sivil halka ateş açtığını gösteren görüntüler, sosyal paylaşım siteleri üzerinden yayılıyordu.

Böylece Libya’daki isyan kısa sürede iç savaşa dönüştü. Bingazi’de “Ulusal Geçiş Konseyi” kuran muhalifler, kısa zamanda Misrata, Tobruk gibi önemli kentleri bir bir ele geçirerek, başkent Trablus’a doğru ilerlemeye başlamıştı. Ay sonuna gelindiğinde, Kaddafi’nin elinde sadece Trablus, Sirte gibi 3-4 yer kaldığı,

Libya’nın doğusunun bütünüyle muhaliflerin eline geçtiği, Başkent Trablus'ta gıda sıkıntısı başgösterdiği söyleniyordu. Türkiye ve bazı diğer ülke vatandaşları Türkiye tarafından birkaç günde tahliye ediliyordu.

Libya’da bunlar olurken başta olayları kınamakla yetinen BM, Kaddafi rejimine karşı yaptırımları kabul etti. Daha iki hafta önce Kaddafi rejimine gelişmiş silahlar satan AB, bu ülkeye her türlü silah satışını askıya alırken Arap Birliği de Libya'nın üyeliğini donduruyordu. Bu sırada, ABD, Libya yakınlarındaki deniz ve hava güçlerini yeniden konuşlandırmakta olduğunu açıklıyor ama henüz bir askeri harekât resmî olarak dillendirilmiyordu. Libya’daki durum yüzünden petrol fiyatları rekor üstüne rekor kırdı.

Bu sırada Tunus’ta halk ayaklanması sonucu hükümetin devrilmesinin ardından, üç günde 4 bin Tunuslu, Akdeniz’i geçerek İtalya’nın Lampedusa adasına çıkınca, İtalya adada olağanüstü durum ilan edip Avrupa Birliği’nden yardım istedi.

Bozkır yangını yayılmaya devam ediyor, Tunus, Yemen, Bahreyn, İran, Irak, Ürdün, Fas, Umman, hatta Rusya, Hırvatistan, Arnavutluk, Hindistan, Kuzey Kore ve Çin’de de irili ufaklı ayaklanmalar meydana geliyordu.

Devlet Bakanı Faruk Çelik’in insan hakları bağlamında bakışını olumlu bulduğu tescilli soykırım suçlusu Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, Güney Sudan'ın ülkeden ayrılması kararının çıktığı referandumun sonucunu resmen kabul edince dünyanın 194’üncü devleti Güney Sudan kuruluyordu.

Şubat ayı Türkiye için adeta “Alacakaranlık Kuşağı” şeklinde geçti. Bitlis'in Mutki ilçesinde yapılan kazıda bir toplu mezar bulundu. Jandarma, kemiklerin, 12 yıl önce öldürülen 13 PKK’lıya ait olduğunu, defin belgelerininse Mutki Belediye Başkanlığında olduğunu belirtiyordu. Türk Tabipleri Birliği, Güneydoğu’ya ilişkin çalışmasında, 114 toplu mezar tespit edildiğini, açılan 26’sından 171 kişiye ait kemik çıkarıldığını açıklıyor; ancak, olayın gerçek boyutlarının çok daha büyük olduğunu vurguluyordu. Gerçekten de “olayın” boyutları hafsala boyutlarını aşıyordu. Tunceli'nin Çoleneser bölgesinde, yaklaşık 230 kişinin gömüldüğü bir toplu mezar ortaya çıktı. Kemiklerin 1938’de Dersim’de öldürülenlere ait olabileceği öne sürüldü. Toprak adeta gönderene iade ediyordu. Bu arka plan üzerine Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde kayıp kişiler için alt komisyon kuruluyor, Başbakan Erdoğan “Cumartesi anneleri” olarak bilinen kayıp yakınlarıyla biraraya geliyordu.

Kadın cinayetleri bu ay da hız kesmedi. İstanbul Ümraniye’de Arzu Yıldırım öldürüldü. Yıldırım’ın iki gün önce savcılığa başvurarak birlikte yaşadığı erkek hakkında suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Adana'da bir adam, boşanmak isteyen eşini çocuklarının gözü önünde av tüfeğiyle öldürdü. Kadın Platformları, kadınlara yönelik şiddet olaylarını İstanbul Valiliği önünde protesto etti ve yasal düzenleme istedi. 

