$

Dolar

49,1428

€

Euro

55,3988

£

Sterlin

65,0166

₣

Frank

59,1619

₺

Gram Altın

6.600,7000

₿

Bitcoin

4.165.564

$

Dolar

49,1428

€

Euro

55,3988

£

Sterlin

65,0166

₣

Frank

59,1619

₺

Gram Altın

6.600,7000

₿

Bitcoin

4.165.564

Türkiye

Ak Parti dışpolitikasında Realizm-İdealizm çatışması

Dış politikanın daha ciddi kurgulanması ve iç politikaya benzetilmemesi gerekiyor. Tabi bir de dış politikada realizm-idealizm çatışmasını bu kadar dışa yansıtmamak.

06.06.2011 - 11:32
turan
Ak Parti dışpolitikasında Realizm-İdealizm çatışması
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Yusuf Korkmaz* / TİMETURK

Altı yüz yıllık Osmanlı tecrübesinin mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın içinde bulunduğu dönem itibariyle kurulabilecek en kötü şartlarda kuruldu ve kurumsallaşma süreci bütün bu zorlu döneme denk geldiğinden olması gerekenden çok daha yavaş oldu. Cumhuriyetin yaklaşık doksan yıllık çilelerle dolu geçmişini uzun uzun anlatmaya gerek yok. İsmi ile müsemma, dünyayı uzun yıllar buzdolabı koşullarında muhafaza eden ve durağanlaştıran soğuk savaş yılları bu kurumsallaşmayı yavaşlatan önemli bir etkendir.

Doğu Avrupa’da 1991 yılında sona eren ve miadını dolduran soğuk savaş konjonktürü, bizde on yıllık gecikmeyle 2002 yılında Ak Parti iktidarının iş başına gelmesiyle tam anlamıyla nihayet bulurken; Ortadoğu ülkelerinde bu gecikmenin yirmi yıl sürdüğü yaşanan son süreçle ortaya çıktı. Bir diğer deyişle 89’da Romanya’da diktatör Çavuşesku kurşuna dizilirken; aynı soğuk savaş konjonktürünün beslediği Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali yönetimi, Mısır’da Hüsnü Mübarek rejimi, Suriye’de Hafız Esed diktatörlüğü tüm haşmetiyle ayakta durabiliyordu.

Şimdi hep birlikte Ortadoğu bölgesinde ve Kuzey Afrika’da bu yirmi yıllık tarihi sapmanın neticelerini görüyoruz. Tüm bölge halkları adeta bu gecikmişliği telafi edercesine, düzen değişmeden yerlerine oturmamak üzere ayağa kalktılar. Bölge halkları reform bile istemiyor. Fas’tan Yemen’e kadar tüm bölgede atılan slogan ortak: “Eş-Şa’b yürîd iskat en-nizam” yani “Halk rejimin yıkılmasını istiyor”.

2002 yılında Ak Parti iktidara geldiğinde Türkiye ekonomik krizlerle boğuşan ve iktidar boşluğu dolayısıyla dış politikaya yeterince enerji harcayamayan bir durumdaydı. Türkiye’nin dış politika yapımı Dış İşleri Bakanlığı personelinin mesai saatleri ile sınırlanmıştı. Ahmet Davutoğlu öncülüğünde güçlü bir şekilde ele alınan dış politika zamanla kişiliğini buldu ve başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyanın dikkatini üzerine çekmeyi başardı.

Özellikle Davos’ta sergilenen, Kanuni’nin Fransa kralına mektubu kıvamındaki tutum insanımızın uzun süre eksikliğini hissettiği özgüvenini yerine getirdi. Elbette ki artık “insanımız” derken sadece Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan yetmiş dört milyonu kastetmiyoruz. Ülkemizde yüksek sayıda temsilcisi bulunan Arap haklarının da, küçük ölçekli ülkelerinin nüfusundan daha fazla insanı Türkiye’de yaşayan Balkan halklarının da, Fas’tan Endonezya’ya kadar İslam kardeşliğiyle birbirine bağlı yüz milyonların da bizim insanımız olduğunu tekrar hatırladık. Davos’ta sergilenen onurlu tutum da, Mavi Marmara sürecinde takınılan “hak” öncelikli tavır da tüm bu kuşağı fazlasıyla memnun ettiği kadar, bizden beklenenleri de bir o kadar artırdı ve çıtayı oldukça yükseltti.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları ve hareketleri için başarılı bir rol model ortaya konuldu. Müslüman kimlikle demokratik sistemin özgün bir sentezi tecrübe edildi ki bu da uzun yıllar diktatörlüklerle yönetilmiş Ortadoğu halklarının ilgisini çekmeye yeterince değerdi.

Sebepler ve sonuçlar ilkesinden yola çıkarsak Ak Parti’nin gerek içerde gerekse dış politikasında ortaya koyduğu tecrübenin Arap halklarının ayağa kalkmasındaki rolünü görmezden gelemeyiz. Arap dünyasında domino etkisi gösteren halk ayaklanmalarının birçok küresel aktör için öngörülmeyen, sürpriz bir gelişme olduğu ortada. Türkiye’nin son zamanlarda Suriye konusunda ortaya koyduğu ikircikli politika ve kebabı da şişi de yakmama psikolojisi ise bize bu sürecin Ak Parti stratejik zihniyeti için de sürpriz bir gelişme olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin komşularla sıfır sorun politikasını öne sürerken de, bölge ülkeleriyle ikili ilişkilerin geliştirilmesi politikalarını uygularken de tamamıyla bölgedeki statüko çerçevesinde plan yaptığını ve ironik bir şekilde bir yandan bölge halklarının ayağa kalkmasının psikolojik zeminine katkıda bulunurken, bir yandan da yalnızca bölgenin statükosuna mutabık politikalar geliştirildiğini ve bu çelişkiyi giderici manevralara yeterince çalışılmadığını görüyoruz.

Tunus ve Mısır’da genel fikrî alt yapısına uygun ve kendinden beklenen tepkileri gösterebilen Türkiye, iş Suriye’ye gelince yaman bir dilemmanın içine düşüyor. Pek çoklarının tabiriyle realizm duvarına toslayan “stratejik derinlik”li politikaların, bol keseden atılan bölgesel vizyonların ve bölge halklarına vaat edilen değerler bütününün geri adım atmasına ve aklını başına almasına neden oluyor. Öyle ki Türkiye Amerika’ya ve tüm dünyaya “Suriye’de bir gecede reform beklemeyin” mesajını verebiliyor. Amerika’ya teenni çağrısında bulunurken Suriye halkına hangi çağrıyı yapacağımızı bilecek durumda değiliz tabi ki.

Kısacası ya komşularla sıfır sorun politikasına devam edip bölge halklarını dikkate almayan bir yaklaşım sergilenecek ve dokuz yıldır geliştirilen “hak” temelli vizyon hiçe sayılarak bölge halkları küstürülecek. Ya da “halklarıyla sorunu olmayan komşularla sıfır sorun” politikasına terfi edilerek dokuz yıllık “stratejik derinlik” çöpe atılmayacak. Üçüncü yol olan hem öyle, hem böyle politikası ise birincisinden bile daha kötü ve zamanla Türkiye’nin bölgede ve bölge halklarında tüm ciddiyetini kaybetmesi anlamına geliyor.

Düne kadar pratik telaşından vâreste teorik söylemlerle bölge halkları nezdinde edinilen itibar şimdi ilk ciddi sınavını veriyor. İnsanlar hala Suriye sokaklarında Tayyip Erdoğan ve Türkiye sloganları atarak henüz ümitlerini kesmediklerini göstermeye çalışıyorlar. Ama bazı şeylerin çok gecikmekte olduğunu da görüyorlar.

Öyleyse artık bizlere de bazı gerçeklerle yüzleşmek düşüyor. Örneğin yüksek perdeden verilen ve kısa vadede ilgi çeken vaatlerin, orta ve uzun vadede yük haline dönüşebildiğini görmemiz gerekiyor. Örneğin icra kapasitesi düşük ve pratiğe aktarılması güç vizyonların başlıca uluslar arası aktörler olan devletleri zor durumda bırakabildiğini görmemiz gerekiyor. Örneğin bölgesel vizyonların teoride güçlü temellere oturtulmuş olmasının pratikte de aynı sonucu vereceği anlamına gelmediğini anlamamız gerekiyor. Örneğin gönle ve zihne hoş gelen ve çok geniş çizilen hudutlara sahip dış politika vizyonlarının reel politik duvarına toslayınca her şeyin bir anda ters tepebileceğini bilmemiz gerekiyor.

Değil mi ki soğuk savaş yıllarında şuyûu vukûundan beter Sovyet tehlikesi de kendisini kuzeyin geniş steplerine hapsedilmişlik hissinden kurtarmaya çalışan Rus stratejik zihniyetinin küresel planda dünyaya bir meydan okumasıydı. Ama teoride Amerikan stratejik zihniyetiyle eşdeğer görülmesine karşın, pratikte çoğunlukla Amerika’nın çıkarlarını konsolide eden ve ekmeğine yağ süren bir şekilde tezahür etti. Bunun en somut örneği, sürekli Sovyet tehdidiyle korkutulan Ortadoğu devletlerinin kendilerini Amerikan himayesine teslim olmak zorunda hissetmeleri ve Amerika’nın bölgede oluşturduğu kısır döngüye hizmet etmeleridir. Yine Avrupa’yı güvenlik politikalarında sağlam halatlarla kendisine bağlamayı başarabildiği NATO projesi de bu korkudan beslenen organizmanın ürünüydü. Nihai planda daha çok Amerika’ya hizmet ettiğini söylemeye gerek yok.

Sovyetlerin durumuna düşmemek için Amerika gibi olmaya gerek yok. Yalnızca dış politikanın daha ciddi kurgulanması ve iç politikaya benzetilmemesi gerekiyor. Tabi bir de dış politikada realizm-idealizm çatışmasını bu kadar dışa yansıtmamak.

*Araştırmacı-Yazar.

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın