İbrahim Halife* / TİMETURK Her şeyden önce, bu konuya ışık tutmamdaki neden, Kur’an-ı Kerim’de geçen bu olayın, içinde birçok fayda barındırmasına rağmen, birçok insan tarafından yeterince üzerinde düşünmeden geçmeleridir. Aslında bin dört yüz yıl önce anlatılan bu konu, çağımızdaki siyasi realiteyi diktatör rejimlerin, tüm reform hareketlerini yıkmaya çalışmaları veya ezilmiş ve zülüm altında yaşayan halkların lehinde olan tüm girişim ve çalışmaları imha ve yok etmeyi açıklamakta ve anlatmaktadır. Bu konuda, diktatör rejimlerin, azgınların ve mevcut düzenden faydalanan çevrelerin, gerçekleri nasıl kararttıklarından ve halkların ıslah isteklerinin sapma, küfür ve yeryüzünde bozgunculuk olarak lanse ettiklerinden söz ediliyor. Örnek olarak ise, Kur’an-ı Kerim’de geçen ıslah davetçisi olan Hz. Musa’nın, Firavun tarafından yeryüzünde bozgunculuk ve fitne çıkartmak isteyen biri olarak suçlanmasıdır. Hz. Musa ve Firavun kıssası, Kur’an-ı Kerim’de tüm detaylarıyla anlatılan kıssalardandır. Bu kıssa sadece okumak ve geçmişi hatırlamak için değil, bunun yanında halkların iradelerini, yetenek ve onurlarını ellerinden alan dikta siyasetin ve dikta rejimlerin olduğu her yerde ve zamanda bu kıssanın gerçekleştiğini bizlere anlatmaktadır. Ama maalesef kıssa birçokları tarafından üzerinde düşünülmeden geçildiği için konu tüm detaylarıyla ve sakin bir şekilde okunması gerekir. Azgınlar varlıklarını sürdükleri sürece bu mücadelede devam edeceğinden, Hz. Musa ve Firavun kıssası Kur'an-ı Kerim'de defalarca zikredilmiştir. Diğer tarafta bu kıssada, günümüzde Arap coğrafyasında cereyan eden olaylara ayna tutmakta, okyanustan körfeze kadar tüm Arap coğrafyasında olan siyasi sapmaların nedenlerinden söz etmekte ve çözüm yollarını açıklamaktadır. MUSA-FİRAVUN PORTRESİNİN NERESİNDEYİZ? Kur’an-ı Kerim’de tüm incelikleriyle anlatılan sapma, maalesef bugün Müslümanların hayatlarında en büyük en derin ve uzun sahne halini almıştır. Problem ise, birçoklarının bu sapmanın farkında olmamış olmaları ve hâlâ olmamalarıdır. Tam tersine, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bunu kabul ediyor, koruyor ve savunuyor olmalarıdır. Derecesi ne olursa olsun despotik zorba yönetimlere geçişin, gerçek anlamda Firavun ve yandaşlarının düzen ve kanunları bir geçiş olduğu farkına varmadıkları sürece, Müslümanların dünyevi durumlarının iyileşmesi imkânsızdır. Yanlış anlaşılmaması bakımından yinelemek gerekirse, biz burada akide ve siyasetin birbirilerine olan üstünlüklerini veya meziyetlerini tartışmıyoruz. Çünkü öncelik ve önem açısından akaitten daha önemlisi yoktur. Ve böyle bir tartışmayı yürütmekte anlamsızdır. Tartıştığımız konu: Peygamber (s.a.v) hadislerinde işaret edilen ve Müslümanlar tarihinde var olan şey, akidevî sapma mı? Yoksa siyasi sapma mıdır? Müslümanların hayatlarında geniş ve kapsamlı bir akidevî sapmanın olacağına anlatım ve delalet açısından kesin yargıya varabileceğimiz bir hadis yoktur. Aksine hadislerin genel ifadeleri, geniş bir sapmanın olmayacağını bildirmektedir. Buna mukabil siyasi sapmaya işaret eden pek çok açık ve net hadis vardır. Allah’ın elçisi, Raşit halifelerin yoluna sımsıkı bağlanmamızı emretmiş ve kendilerinden sonra gelecek olan yönetimin saltanat daha sonrakilerin ise, zorba yönetimler olarak nitelemiştir. Kurucularını ise, cehenneme veya sebeplerinden birine çağrıda bulunan, hadlerini aşan, baği, taği ve isyankârlar olarak nitelemiştir. Peygamberin yoluyla hidayet bulmak isteyene bu kadarı yetmiyor mu? Bakış açısını düzeltmek ve bilinçlenmek için şayet bu sözler yeterli değilse, Kur'an-ı Kerim'den bunu temellendirmemiz yeterli midir? Kur’an-ı Kerim, siyasi sapma ve bozukluğa ayırdığı alanı başka hiçbir bozukluğa vermemiştir. Bu durumda çeki düzen verilmesi için yolda herhangi bir sis veya karışıklığın kalmamış olması gerek. Siyasi sapmadan söz eden ayetlere geçmeden önce, Peygamber (s.a.v) saltanat ve despot zorba yönetimle ilgili sözlerine açıklık getirmek istiyoruz. Çünkü bu aydınlatma ve açıklamalar, siyasi bilincin gelişmesi ve olayların farkına varmak için pek önemlidir. Peki, bu iki yönetim biçimleri arasındaki fark nedir? Hadislerden ulaştığım sonuca göre, despot zorba yönetimi saltanatın ta kendisidir. Ancak modern çağdaki gelişmeler bunu daha baskıcı, kuşatıcı, genelleyici ve sağlam temelleri olan bir yönetime dönüştürmüştür. MODERN DEVLETLER HERKESİ KÖLELEŞTİRDİ Geçmişte, çağımızda olduğu gibi seçme ve zorla başa geçme konusundaki ayırımlar pek açık değil ve bunu gerçekleştirmek için, çağımızda olduğu gibi yeterli imkânlardan yoksundu. Ulusal devletlerin, modern ulaşım ve haberleşme araçlarının olmadığı zaman ve ortamları tasavvur edelim. O çağlarda zorla başa geçme yöntemi daha çok işlevseldi ve hâkim yöneticiyi seçme ideale daha yakındı. Ancak ulusal devletlerin ortaya çıkması, eğitimin yaygınlık kazanması, modern haberleşme ve iletişim araçlarının ortaya çıkması sonrasında, hâkim yöneticiyi seçmek kolaylaştı ve daha fazla işlevsellik kazandı. Bir tarafta modern çağdaki gelişmeler, siyasi arenada siyaset yapmak için beraberinde birçok araç ve fırsatlar getirdi. Diğer tarafta ise, geçmişte hayatı idame ettirebilmek için devlete ihtiyaç en az seviyedeydi ve insanlar devletle içli dışlı olma zorunluluğu konusunda daha az mecburdular.
Bu durum hayatın birçok alanında, siyasetin hegemonya ve etkisi altına girmede bir nevi set oluşturdu. Çünkü geçmişte kimlik, vatandaşlık ve ulusal sınırlar henüz belirlenmiş değildi. Birçok insanın temel uğraşı ve geçim kaynağı ziraat ve hayvancılıktı. İnsanların bu meşguliyeti belli bir yere kadar kendilerine bağımsızlıklarını sağlıyor ve yöneticilerin egemenliği dışında bir hayat sunuyordu. Ticaret, el sanatları ve eğitim, aynı derecede olmasa da, yönetimin hegemonyası ve sultasından kendilerini korumuş ve belirli ölçülerde bağımsızdılar. Özellikle geleneksel dar yönetimlerinde, despot yönetimlerin iletişim ve ulaşım araçları her birey ve aktiviteye hızlı ulaşmasına ve takip etmesine fırsat tanımamaktaydı. Tüm bu etkenleri göz önünde bulundurduğumuzda görüyoruz ki, insanlar yöneticilere ihtiyaç duyması veya onlara dayanmaları konusunda çok az konularda mecburdular. Hükümdarların insanları buyrukları altına alıp boyun eğdirmeleri için fırsat ve imkânlar dar ve sınırlıydı. Hatta hayatları boyunca yönetimle iletişime geçmeyen bir sürü insan oluyordu. Ancak modern çağda, İslam coğrafyası elliye yakın ülkeye bölündü. Arap coğrafyası ise, yirmiden fazla ülkeye bölündü, kimlik, vatandaşlık ve ulusal sınırlar gibi meseleler ortaya çıktı. Despot yönetimler ise hiç değişmedi. Siyasi çeteler (askeri ve darbeci hükümetlerin) yönetimlerin ortaya çıkmasından sonra, hanedan yönetimlerin az baskıcı ve pek merhametli duruma gelir oldu. Bizde artık despot yöneticilerden bir çöl oluştu. Diğer tarafta modern çağda, devletin sorumluluk ve yükümlülükleri de değişti. Artık devlet her faaliyete müdahale eder duruma geldi. Tüm girişimleri yasaklıyor veya onaylıyor. Böylece devlet her işin sahibi oluyordu. Fakir Arap devletlerinde sosyalizmin revaç bulmasına ve giderek nemalanan ve büyüyen zengin devletlerin var olmasına yardım eder oldu. Sulta artık, doğum belgesiyle başlayan nüfus cüzdanı, diploma, pasaport, evlenme cüzdanı, çocuklarını doğum belgeleri, tapu, serbest ticaretini belgeleyen evraklar, ihaleler, dış ilişkiler, son olarak ölüm belgesi ve defnedildi açıklamasıyla, insan hayatının tüm evrelerine müdahale eder duruma geldi. Diğer tarafta modern iletişim ve ulaşım araçları, yönetim ve sultanın insanlara ulaşmasında kolaylık ve fırsatlar sundu. Modern medya araçları ise, insanların kültür ve bilinçlerini şekillendirmeyi kolaylaştırdı. Bu devasa araç ve gereçler, çelişkili ve zıt sonuçlar doğurmaktadır. Buda modern devletlerin benimsedikleri yaklaşım ve devletlerin şura ve despotizmden ne ölçüde pay sahibi olduklarıyla orantılıdır. Siyasi yönetimde, şura veya demokrasi hâkimse, devletin rolü, iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, reform, gelişme ve ilerleme yönünde yapıcı bir rol üstlenir. Ancak siyasi arenada ve yönetimde despotizm hâkimse, tüm gelişmeler ve nihayetinde devletin rolü, despotizmin derinleşmesine güçlenmesine ve kök salmasında birer araç olur. Ancak son gelişmeler, olumlu anlamda siyasi yapının ortasına ateş gibi düştü ve şuranın gelişmesi ve gerçekleşmesi için sınırsız araç ve gereçlerin çıkmasına ortam hazırladı ve sonuç olarak büyük ufuklar açtı. Despotizm açısından da durum böyledir. Şura toplumlarında, ilerleme ve reform hareketleri bir yarış içindeyken, despotizmin hüküm sürdürdüğü toplumlarda ise, köleleştirme yarışı içine girmişler. Eski çağlarda eğitim faaliyetleri, devlet memuru olma, yazarçizerlik ve eğitim konularına eğilim göstermek, yönetimden ziyade toplumsal bir olgu olduğundan, yönetimden ayrı ve yarı bağımsız bir orta sınıfın ortaya çıkması ortam müsaitti. Ancak modern devletin işlevselliği ve üstlendiği rol, bazı alanlardaki ilerleme ve gelişmeler sonrasında, artık her şey doğrudan veya dolaylı olarak devletlerin ve hükümetlerin eline geçmiş durumda. Dolaysıyla yönetimden bağımsız ve kendini koruyabilen veya yönetimden uzak kendine şekil verebilecek bir orta sınıfın ortaya çıkması artık imkânsızlaştı gibi. Yönetim son gelişmeler sayesinde, tüm harekât ve etkinliklere şekil verme, dağıtma, parlak gösterme ve karartabilecek güce sahip duruma gelmiştir. Eğitimden başlayan memurluğa kadar, medya ve tüm siyasi ve kültürel etkinliklere kadar, servet kaynaklarından, büyük projelere ve ihalelere kadar, kimlik, pasaport, oturma ve çalışma izni, doğum ve ölüm belgelerine kadar her şey devlet tekelinde olduğundan, devletin gözünden, denetim, takip ve tehditlerinden uzak bir sınıfın hatta kayda değer hücrelerin şekillenmesi imkânsız gibi görünüyor. Herkesin rahatlıkla gözlemleyebileceği üzere, aslında var olan bu son araç ve gelişmeler zorba yönetimlere, siyasi reform talepleri marjinalleştirme ve ortadan kaldırma şansı tanımış ve tek dayanakları menfaat, plan ve programsız bir yolda ilerleyen, bulundukları makam ve mevkiye yapışıp kalan geniş bir sınıfı oluşturma imkânı sağlamıştır. Bu yolda yönetimi razı etme ve temel geçim ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir düşünceleri yoktur. Bu sınıfın yanında, güvenlik teşkilatını ve askeri müesseseyi de unutmamak gerekir. Böyle olunca zorba yönetimin kirli çamaşırları ve skandalları ne olursa olsun, yoluna devam etmesi kolay olur. Ayrıca yaptıkları kamulaştırmalardan sonra, demokratik araç olarak düzenleyeceği bir seçimde katılmaları halinde başarıyı ulaşması çok kolaylaşır. Enformasyon ve iletişim alanındaki gelişmeler, hâkim yöneticilerin toplum üzerindeki baskı ve denetimini hafiflettiği bir gerçektir. Ancak bu hafifletme, mevcut yönetimden bağımsız bir bakış açısı ve orta sınıf oluşturmada ve yaygın kalıplaşmış durumu da ortadan kaldırmada yetersiz kaldı. Aslında bu hafifletme suni bir nefes etkisi yarattı, bölük pörçük marjinal hareketlerin ortaya çıkmasına ve tüketim kültürüyle dolu hayali bir tarz halini oluşturmaktan başka bir şey yapmadı. Zorba yönetimler yasaklamalarıyla veya uyuşturan ve tüketilen her şeye geniş ve kapsamlı destekleriyle yeni açılan bu kapıların başoyuncuları oldu ve kayda değer her şeyin önünde set oluşturdular. KUR’AN-I KERİM’DE “SİYASİ SAPMA” Çağın gelişmelerine ve ilerlemesine yaptığımız bu kısa aydınlatmadan ve devletin görev yükümlük ve araçlarına bıraktığı etki ve yansımadan sonra, konumuz olan Kur’an-ı Kerim’de “Siyasi Sapma” meselesine dönüyoruz. “Siyasi Sapma” olgusuna işaret eden hadisler, gerekli tavır ve düzeltmeleri yapmamızda yeterli değilse, neden olayı Kur’an-ı Kerim üzerinden anlamıyoruz. Evet, sözünü ettiğimiz kıssa Firavun kıssasıdır. Bazıları hatayla şu kanıya varabilirler, aslında şimdiye kadar tüm anlatılanlar anlamsız şeylerdir. Ama öyle olmadığı kendisi görecektir. Tarihi bir bilgi olarak Kur’an-ı Kerim ayetlerini okuyup ve Allah’ın nazil ettiği ayetleri idrak edip, ezberleyip, üzerine düşünüp ve okunmasıyla ibadet ettiğimiz bu ayetler aslında bize yol göstermesi ve hayatımızda bizlere rehber olmalıdır gerçeğine vardıktan sonra, Kur’an-ı Kerim’de Firavun kıssasının bu kadar detaylı anlatılmasının ne denli önemli olduğunu anlayacaktır. Çünkü o kıssada despotizmin kuralları, mantığı, çekilen sıkıntılar, trajedi ve dönüşümlerine işaretler mevcuttur. Bazıları, Firavun ilahlık iddiasında bulunuyordu şeklinde itirazda bulunabilir. Buna cevap olarak, ilahlık iddiasında bulunma Firavun döneminde doğrudan ve açık bir hal almıştı. Ancak tarihte ve günümüzde gördüğümüz despot yöneticiler, sınır tanımayacak kadar geniş, pratik ve derin ama gizli ilahlık iddiasında bulunmaktadırlar. Onlar sorgulanmaz, eleştirilmez ve onlardan hesap sorulmaz. Yaptıklarından soru sorulmaz, tüm imkânlar mutlak yönetimlerinin temellerini sağlamlaştırmak ve derinleştirmek için seferber edilmiş ve her ortamda haklarında övgü, yüceltmeden başka bir şey söylenmez olmuş. Zorba yönetimlerin buyruğu altında yaşayan Müslüman toplumlarının birçoğunda kişi, Allah’ı inkâr eden kitaplar ve yazılar yazabiliyor, hiçbir baskı görmeden Allah’a, peygambere ve dine her türlü hakaret ve iftiralarda bulunabiliyor. Hatta bazen zorba yönetimlerden bu konuda destek ve tebrik bile alabiliyorlar. Ancak yöneticilere dolaylı bir şekilde de olsa dokunamıyorsun. Bu bilgiler ışığında, siyasi açıdan Firavun’un ilahlık iddiası ile Allah’a özgü olan sıfatlarla vasıflanmak isteyen zorba yöneticiler arasında temel bir fark yoktur. Onlar sorgulanmaz, eleştirilmez ve onlardan hesap sorulmaz. Yaptıklarından soru sorulmaz, tüm imkânlar mutlak yönetimlerinin temellerini sağlamlaştırmak ve derinleştirmek için seferber edilmiş ve her ortamda haklarında övgü, yüceltmeden başka bir şey söylenmez düşüncesi hâkimdir. Dolaysıyla siyasi açıdan, Allah’a özgü sıfatları kendilerine yakıştıranların, ilahlık iddiasında bulunan Firavun’dan geriye kalan bir tarafları yoktur. Şimdi Firavun kıssasını anlamaya çalışalım ve zorba yönetimin insanları köleleştirmede öne sürdüğü gerekçelere ve yönetimini sağlamlaştırmak için başvurduğu yöntemlere dikkat edelim. Evet, tarih boyunca tüm dikta ve zorba yönetimlerin kullandıkları yöntem: “Böl Yönet” politikasıdır. Kur’an-ı Kerim’de olaya şöyle işaret edilmiştir: “Gerçekten, Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi ve halkını sınıflara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas, 28/2) Toplumun evlatları arasında ayrımcılık yapma ve belli bir kesimi destekleme ve kollama, ancak aile hükümdarlıkları ve siyasi çeteler yönetiminde olur. Aileler, kabileler, veya siyasi çeteler, hukuk ve ekonomi alanında birçok imtiyaza sahip geniş bir sınıf oluştururlar. Bağlılık gereği, çevrelerinde menfaatperest bir sınıf oluşur. Aileler ve siyasi çeteler yönetimi giderek gelişir ve bu gelişme sürekli olarak toplumun geride kalan fertlerinin hak ve özgürlükleri aleyhinde ilerler. Allah Teâla, Hz. Musa ve Harun’a (as) Firavun’a gitmelerini emredene kadar, bu durum hep böyle devam eder. “Firavun'a gidin, doğrusu o azmıştır. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir. Musa ve kardeşi: Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız. dediler. Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: «Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun!” (Taha, 20/43-47) Zorba yönetimler, halklarına sundukları nimet ve güzelliklerden söz etmekten başka bir şeyi bilmezler. Böylece onları boyunduruk altına almayı hedeflerler. Diktatörler ve zalim yöneticiler, iktidarı kendi çıkarları için kullandığında halkı kendi vatandaşı olarak değil köle olarak görürler. Ülkesi hududlarında yaşıyan memur, işçi, çiftçi ve kim var ise sahip olduğu devletin nimetlerinden istifade ettiğini düşünür. Bunun için onların devlete yani iktidara başkaldırısını nankörlük olarak algılarlar. “(Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Ve yapacağın işi de yaptın. Sen nankörlerdensin.” (Şuara, 26/18-19) ayetin son bölümünde geçen olay ise, Hz. Musa’nın attığı yumruk sonucu ölen Kıpti adamın ölmesi meselesidir. Hz. Musa Kur’an’da geçtiği üzere bu suçlamaya karşı şu cevabı verir: “Musa: Dedi, Ben, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.” (Şuara, 26/20-22) Musa (as) burada yöneticilere tarihi bir ders veriyor, “halka yaptığınız desteği ve yardımları asla başa kakmayın çünkü bu zaten onların hakkı. O topraklarda yaşayan her kişinin devlette veya iktidarda bir payı vardır.” Yani yöneticilerin, isyan eden halklara sizin için şunları ve bunları yaptım deyip halkı köleleştirmeye hakkı yoktur. Zorba yönetimleri en çok sarsan şey ise, insanların onların dışındakilere kulak kesilmelidir. Bunun içindir ki insanları, değişime davet eden kişilere karşı hep kışkırtmışlar ve onlarla alay etmişlerdir. “Firavun şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir? (Musa dedi) Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir. (Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere) Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi?” (Şuara, 26/23-25) Kışkırtma ve düşmanca tavır almaları da fayda etmeyince, değişimden yana olanları: töhmet altına bırakma, haklarında şüpheler uyandırma ve kendilerinden korkulması gereken kişiler olduklarını söylerler. “Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir. Firavun, çevresindekilere: Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir. dedi.” (Şuara, 26/26-27) Zorba yönetimlerin önünde tüm kapılar kapanınca bu sefer pek bildikleri kanunu devreye sokarlar. O da, ya boyun eğmedir ya da işkence ve cezadır. “(Musa:) Eğer akledebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir. dedi. (Firavun) Eğer benden başka bir ilah edinirsen yemin ederim ki, seni hapse attırırım. dedi.” (Şuara, 26/28-29) Buna karşı Hz. Musa, hakkı görmeyen ve inançtı kişiler dışındakilerin yalanlamayacağı hissi gözle görülür deliller öne sürer. “Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi? dedi. Eğer doğru söylüyorsan kanıtını göster bakalım. dedi. Bunun üzerine Musa asasını atıverdi; bir de ne görsünler, asa apaçık koca bir yılan oluverdi. Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlak!” (Şuara, 26/30-33) Peki, apaçık bu deliller karşısında zorba yönetimin cevabı ne oldu? Tüm zorba yönetimlerde gibi o da, yönetimden nemalananları imtiyazlarını korumak için çağrıda bulundu ve onları Hz. Musa’ya karşı kışkırttı. “Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz! Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz? dedi. Dediler ki; Onu kardeşi ile birlikte oyala ve adam toplayacak elçilerini bütün kentlere gönder. Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.” (Şuara, 26/34-37) Evet, zorba yönetimlerde araç, çevresinde olan fayda ve menfaatperestleri kışkırtmaktır. “çevresindeki ileri gelenler / meleler” mesaj ise, yaklaşmakta olan tehlikenin farkına varmalarını, konum ve imtiyazlarını korumak için kendilerini savunmaları gerektiğini bildirir. “Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor” Halk, yöneticisini seçme hakkını kaybettikten sonra ve kendisine tanınan tek hak zorbalara boyun eğmek olunca, bu halkların ilkeleri yerle bir oluyor, vatanına olan bağlılığı sarsılıyor ve tüm gayreti makam mevki ve mal sahibi olmak oluyor. Bundandır ki, sihirbazlar Firavuna ilk söyledikleri söz “…Eğer biz yenecek olursak herhalde bize bir ödül verilecek değil mi?dediler. Firavun: Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız.” (Şuara, 26/41-42) olmuştur. Evet, tetikleyici etken burada mal ve mülk sahibi olmaktır “bize bir ödül verilecek değil mi?” zorba hâkimde ise, mal ve mevki var “Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız.” Zorbalarla köleleri arasındaki bağlantı ve ilişkiyi bu ifadelerde görmekteyiz. Bazı sihirbazların “…Eğer biz yenecek olursak herhalde bize bir ödül verilecek değil mi?dediler. Firavun: Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız.” sözlerinden anlaşıldığı üzere, boyun eğme ve alçalma ölçüsü çoğaldıkça azgınlığın hacmi ve boyutu da o derece de çoğalmaktadır. Hz. Musa ile sihirbazlar arasındaki karşılaşma ve yüzleşme gerçekleşir ve sihirbazlar gördükleri hakikat karşısında, zorba Firavun yönetimine baş kaldırırlar. Peki, Firavun bu durumu nasıl karşıladı? Firavun ıslah davetçisi Hz. Musa’yı sihirbazların lideri olmakla suçlar “…Hiç kuşkusuz O size büyücülüğü öğreten elebaşınızdır…” (Şuara, 26/49) Firavun sihirbazların bu isyanını garipser ve durumu halkın yararlarına karşı yapılan bir komplo olarak tanımlar. “Firavun onlara dedi ki; Ben izin vermeden O'na inandınız, öyle mi? Bu, bu kentin halkını buradan çıkarabilmek için daha önceden burada tekrarladığınız bir komplodur, ama yakında başınıza neler geleceğini öğreneceksiniz” (Araf, 7/123) Böylece sihirbazların şehirde yapmaya kalkıştıkları, bir hile ve “komplo”dan başka bir şey değildi. Amaç ise, halka zarar vermek “yerlileri şehirlerinden sürmekti” Zorbaya baş kaldıran ve komplocu işbirlikçilere verilen ceza ise, “Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, sonra da, sizi astıracağım” (Araf, 7/124) Bu sahnede köleleştirilmiş siyasi esirlerin özgürlük belirtilerini görüyoruz. Sihirbazlar Hz. Musa ile karşılaşmadan önce tüm istek ve uğraşları mal ve mevki sahibi olmaktı. Ancak kendilerini köleleştiren prangalar kırıldıktan sonra tüm ölçü ve değerleri değişti“Onlar da: Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin ayetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı Müslüman olarak al. dediler.” (Araf, 7/125-126) Zorba yöneticinin etrafındakiler, gerçeği görmelerine ve içten inanmalarına rağmen, kibir ve böbürlenmekten vazgeçmediler ve gördükleri gerçekleri inkâr ettiler. “Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: Bu, apaçık bir büyüdür. Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler…” (Neml, 27/12-13) Çevresindekilerin tüm gayretleri ise, imtiyaz ve kazanımlarını elde tutabilmek için zorbanın insanları köleleştirmeye devam etmesi “Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksın? (Firavun): Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz. dedi.”(Araf, 7/127) Evet, zorbanın çevresindekiler “Firavun'un kavminden ileri gelenler” Firavunu halka karşı kışkırtmaktaydılar. “Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksın?” Böylece çevresi, zorbanın yaptığı kirli işleri güzel gösterir, zorba kapıldığı vehimlere büyütürler ve belli bir süre sonra kendisi de inanmaya başlar. “Firavun: Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Haman! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum. dedi. O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” (Kasas, 28/38-39) Sürekli ve aralıksız bir şekilde hâkim yöneticinin zihninde büyütülen iddia: “Firavun bağlamında ilahlık iddiasında bulunması ve türlü türlü renklerle yüceltilen ve büyütülen hâkim yöneticilerde buna kıyas edilebilir.” Daha sonraları bu iddia, gerçekmiş gibi çevresindeki insanlara söylemeye başlar, “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum” Bu ayaklanma ve işbirliğinden sonra, işbirlikçilere karşı geniş bir kampanya atağına başlanması ve işbirliğin bir daha tekrarlamayacağının güvencesi halka verilmesi gerekirdi “Firavun da şehirlere asker toplayıcılar gönderdi. Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Fakat hakkımızda çok kin ve nefret besliyorlar. Biz de elbette uyanık ve tedbirli bir topluluğuz. diyordu.” (Şuara, 26/53-55) Komplo ve işbirliğin, fitne-fesat ve bozgunculuk çıkartmak isteyen küçük bir grup tarafından yapıldığı haberini halka, elçileri aracılığıyla tüm şehirlere ulaştırır. “Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur.” Yetkililer ve güvenlik güçleri, izlerini sürdüklerini ve en yakın zamanda yakayı ele verecekleri “Biz de elbette uyanık ve tedbirli bir topluluğuz” haberini yayıyorlardı. Ancak özgürlük ortamı yok olduğunda, ıslah ve reform fırsatı da azalır. Bunun içindir ki, Hz. Musa’ya kavminden çok az bir bölümü iman etti. “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından, milletinin bir kısım gençleri dışında, kimse Musa'ya inanmamıştı, çünkü Firavun o yerde hakimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.” (Yunus, 10/83) Zorba, halkını hor görmeye, aşağılamaya, akılsız ve bilinçsiz olduklarını yineler, bozguncu ve fitne-fesatçılara karşı halkını korumaya çalıştığını söyler. “Firavun dedi ki: Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.” (Mümin, 40/26) Evet, zorba yönetici halkının dini için “sizin dininizi değiştirmesinden korkuyorum” ve “ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum”, gerekçeleriyle, bozguncuyu yani (Hz. Musa’yı aleyhisselam) öldürecekti. O esnada Firavun ailesi ve etrafındakilerden iman etmiş olanların Hz. Musa’yı savunduklarını görüyoruz. “Firavun ailesinden olup da, inandığını gizleyen bir adam dedi ki: Rabbim Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendisinedir; eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Doğrusu Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez.” (Mümin, 40/28) Zorbaların bulundukları tüm zaman ve mekânlarda hep şiddeti devreye soktuklarını görüyoruz.“…Firavun: Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum. dedi.” (Mümin, 40/29) Hâkim zorba yöneticinin görüşünden üstün veya muhalif hiçbir görüş olamaz. “Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum.” Görüşü ise, hep isabetli ve doğru olandır. “Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum.” Kur’an-ı Kerim Hz. Musa ve kavminin, Firavunun yaptıklarına karşı tutumlarını anlattıktan sonra, Allah’ın Firavun ve kavmini nelerle sınadığına işaret etmektedir. “Musa milletine: Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü şüphesiz Allah'ındır, kullarından dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır» dedi. İsrailoğulları: Biz, hem sen bize gelmeden önce, hem de sen bize peygamber olarak geldikten sonra işkenceye maruz kaldık! diye yakındılar. Musa ise, şöyle dedi: Hele biraz daha sabredin. Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı imha eder de, onların yerine sizi hâkim kılıp nasıl hareket edeceğinize bakar. Onlara bir iyilik geldiği zaman; «Bu bizden ötürüdür» derler, bir fenalığa uğrarlarsa da, Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler. Ve sen büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Dediler. Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşeratı, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat kıldık; yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular.” (Araf, 7/128-133) Zorba, her şeyin sahibi kendisi olduğunu ve insanları köleleştirmekten geri adım atmayacağını ulu ortada söylemeye devam eder. Zaten tüm zorbalar hep bu felsefe ve mantıkla hareket etmişlerdir. “Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: Ey benim halkım! Mısır’ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (Zuhruf, 43/51) Böylece vatan ve toprak zorbanın özel mülkü olmuş oluyor. “Mısır’ın yönetimi benim elimde değil mi?” insanların çektiği ve içinde yaşadıkları sıkıntıların dışında lüks içinde bir hayat sürdürüyordu. Eğlenmek ve zevk sefa içinde yaşamaktan başka bir şey bilmiyordu. “Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi?” Ayette görüldüğü üzere tarih boyunca zalim diktatörler, halkın parasıyla yaptığı köprü, baraj, yol ve hanları sanki mal ve mülkünden yapmış gibi göstermeye alışıktır. Hâlbuki bir yönetici, iktidarda olduğu bir ülkede halkın vergilerinden elde gelirler bunu yapmaya mecburdur. Bunları insanların başlarına kakmaya hakkı yoktur. Sonra Allah Teâla, halkların zorbaları ve siyasi çeteleri nasıl yarattıklarından ve bu durum karşısında görev ve yükümlülüklerinden söz etmektedir, “Firavun, milletini küçümsedi ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Zuhruf, 43/54) Zorba yönetimin sonu artık yaklaşmıştır. “İsrailoğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben O'na teslim olanlardanım. dedi. Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun! Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olasın. Doğrusu insanların birçoğu bizim ayetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.” (Yunus, 10/91-93) Evet, gerçektende insanların birçoğu Allah’ın ayetlerinden gafil bir hayat sürdürüyorlar. Kur’an-ı Kerim’de tüm incelikleriyle anlatılan sapma, maalesef bugün Müslümanların hayatlarında en büyük en derin ve uzun sahne halini almıştır. Problem ise, birçoklarının bu sapmanın farkında olmamış olmaları ve hâlâ olmamalarıdır. Tam tersine, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bunu kabul ediyor, koruyor ve savunuyor olmalarıdır. Derecesi ne olursa olsun despotik zorba yönetimlere geçişin, gerçek anlamda Firavun ve yandaşlarının düzen ve kanunları bir geçiş olduğu farkına varmadıkları sürece, Müslümanların dünyevi durumlarının iyileşmesi imkânsızdır. Allah’ın elçisi, Raşit halifelerin yoluna sımsıkı bağlanmamızı emretmiş ve kendilerinden sonra gelecek olan yönetimin saltanat daha sonrakilerin ise, zorba yönetimler olarak nitelemiştir. Yine tekrarlıyorum, Kur’an-ı Kerim ve peygamber (s.a.v) hadisleri hayatımızın neresinde yer alıyor. Bu durumda, yanlış ve sapmaları düzeltmemiz gerekmiyor mu? Yoksa taklit ve bağımlılık galip gelmiş ve bunun üstesinden gelecek başka bir mantık yok mudur?
*Suudi Arabistanlı yazar.
Bu makale Haşim Özdaş tarafından timeturk.com için tercüme edilmiştir.