Mısır Çarşısı davasında Yargıtay’ın bozma kararının ardından tekrar yargılanan sosyolog Pınar Selek, 3’üncü kez beraat etti. Ancak savcı kararı temyiz etti ve absürd tiyatrosu tekrara girdi. Gazeteci Hrant Dink suikastiyle ilgili davaya Beşiktaş adliyesinde devam edildi, 30 kamu görevlisi hakkında, cinayette ihmalleri olduğu gerekçesiyle soruşturma başlatılması kararı alındı. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul emniyet müdürü Celalettin Cerrah, dönemin Trabzon emniyet müdürü Ramazan Akyürek ve Trabzon il jandarma komutanı Ali Öz, haklarında soruşturma başlatılan isimler arasında bulunuyordu. Aynı günlerde, tetikçi Ogün Samast'ın Çocuk Mahkemesinde yargılanmasına başlandı. Dink ailesi avukatlarının İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı davada, cinayeti önlemediği ve Dink’i korumadığı gerekçesiyle, bakanlık suçlu bulunuyordu.

Gene Şubat’ta Ergenekon soruşturması Oda TV’ye uzanıyor, gazeteci Soner Yalçın, yayın yönetmeni Barış Pehlivan ve haber müdürü Barış Terkoğlu, “Ergenekon terör örgütüne üye olmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa sevketmek” iddialarıyla tutuklanıyordu. Aynı dönemde İstanbul 12’nci Ağır Ceza Mahkemesi, Hanefi Avcı'nın da aralarında bulunduğu 22 kişi hakkında ''Devrimci Karargâh Örgütü'' soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameyi kabul ediyordu.

Bu gelişmeler üzerine Amerika’nın Ankara büyükelçisi Ricciardone “bir yanda özgür basın deniyor, ama bir yanda gazeteciler gözaltına alınıyor, bunu anlamıyoruz” beyanatını veriyor ama hükümet yetkililerinin tepkisini çekince “yabancı oldukları için kolay anlamadıklarını” söylüyordu.

Öte yandan, “Balyoz Darbe Planı” davasında tutuklu sayısı Şubat’ta 143’e yükseldi. Davanın 1 numaralı sanığı eski 1’inci ordu komutanı Çetin Doğan teslim oldu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, tutuklamalara tepki gösterip yargının siyasallaştığını savunuyor, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, tutuklu muvazzaf subayları ziyaret ediyor, Başbakansa bu ziyaretten haberi olduğunu söylüyordu.

Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasında yaşanan 'besleme' krizi yine bu ay çıktı. Kuzey Kıbrıs’ta sendikaların yaptığı mitingde Türkiye karşıtı pankartlar ve sloganlara sinirlenen Başbakan Erdoğan’ın, “ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır” sözleri adayı karıştırdı. Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi, atanmasından 6 ay sonra görevden alınıverdi.

İzmir’in Bergama İlçesi’ndeki Allianoi Antik kenti, Yortanlı Barajı’nın suları altına nihai olarak gömülürken, çevre örgütleri, olayla ilgili dava süreci hâlâ devam ettiği için uygulamaya tepki gösteriyordu.Çevre Bakanı Veysel Eroğlu ise “tarihi tahrip ettikleri” eleştirilerine katılmadığını, kendilerinin tarihi ve çevreyi en fazla koruyan hükümet olduklarını söyledi. Şubat ayı içinde HES’ler için mahkemelerden art arda iptal kararları geldi. Rize İdare Mahkemesi Artvin'in Borçka ilçesinde hidroelektrik santral yapılmasına ilişkin kararı Ankara 8. İdare Mahkemesi ise Artvin Demirdöven HES projesinin üretim lisansını iptal ederken Eroğlu HES’lere gösterilen tepkiyi anlamadığını dile getiriyordu. Çevre ve canlı yaşam için bir müjde de enerji bakanı Taner Yıldız’dan geldi. Bakan tek santralle yetinilmeyeceğini, Cumhuriyet’in 100. yılında 3 nükleer santrali işletmede görmek istediklerini ifade etti.

Ayın son günü PKK, tek taraflı ateşkes kararını bitirdiğini duyurdu. Örgüt, 'demokratik açılım'ın başarıya ulaşması için başlattıkları 'ateşkes'in artık bir önemi kalmadığını belirterek eylemlerin süreceğini açıklıyordu.

Ekvador'da bir mahkeme, 20 yıl süren davanın ardından, Amerikan petrol devi Chevron'u, Amazon ormanlarını kirlettiği gerekçesiyle 8,6 milyar dolar para cezasına mahkum ediyor, BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre, küresel gıda fiyatları rekor seviyeye yükseliyordu.

2011 Şubat’ı, belleklerde en uzun Şubat aylarından biri olarak yer ediyordu.

MART 2011

Gazeteler yılın ilk iki ayında yaşananları ucuz deprem klişeleri ile tanımlayadursun, Japonya'nın kuzeydoğusu açıklarında yaşanan dokuz şiddetindeki deprem ve ardından gelen tsunami “Adın ne değeri var ki?” sorusuna yanıt veriyor ve bu semantik tartışma noktalanıyordu.

Tsunami, sahil yerleşimlerinde önüne gelen herşeyi sürükledi. İnsanlar, evler, araçlar dev dalgaların altına gömüldü.Tarihteki 5’inci büyük deprem ve tsunaminin bilançosu, 20 bin ölü olarak kaydedildi. Felaketten kurtulmayı başarabilen binlerce kişi ise çok kısa sürede daha sinsi bir felaketle karşı karşıya kaldı.

Fukuşima nükleer santralinin reaktörlerinde ardarda sorunlar yaşanıyor, santral radyasyon sızdırıyordu. Sızıntıyı durduramayan TEPCO elektrik şirketi, çareyi 50 “gönüllü” personeli yüksek radyasyona rağmen reaktörlerin soğutulması için santrale geri göndermekte aradı. İlk başlarda gerek Japonya hükümeti gerekse TEPCO’dan yapılan açıklamalarda felaketin boyutu hafife alınıyor, sorunun kontrol altında olduğu söyleniyordu. Fukuşima Daiichi santralinin etrafındaki 20 kilometrelik bir kordon gecikmeli olarak tahliye edildi. Hükümete göre daha geniş bir tahliyeye gerek yoktu.

Sorunun haftalardır çözülememesine tepki gösteren Japon halkı, başkent Tokyo ve Nagoya gibi kentlerde, nükleer enerji karşıtı gösteriler düzenliyor, TEPCO, sızıntıdan zarar görenlere tazminat ödeme kararı alıyordu.

Aynı günlerde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, durumun çok ciddi olduğunu,bunun sadece Japonya'nın üstesinden gelebileceği birşey olmadığını bildirdi ve tüm dünyayı işbirliği yapmaya çağırdı. Fukushima felaketinin derecesi nihai olarak Çernobil ile aynı seviye olan 7’ye çıkarılacaktı.

Japonya’daki nükleer felaket, tüm dünyada nükleer enerji kullanımını da tekrar tartışmaya açtı. Sonradan, Fukuşima kazasının nükleer enerjiye bakışını değiştirdiğini söyleyecek olan Almanya başbakanı Angela Merkel, ülkesinde 1980 öncesinde yapılan tüm nükleer santrallerin kapatılacağını, orta vadede yenilenebilir enerji kaynaklarına geçileceğini açıkladı. Fransa, ABD ve Rusya da, topraklarındaki nükleer santrallerin güvenliğini kontrol etmeye başladılar. Çin, yeni nükleer tesislerin yapımını askıya aldı.

Türkiye’de ise bir idrak sorunu yaşanıyordu. Başbakan Erdoğan, Japonya’daki sızıntının, Türkiye’nin nükleer enerjide atacağı adımlara engel olmayacağını söylerken sofizme selam çakıyor ve “riski var diye tüpgaz da mı kullanmayalım” sözünü sarf ediyordu. Başbakan düşüncelerinde yalnız değildi. Cumhurbaşkanı’ndan anamuhalefet partisi genel başkanına ülkede nükleer enerjiye karşı kimse bulunmuyordu…

Gezegen deprem kelimesinin kullanımı üzerindeki haklarını tesis ediyordu etmesine ama Tunus’ta başlayan bozkır yangını da son hızla yayılıyordu. Libya’da Kaddafi rejimine karşı ayaklanma hız kazanıyor, Kaddafi yanlıları artık açıktan sivilleri de hedef alıyordu. Batılı ülkelerin ardarda aldığı yaptırım kararları da Kaddafi’yi etkilemiş görünmüyor, ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Kaddafi’nin “gitme zamanının geldiğini” söylüyor, Kaddafi ise pürneşe, sokaklardaki gösterilerin kendisine destek amaçlı olduğunu iddia ediyordu. Kaddafi’ye bağlı kuvvetler, o günlerde karşı atağa geçti. Savaş uçakları ve tanklarla ilerleyen Kaddafi güçleri muhalifleri bazı kentlerden püskürtmeyi başardı. Kaddafi, Libya televizyonunda gösterilen iki buçuk saatlik konuşmasında, ABD veya NATO’nun müdahale etmesi halinde, binlerce kişinin öleceğini, Libya’nın Amerika için ikinci bir Vietnam olacağı tehdidini savurduğunda büyük çoğunluğu siviller olmak üzere ölü sayısı iki bini bulmuş, yüzbinlerce kişi ise mülteci durumuna düşmüştü.

BM Güvenlik Konseyi, bu şartlar altında Libya'da uçuşa yasak bölge oluşturulmasını içeren karar tasarısını kabul etti. Ancak, uçuşa yasak bölgenin nasıl oluşturulacağı, vurucu güce hangi ülkelerin dahil olacağı gibi birçok konu daha konuşulmadan Fransız ve Amerikan uçakları işi sağlama aldı: 19 Mart Cumartesi gecesi ansızın bombardımana başladılar. Dahası, kapsamı “sivillerin zarar görmesini engellemek” olan BM kararı birkaç gün içinde BM kılıfından sıyrılıverdi. Artık komuta NATO’da, harekatın komuta üssü ise İzmir’deydi.

Bu sırada Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bozkır yangını ilerliyor diğer ülkelerdeki rejim karşıtı protestolar sürüyordu. Suriye’de Beşşar Esad Şam, Dera, Hama, Humus’ta göstericiler öldürülürken devlet memurlarına zam yapıyor, Bahreyn’de hapishaneler boşaltılıyor ve ülke Suudi Arabistan tarafından Bahreyn hükümetinin davetiyle işgal ediliyor, Sudan’da El Beşir bir daha başkanlığa aday olmayacağını açıklıyor, Ürdün Kralı Abdullah, anayasal monarşi fikrini incelemeye başladığını söylüyor, Fas Kralı, reform programı açıklıyor, ama protestocuların öfkesi asla dinmiyordu. Tüm bu isyanların ortak bir noktası vardı. Diktatörlerin tümü, isyanların “dış mihraklı” olduğuna kalıbını basıyordu.

Öte yandan, ABD Afganistan ve Pakistan’da sivillere kan kusturmaya devam ediyor, Amerikan insansız hava aracının Pakistan'ın Güney Veziristan bölgesinde düzenlediği saldırıda 11 kişi ölüyor ve böylece ABD'nin son 2 yılda Pakistan'da düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısının 1,700’ü aştığı ifade ediliyordu.

Afganistan’da ise odun toplayan dokuz çocuk NATO ateşi ile öldürüldü. Neyse ki NATO, yoğun tepkilerden de etkilenerek, “yanlışlıkla” öldürdüğü çocuklar için özür diliyor ve olay böylece “tatlıya bağlanıyordu”. Bu günlerde, Afganistan'da yanlarında sivil cesetler ve ellerinde kesik başlar ile gülümseyerek poz veren bazı Amerikalı askerler yüzünden bir özür de Pentagon’dan geliyordu.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika böyle çalkalanırken ABD'nin Wisconsin eyaletinde kamu çalışanlarının haklarını kısıtlayan ve pazarlık güçlerini azaltan yasa tasarısı, senatonun ardından eyalet meclisinde de onaylanıyor, tasarının çıkmasını engellemeye çalışan protestocular kongre binasının önünde sabahlarken bir yandan da yaklaşmakta olan kusursuz fırtınanın haberini önceden veriyorlardı.

Türkiye’de ise Ergenekon davasında yeni dalgalar geliyordu. Gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık ile, Yalçın Küçük'ün de aralarında bulunduğu, 6 kişi tutuklanıyor, çeşitli adreslerde yapılan aramalarla, Ahmet Şık’ın henüz yayımlanmamış kitabının taslağının kopyalarına el konuluyor ve taslağın Ergenekon gibi davaları etkilemek amacıyla bir ekip tarafından hazırlandığı iddiasıyla yine basılmadan toplatılıyordu. Dünyada böylesine ender rastlanırdı: henüz basılmamış bir kitapla, suç işlenebileceği kabul edildiği gibi, basılmamış kitap basılmadan, yani kitap olmadan toplanıyordu.

Tutuklanan gazeteciler için eylemler düzenlendi, bunun bir susturma ve sindirme harekâtı olduğu iddiaları ortaya atıldı, ülke dışından tepkiler yağdı. Avrupa Konseyi, Türkiye'yi basın özgürlüğü konusunda uyardı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı da, Türk makamlarını, gazetecileri yıldırma ve tehdit etmeye son vermeye çağırdı.

Hükümet yetkilileri meseleyi basın ve ifade özgürlüğüyle hiç ilişkilendirmediler bile. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “sadece gazetecilikten alınsalardı, basına darbe olurdu” diyerek, bu gazetecilerin, meslek dışı faaliyetlerinden dolayı tutuklandığını ima ederken, soruşturmanın sonucunun beklenmesini isteyen Başbakan Erdoğan, Türkiye’deki basın özgürlüğünün bulunduğu noktayı ağır şekilde eleştiren Avrupa Parlamentosu’nun raporunu hazırlayanlar için “dengesiz” sıfatını kullanıyordu. Kitap yasaklamanın doğru olmadığını ve Türkiye’ye yakışmadığını söyleyen Cumhurbaşkanı Gül ise, aynı zamanda, olanların o gazeteciler ve kitapları için bir tanıtım çalışması olarak da algılanabileceğini vurguluyordu. O esnada Ahmet Şık'ın olay yaratan kitap taslağının tamamı, sosyal medyada paylaşıma girdi, özel yetkili başsavcılık hemen inceleme başlattı, bir sürü kişi taslağın bir kopyasını bulundurdukları gerekçesiyle kendilerini savcılığa ihbar etti.

Türkiye’nin ilk ve tek Nobel ödüllü kişisi yazar Orhan Pamuk, daha önceki yıllarda bir İsviçre dergisine mülakat verirken söylediği ''30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" sözleri nedeniyle tazminata mahkûm oldu, PKK yöneticileriyle Kandil’de röportaj yapan gazeteci-aktivist Hakan Tahmaz 10 ay hapis, Birgün gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürü de para cezasına çarptırılırken Mart ayına Türkiye açısından ifade ve basın özgürlüğü mührünü vuruyordu. Ama pek övünülecek bir mühür sayılmazdı bu.

Türkiye 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü, Türk Tabipleri Birliği’nin kadın cinayetlerinin son 7 yılda %1400 arttığını gösteren araştırmasının gölgesinde kutladı. Mart ayında Hükümete, 6 ay süreyle bazı konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi veren yasa tasarısı TBMM’de sessiz sedasız kabul ediliyor, Meclis’in bypass edilmesinin yolu bizzat Meclis tarafından ardına kadar açılıyordu.

Yıl olağanüstü bir olay yoğunluğuyla devam ediyor, bizler de Açık Gazete’yi acaba dört saate mi çıkarsak diye kafamızı kaşıyorduk.

NİSAN 2011

Nisan’da okyanusa radyasyonlu su akmaya ve hatta bizzat TEPCO tarafından denize bırakılmaya devam ediyordu. Japonya’nın 600 kilometre açıklarında balinalarda normalin çok üstünde radyasyon tespit ediliyordu. Bu esnada Enerji Bakanı Taner Yıldız, aynı TEPCO firması tarafından Sinop’a yaptırılması planlanan nükleer santral müzakerelerinin ertelendiğini açıkladı. Müzakerelerden çekilen de bizzat TEPCO olmuştu. Ama Bakan azimli ve sebatkârdı. Nükleer santral planlarından vazgeçilmemişti; sadece TEPCO ortak olmayacaktı artık. Bunun sebebi de yaşanan büyük felaket ve ihmal, örtbas vesaire rezaletleri değil, Bakan Yıldız’a göre “Japonların derdinin kendilerine yetmesiydi”. Tam bu sıralarda yayımlanan kamuouyu araştırmalarında Türkiye halkının %64’ünün nükleer santral istemediği ortaya çıktı ama halkın sözünün bir önemi yoktu; araştırma kulak arkası edilecekti.

Nükleerle başlayan çılgınlık hükümeti her alanda baştan aşağı sarmıştı aslında. Başbakan Erdoğan, adı üstünde, kendi “çılgın proje”lerini açıklıyordu.

Trakya’nın boydan boya yarılıp, Karadeniz ve Marmara arasına Süveyş ve Panama benzeri kanal açmaktan bahsediliyordu mesela: “İşte paşam, Kanal İstanbul!” İçinden deniz geçen şehre bir deniz az gelmiş, ikincisi de insan eliyle açılmak isteniyordu. Onlarca şirkete yaptırılacak kömür yakıtlı 50 küsur termik santral vardı sonra, sonra yüzlerce şirkete ihale edilmiş 4 bin hidroelektrik santral vardı, yeryüzünün en faal sismik bölgelerinden birinde neredeyse fay hatları üzerinde kurulacak 3 nükleer santral, 3. Köprü sonra Boğaz’a, ve ardından 3 şehr-i İstanbul, 2 güzel Ankara, 22 mamur şehir projesi vardı. Hepsi de 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılına yetiştirilecekti bunların. AKP iktidarının Mısır firavunlarının muhteşem piramit projelerini ya da bir zamanların Kızıl Çin’inde Başkan Mao’nun “İleriye Doğru Büyük Atılım”ını akla getiren hamleleler. Ancak, bunların nasıl ve kimlere rant yaratacağı, deprem riski, yaratacağı çevre yıkımları, sağlık felaketleri tartışılmadı. Onlar yerine projenin kimin malı olduğu tartışıldı. CHP lideri Kılıçdaroğlu, bu projenin Osmanlı’dan beri var olduğunu belirtiyor, bazıları da daha önce Bülent Ecevit tarafından önerildiğine dikkat çekiyordu. Bir Nisan şakası gibiydi herşey.

Seçim sathı mailindeki ülke çılgın projelerle uğraşa dursun Yüksek Seçim Kurulu seçim yarışında ben de varım diyor, BDP’ nin desteklediği 7 isim dahil, 12 bağımsız adayı veto ediyordu. Yoğun kamuoyu tepkisi YSK’ya bu kararından kimsenin anlamadığı bir şekilde geri adım attıracak ama çıkan olaylarda 18 yaşında bir genç polis kurşunuyla yaşamını yitirecekti. Dönemin geçici İçişleri Bakanı Osman Güneş ise, polisin orantılı güç kullandığını savunuyordu. Aynı orantılı güç, Silopi’de polisin attığı gaz bombası başına isabet eden 2 (yazıyla iki) yaşındaki Elif Güngen’i komaya sokacaktı.

KCK davasında sanıkların Kürtçe savunma yapmasının engellenmesine devam ediliyor, gazeteci Hrant Dink suikastinde sadece tetikçi olan Ogün Samast, artık Çocuk Mahkemesinde yargılanıyordu.

Danıştay, ilköğretim okullarında okutulan ''öğrenci andının'' iptali istemiyle açılan davayı reddediyor, Trabzon'da izleyici olarak katıldığı bir sempozyumda İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayan Siracettin Özyurt adlı vatandaş, ''İstiklal Marşı'nı alenen aşağıladığı'' iddiasıyla açılan davada 5 ay hapis cezasına çarptırılıyordu.

Bir önceki ay ABD’nin Ankara sefiri Ricciardone’den feyz almış olacak, Genelkurmay da Balyoz davasını anlamadığını açıklayacak oldu. Ancak, bu çıkış ne Hükümet ne de muhalefetten itibar gördü. Aynı dönemde, Uluslararası Basın Enstitüsü, Türkiye’nin, hapisteki 57 gazeteci ile, Çin ve İran'ı geride bıraktığını ve cezaevindeki gazeteci sayısında dünyada 1 numaraya yükseldiğini açıklıyordu. Avrupa’nın basın özgürlüğüne dönük eleştiriler içeren raporuna sinirlendiği belli olan Başbakan, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde ikinci “van minüt” olayına imza atıyordu; lakin, bu sefer evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira Erdoğan’ın Türkiye’ye “Fransız kalmak”la itham ettiği Fransız parlamenterin Türkiye asıllı olduğu ortaya çıktı.

İfade özgürlüğünün sadece basın açısından değil her açıdan sorunlu olduğuna şahit oluyorduk. Ankara Başsavcılığı, öğrencilerin Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde yaptığı gösteriyle ilgili 117 öğrenci için hapis istiyor, Samsun'un 19 Mayıs ilçesinde, özelleştirilen bir sigara fabrikasında işten çıkarılan 120 işçinin eylemine polis biber gazıyla dalıyor, iki günlük grev yapan sağlık çalışanları bizzat Sağlık Bakanınca “marjinal gruplar'' olarak niteleniyor, TEKEL işçilerinin bir önceki yılki 4/C eylemine katılanlar için hapis isteniyordu.

Bu ay içinde bilmeyenlerin, AİHM yargıçlarının sadece Türkiye için istihdam edildiğini düşünmeleri pekala mümkündü. Mahkeme, bir vatandaşın askerlik yaparken keyfi olarak oda hapsi cezası alması, bir başka davada Kürtçe tercüman yokluğu, bir diğerinde JİTEM denen ne idüğü belirsiz mahlûkun yeterince araştırılmaması yüzünden Ankara’yı tazminata mahkum etti. Hepimiz vergilerimizin bir bölümüyle takır takır tazminat ödüyorduk ve bu bedeli niye ödediğimizi bir türlü anlayamıyorduk.

Bayrampaşa cezaevinde düzenlenen ve “Hayata Dönüş" adı verilen operasyonun planı, "arşiv tasnifi" sırasında tesadüfen 11 yıl sonra ortaya çıkıyor ve bunun gerçek ismi “Tufan” olan bir özel harp operasyonu olduğuna dair ifadeler beliriyordu. Ay içinde, Jandarma Genel Komutanlığı,   Batman'da karnına gelen bir mermiyle hayatını kaybeden Ermeni er Sevag Şahin Balıkçı'nın elim bir kaza sonucu öldüğünü belirtiyordu.

Öte yandan, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Şemdinli’de bir kitabevinin bombalanmasıyla ilgili hazırladığı iddianamede, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın da adını geçirdiği için meslekten atılan, eski Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkındaki ihraç kararını bu ay içinde kaldırdı. İddianame hazırlayarak mesleğinin gereğini yerine getirdiği için meslekten atılmak gibi benzersiz bir olaya maruz kalan savcı yıllar sonra mesleğine kavuşacaktı.

Nisan’da ayrıca, üniversiteye giriş sınavında “şifre” iddiaları büyük tepki çekiyor, ÖSYM başkanı Ali Demir, “şifre yok, algoritma var” diyerek yüreklere su serpiyordu. Tam Cumhurbaşkanı Gül de, açıklamadan tatmin olmuştu derken ÖSYM, daha sonra öğrencilere gönderdiği mektupta, sınavda “sehven” de olsa, şifreleme yapıldığını kabul ediyordu. Başbakan Erdoğan ise, YGS ile ilgili iddialar karşısında, gençleri suistimal edenler olduğunu söylerken, “biz de Taksim'de onların karşısında 10 bin genci yürütürüz, ama gerilimden yana değiliz" diyerek gerilim yaratıyordu.

Bir önceki ay PKK’nın ateşkese son verdiğin açıklamasının ardından, Tunceli Pülümür’de yedi, Kahramanmaraş Pazarcık’ta üç PKK’lı öldürüldü, Diyarbakır Kulp’ta bir korucu hayatını kaybetti. Aynı ay içinde, biri Hakkari'nin Konur köyünde, diğeri Ağrı’da, buldukları “cisimler”le oynayan iki çocuk öldü. Olanlar, daha kanlı günlerin habercisi gibiydi.

Kars'taki ''İnsanlık Anıtı''nın parçalar halinde kesilmesine başlanmıştı.

Türkiye’de gündem böyleyken dünyada da çalkantılı günler devam ediyordu. Ortadoğu ve Kuzey Afrika eylemler ve diktatörlerin kendi halklarına saldırılarıyla sarsılıyordu. Libya’da NATO bombardımanı sürüyor. NATO, kâh Kaddafi birliklerini, kâh isyancı mevzilerini bombalıyordu. BM’ye göre, Libya’da en az 3 buçuk milyon insan yardıma muhtaç durumda bulunuyordu.

Gösterilerin sürdüğü Yemen’de, halkın ”artık yeter, git ya hû! ” dediği 32 yıllık Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in alter egosu olan bir süperkahraman olduğuna dair ilk semptomlar bu ay görülmeye başlandı. Nisan’da Körfez ülkeleri tarafından hazırlanan planı kabul eden Salih, görevi yardımcısına devretmeye hazır olduğunu açıkladıktan hemen sonra çark etti.

Suriye’de, 48 yıllık olağanüstü hal sonunda kaldırılıyor yerine “Ulusal Güvenlik Yasası” hazırlanıyordu. Esad yönetimi onyıllar sonra ülkedeki Kürtler’e vatandaşlık verdi. Bununla birlikte ülkede sular durulmuyor, üç haftada sadece Dera ve Humus’ta 200 ölü olduğuna dair haberler geliyordu. BM Güvenlik Konseyi, Suriye’deki şiddeti kınıyor, Ankara ise Şam’a Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu liderliğinde bir heyet gönderiyordu.

Mısır’da halkın baskıları sonucu, Hüsnü Mübarek’in yargı süreci başlatılıyordu. Devrildikten sonra ilk kez konuşan Mübarek, zimmetine para geçirdiğini reddediyordu. Bu sırada, Mübarek ailesinin servetine bağımsız gözlemciler 40 milyar dolarlık alt sınır belirliyordu. Mübarek gözaltına alındı, ama sayfiye yeri Şarm El Şeyh’te savcı tarafından sorgulanırken fenalaştı.

Batı Afrika ülkesi Fildişi Sahili’nde, devlet başkanlığı seçimini kaybetmesine rağmen koltuğuna yapışan Laurent Gbagbo, BM’nin devlet başkanı olarak tanıdığı muhalif lider Ouattara’ya bağlı güçler tarafından, saklandığı başkanlık konutunda yakalandı. Yakalayanlar, kendisi ve karısını televizyon kameraları önünde taciz etmekten ve aşağılamaktan geri kalmadılar. Gbagbo’nun görevi bırakması için BM misyonu ve Fransız kuvvetleri de saldırılar düzenledi. 4-5 aylık çatışmalar, en az 2 bin kişinin hayatına mal olurken, 1 milyon kişi de evlerini terketmek zorunda kalmıştı.

Aşırı iklim olayları Nisan ayında iyice artıyordu. ABD’nin özellikle güneydoğu eyaletlerini etkileyen kasırga ve hortumlarda 300’ü aşkın kişi yaşamını yitiriyordu.

Küba ise son 50 yılın en büyük kuraklığıyla karşı karşıya kalıyordu. Kolombiya'da sel baskınları ve toprak kaymalarında ölü sayısı 69'u buluyordu. Kömür, petrol, enerji şirketlerinin beslediği inkârcılar, iklim değişikliği diye birşey olmadığı konusunda ısrarcıydılar.

Nisan ayı, böylece, bitmek bilmeyen büyük bir Nisan şakası gibi geçti gitti.

Kaynak: Açıkradyo

DİĞER AYLARDAKİ GELİŞMELERİ YARIN SÜRDÜRECEĞİZ

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın