Dr. Mahbub A Havace* / TIMETURK
Terörizm, Batılı sömürge güçlerinden doğdu ancak çağdaş tarihin BİLİNMEZİ KORKUSU ile hiç kimse kabullenmeye yanaşmaz. Batılı tüccarlar, kaynakları tükendiği için yenidünya pazarlarını keşfederken ve silahlı kuvvetleri engin İslam dünyasını işgal ile istila ederken; televizyon, internet, video kameralar, taş atan halk ve Batılıları yabancı paralı-askerler, zalimler ve teröristler olarak adlandıracak sağduyulu sesler yoktu.
Sömürgeci oyun, özgürlük, bağımsızlık ve adaleti yayacak Batılı demokratik değerlerin değil alaca kan-banyolarında inşa edilen İmparatorluklar için milyonlarca insan hayatına son verilişin ve vahşetin yırtıcılığının ürünüydü. Avrupalı haçlılar, Müslümanları hor görmelerinin ve milliyetçilik algılarının bir parçası olarak, zaten bölünmüş Müslümanları boyundurukları altına almak ve yeni İmparatorlukların inşasına hammadde kaynağı sağlamak için meçhul mesafeleri ve zaman dilimlerini aştı.
Birçok yüzyıl geçti. Eğer bir BM olsaydı, Avrupalı işgalcileri teröristler olarak adlandırmaya yeltenemezdi zira Müslümanların en temel insan haklarından ve kimlikten yoksun köleler olarak yaşadığı kurum kendilerinki olurdu. Enformasyon çağında ve bilgi-odaklı küresel sağduyu kültüründe, yaşayan tarihten ders almak için cehalet artık bir zaruret değil. Tarih, Endülüs Arap Medeniyeti’nin 8 yüzyıl boyunca Avrupa’daki en uzun ömürlü gelişmiş medeniyet olduğunu anlatıyor.
Günümüzde Avrupalılar kendilerini medeni olarak tanımlıyor fakat bunu kazandıkları zaman muamma olmayı sürdürüyor. Önceki İmparatorluklar coğrafyalarını ve hadlerini bilirdi ancak eklemeli yeni Amerikan İmparatorluğu daha emeklerken, Allah’ın Kuralları’nın hadlerini zorluyor ve Çin, Japonya, Hindistan ve diğerleri gibi ekonomik üretken Asyalı ulusların yerini alacağı “korku” saplantısına takılmış görünüyor. ABD eski Başkanı George W Bush, barbarlık işleriyle dolu muhtemel geleceği gizlemek ve küresel olaylardaki meşruluk kavramını yok etmek için “Terörle Savaşı”, mantık ve bilgeliğin değil bir güç dayatması olarak başlattı. Bu tarz davranışı izleyen halklar ve uluslar, kendi kuruntuları ve yıkımları içerisinde yitip gitti.
ABD’deki 9/11 saldırıları, münferit kişiler tarafından gerçekleştirildi. Onları ne Müslümanlar destekledi ne de ilham aldıkları yer İslam diniydi. Bazı saat ücretli entelektüeller, ispatlanmış hakikatin bekçisi olmayı bırakıp İslam’ın terörü beslediğini öne sürdü. Batılı kitle medyası, kamuoyu düşüncesi, algısını ve sanki paradigmanın eşiğindeki İslam’mış gibi hain bir iddia ile Araplara ve Müslümanlara karşı muhakemeyi zehirlemek için elleriyle oluşturdukları nosyonu tamamladı. ABD Neo-Muhafazakâr çetesi, insani mirasından insanoğlunu soymak için yardım etti. “Radikal İslam” kavramı yaratıldı ve terörizm “korkusuyla” büyütüldü, sanki Araplar ile Müslümanlar bununla doğmuşlar ve terörizm İslami dinine özgü bir şeymişçesine…
Londra’da yaşayan meşhur yazar Gwyne Dyer, “Terörizm siyasi bir tekniktir, ideoloji değil. Siyasi amaçlarına ulaşmak için şiddete başvuran her grup onu kullanabilir” diye işaret ettiği şeyi şöyle açıklıyor: “Solcu ve sağcı teröristler vardır. Ulusal ya da uluslararası teröristler vardır. Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Hindu, Budist ve ateist teröristler de. Teoride, “teröre karşı bir savaş” yapabilirsiniz, fakat bu dünyanın her köşesinde bu tekniği kullananları öldürmeye çalışmanız gerekir. Birleşik Devletler bunu yapmıyor, bu yüzden “terörle bir savaş” da yürütmüyor.” Gerçekte Birleşik Devletler liderliğinin yaptığı şey, ona karşı bir düşmanlığı olmayan ya da ABD’yi küresel bir güç olarak tehdit edecek yeteneğe sahip olmayan uluslara ve halklara karşı kendi eklemli savaşını sürdürmek.
İngiliz yazar ve yönetmen Adam Curtis (“Kâbusların Gücü; Korku Siyasetinin Yükselişi”), bu söylenceyi izah ediyor: “Uluslararası terörizm siyasilerin abarttığı ve çarpıttığı bir fantezidir. Dünyadaki hükümetler, istihbarat servisleri ve uluslararası medya arasında sorgusuzca yayılan karanlık bir yanılsamadır.” 9/11 saldırıların ardından, ABD resmi açıklamalarında, saldırıları gerçekleştirenler arasında Irak, Afganistan ya da İran hükümetleri ve halklarının bulunmadığını hatırlayın. 1997’de Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin birçok önde gelen mimarı; Irak, Suudi Arabistan, Suriye ve FKÖ’yü Amerikan liberal demokrasini dayatılacağı ve yıkılacak hedef otoriter rejimlerin arasında gösteriyordu.
İnsanların zihinlerine korkuyu enjekte etmek, stratejik bir marifetti. İyi Niyetler Tiranlığı’nın yazarlarından Paul Craig Roberts, yakınlardaki makalesinde (“Amerikan Avanaklığının Yüksek Bedeli”) mantıklı bir iddia öne sürüyor: “Bush’un ‘ya bizdensiniz ya da karşımızdasınız’ söylemi, sıradan kitleleri etkilemek için mükemmel bir plandı. Korku ve vatanseverliğe duygusal başvurumlar, nüfusunun yarısına yakınını “terörle savaş” adına hesap-vermeyen bir hükümeti kabul etmeye zorladı. Bu kadar çok Amerikalının, güvenliklerinin sivil haklarından ve hesap-veren bir hükümetten feragate bağlı olduğuna inanması ne kadar büyük bir ikilemdir?” Açık şekilde, insan zekâsı, duyguları ve algısı, Arapları ve Müslümanları aşırı militanlığın yetkin adayları şeklinde gösteren medya propagandasıyla sathi muhasımlığa dönüştürüldü.
Hakikat birdir ve bölünmez. Terörizme ve Araplar ya da Müslümanlara gelince, Amerikalı ve Avrupalı kitle medya betimlemeleri, iki ayrı hakikat düzenini zorunlu kılar. Biri genel kamuoyu diğeri ise Müslümanlar için. Tüm insani meselelerde, gerçekler sonuca ulaşmak için kullanılır. Sonuç, gerçeklerle oynamak için varsayılamaz. İnsan hayatının gerçeklerini açıklamak için dogmalara dayanılmaz. Terör-Karşıtı Yasa ile Amerika, İngiltere ve Kanada; tutuklama, iftira etmek ve terörizm mitiyle hiç ilişkisi olmayan Arap-İslami kökene sahip insanları cezalandırmak için güç mantığını hatalı kullandı. Strateji, belirli grupların süresiz gözaltına alınmasını ve işkence görmesini, ahlaki, zihinsel ve yaratıcı enerjilerini boşaltarak ülkenin meşru vatandaşları olarak hayatlarını sosyal ya da profesyonel idamesini engellemeyi dayatıyordu. Sonuç olarak, kamuoyu onları ekonomik terimler içerisinde sayılar ve numaralar olarak görerek deli ve istenmeyen kişiler olarak addediyordu, saygın insanoğulları olarak değil.
İkinci Dünya Savaşı esnasında, Amerika ve Kanada, Japon, Alman ve İtalyan kökenli vatandaşlarını tutuklayıp hapsederek binlercesini temerküz kamplarına göndermişti. Yarım yüzyıl sonra her iki hükümet, devlet terörizminin bu masum kurbanlarından özür diledi. Müslümanların sesinin duyulması için yarım yüzyıl daha mı beklemesi gerekiyor? Mahir Arar’ın olayını ele alalım. Suriye kökenli Kanada vatandaşı mühendis Arar, NY havaalanında transit geçiş esnasında suçlama olmadan tutuklandı, isteği dışında Suriye’ye gönderildi ve orada bir yıl boyunca dayağa ve işkenceye maruz kaldı. Kanadalı istihbarat servisi, bilgisi olduğunu ve iştirakini reddetti. Fakat medyada yer alan Polis Araştırması sırasında, Mahir Arar’la ilgili gizli bilgiyi Amerikan yetkilileriyle paylaştıkları ve onun tutuklanmasına iştirak ettikleri ortaya çıktı. Neydi hatası? Suriye’ye bir yıllık ceza için ne diye gönderildi? Tek bir sabıkası bile olmayan kanunlara saygılı bir Kanada vatandaşı görünürde Arap’tı. Bu muydu onun suçu?
Uluslararası üne sahip Irak kökenli Syracuse NY’de yaşayan Amerikan tıp doktoru Dr. Rafi Dafir’i düşünelim. Kendisini Irak’taki savaştan etkilenen ihtiyaç sahiplerine yardıma adamış bir doktor. Neden tutuklandı ve siyaseten 22 yıla mahkûm edildi? Çünkü yüksek kalibre bir Müslüman doktordu. Amerikalı ve İngilizler sivil halkı bombalarken kimsenin cesaret edemeyeceği, fazlasıyla ihtiyaç duyulan insani yardım işlerine koşuyordu. Görgü tanıklarına göre, yetkililer Dr. Rafi’nin ev araması esnasında 89 Müslüman aileyi bastı. Devlet yasaları altında yardım toplama çalışmalarında yer aldığını ispatlamak için tartışmalı deliller yaratıldı. Görünen o ki kanun ve adalet, insani perspektiften gerçek dünyaya dair insani işleri tartarken acı verici şekilde çuvalladı. Bu liberal demokrasi dayatmasıyla mı çelişiyordu yani? Mükemmel ahlak abidesi, insan itibarı ve umudunun simgesi ve bölgedeki insani azmi nedeniyle kazandığı saygınlığıyla Dr. Rafi Dafir’in imtihanını öğrenmek insanı dehşete düşürüyor. Yanlış ya da hatalı, kimse terör-karşıtı yasaları sorgulayamaz. Halkın gözünde, saygın bir tıp doktorudur ve profesyonel meşruiyeti ve ölçüt gereksinimlerine göre elinden gelenin en iyisini ifa etmiştir.
Colorado’da yaşayan üç çocuklu Müslüman Marziye Haşemi’ye bakalım. 2004 Haziran’ında FBI ve polis günün ilk saatlerinde evini bastı. Çocukları silah doğrultularak evden çıkarıldı, terörist eylemler şüphesiyle evi altüst edildi ve dini-siyasi eğilimleri hakkında sorguya çekildi. Sorduğunda, arama emrinin vergi konuları ilgili olduğu söylenildi. Fakat 9/11 saldırılarıyla ilgili sorgulandı ve El-Kaide ile bağlantısı olup olmadığı soruldu. En küçük çocuğu yatağından çıkarken polis tarafından vurulacağını zannetti. Aylar sonra çocuklarının zihinlerinde psikolojik yaralar hale tazeydi. Ne okula gidebiliyorlar ne de dışarı çıkabiliyorlardı. Marziye ve çocuklarının neden tutuklandığı ve sosyal hayatlarının hangi nedenle tehdit edildiği açıklanabilir mi? Amerikan vatandaşları olarak; hakları, bireysel özgürlükleri ve insani itibarları ihlal edilmedi mi? Onu ve çocuklarını koruması gereken polisin, onların haklarını ihlal edip mağdur etmemesi gerekiyordu.
Kanada’daki Havace aile üyeleri, ülkedeki Anti-Terör Yasası’nın ilk kurbanlarıydı. Ebeveynleri eğitimli ve kanuna saygılı çocuklar yetiştirmek için gayretle çalışıyorlardı. 29 Mart 2004’te, yaklaşık 60-70 kişilik silahlı bir tim ve polis evlerini bastı, kapıları kırdı. ABD ordusunun Irak’ta sürekli yaptığı gibi, aile üyelerini silah zoruyla tutukladı. Evin hanımı marketten alınırken, iki çocukları sınıflarından çıkarıldı.
Evi polis baskınını yaşarken, Dr. Havace, “bomba yapımı” ve “terörizm” faaliyetlerle ilgisini öne süren CSIS-RCMP’nin resmi isteğiyle Arabistan’da gözaltına alınıp tutuklandı. İstihbarat servislerinin ayarladığı canlı medya yayınıyla tüm dünyada aynı anda dramatize edildi. Belgeli kanıtlara göre Kanada hükümeti emriyle tutuklanmıştı ancak o zamanların Bakanı Anne McClellan bilgileri olmadığını söyledi.
Aileye yönelik zalim muameleye varan suçlamalar dayanaksızdı. Askeri şovdan ve zalimliğinden komşular ayaklanmış sanki askeri bir kamp basılıyor gibi davranılmasından şikâyetçi olmuşlardı. “Bomba yapımı” ya da “terörizm” eylemler suçlamasını destekleyecek tek bir kanıt bulunamamıştı. Hapishanede geçen 5 yılın ardından terörle suçlanan esirlerden Mümin Havace, İngiliz bomba-yapımı kumpasından aklandı. Diğer suçlamalar nedeniyle 10,5 yıla mahkûm edildi.
Kuzey Amerika hukuk sistemine göre, tutuklulara hapis kaldıkları sürenin yarısı ya da daha fazlası bağışlanabilirken Mümin’e bu uygulanmadı. Hepsinin ötesinde Mümin düşünce suçlarından yargılanmıştı, fiili eylemlerden değil. Yakın zamanda Amerikalı akademisyen Stephen Lendman, Mümin’in cezasının hayat boyuna taşra temyiz mahkemelerinde hiçbir somut kanıt olmadan çevrildiğini kullanarak yargının düştüğü gülünçlüğe dikkat çekti.
Kanada haber bültenleri asla Mümin Havace’nin İngiltere bombalanmasından beraat ettiğini açıkça söylemedi. Kanadalı halk, Müslümanların neden terörist olarak hedef alındığını merak ediyor? İstihbarat servislerinin dahil olduğu Kanada silahlı kuvvetleri, Amerikalı General Petreaus-NORTHCOM ve NORAD’ın komutası altında olabilir mi? Micheal Ruppert’e (“Zurnanın Zırt Dediği Yer”) göre, eğer Kanada Amerikan güvenlik gündemine uymazsa, Bush yönetimi Kanada-ABD sınırlarını kapatabilir miydi? Bazı siyasi gözlemciler Kanada’nın büyük Kuzey Amerikan ekonomik ve siyasi refahındaki rolünde ilerleyerek Bush Yönetimi’nin uydusu haline dönüştüğünü uyarısını yapıyor.
Sivil hakların ihlali ve sahte suçlamalarla, Uluslararası Af Örgütü, ekserisi Arap ve İslami kökenlere sahip binlerce masum insanın yasal mahkeme olmaksızın Amerika ve İngiltere’de hapsedildiğine dair sürekli kamuoyuna açıklama yapmaktadır. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki sayısız baskın ve tutuklamalarda, ortak güç politikası ve kolektif hareket varmış gibi görünmektedir. Sosyal uzlaşı ve barış için değil gelecekteki çatışma ve küresel düzensizlik için bu çok tehlikeli bir örnek oluşturmaktadır. Polis baskınları ve masum sivillerin tutuklanması, medeniyet ayrımları arasında köprü oluşturmaz. Aksine güvensizliği telkin edip insan medeniyetinin idamesini, tehlike altına sokmaktadır. Anti-Terör Yasaları ve polis eylemleri, açıkça Müslüman ve İslam karşıtı polis tutumunu göstermektedir. Bu diğerlerine ya da Batı dünyasındaki başka etnik-dini topluklara uygulanmamaktadır? Neden?
“Terörle Savaş” ile ilgili yalanları yaymak ve gerçek amaçları saptırmak için farklı senaryolar üretiliyor. Batılı liderler kelimelerle oynadıklarında, farkında olunmasına rağmen onay görür. Eğer Müslüman liderler cahil bahaneler öne sürerlerse, herhangi bir meşruluktan uzak kasti yalanlar ve aldatmacayı saklıyorlardır. Birçok Batılı akademisyenin merak ettiği gibi, neden Müslüman ülke liderleri ve halkları Arap ve Müslüman dünyaya doğrudan etki eden 9/11 ardılı meselelere bu kadar ilgisizdir? Arap ve Müslüman ülkelerle ilgili en önemli sorun, genelde kitleleri ve onların çıkarlarını temsil edecek eğitimli ve sorumlu liderlerinin olmayışıdır. Batı ve onun siyasi itaat düzeni, neo-sömürgeci sultalığı kurumsallaştırmıştır. Arap ve Müslüman toplumlar düşünce, değişim ve politika geliştirecek kamu yapılanmalarından mahrumdur.
Kuzey-Amerika’da Arap-İslam çıkarlarını temsil etme iddiasında çeşitli gölge grup ve organizasyonlar bulunur. Gerçek dünyanın meselelerinde hiçbiri, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan Müslümanların doğrudan maruz kaldığı terörizmle baş edecek özgün yetkinliğe sahip görünmemektedir. Birçokları Arap ve Müslüman toplumların sözcüleri gibi görünse de, ekserisi istihbarat servisleri gibi resmi kurumlarla dirsek temasında ve meşruiyetten uzak olup İslami endişeleri temsil etmekten ziyade muhbirler olarak faaliyet göstermektedir. Genel olarak konuşacak olursak, Kuzey Amerika ve Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman, herhangi organize siyasi parti ya da ilgi grubu varlığının eksikliğini duymaktadır. Yaşanan savaşların siyaseti içerisinde, Müslümanların sayıları dışında bir ağırlıkları yoktur.
İslam Konferansı Örgütü’nde sözüm-ona Müslüman 57 ülke bulunur ancak içlerinden hiçbiri özgün bir Müslüman liderliğe ya da İslami hayat şekline sahip değildir. Müslüman Ümmeti, zihinsel güvence aradığında, Batılı, İngiliz ve Amerikan, efendilerinin dayatmaları altında tüm otoriter liderler faaliyet gösterir. İslam Bir’dir, ona inananlar da Bir olmalıdır. Fakat Müslüman dünyada düşünce ya da eylem birliği yoktur. Neo-sömürgesel coğrafyanın ülkeleri, Batı’nın kölesi cahil ve zihnen müflis idareciler tarafından yönetilmektedir.
Çağlar boyunca, Araplar ve Müslümanlar, Kadir Allah’a değişim, reform ve gösteriler olmadan demokratik şekilde seçilen hükümetler için yalvarmayı sürdürdü. Hayatlarını ve sıradan Müslümanların geleceğini etkileyen gerçek dünya sorunları için değil sembolik “karikatür” tartışması için gösteri düzenlemeye hevesli gibiler. Emin olun ki düşüncelerde ve dualarda “terörizm” yok ve hiçbir Arap-İslami kelime dağarcığında Batılı suçlamalardaki ve kitle medya propaganda kampanyalarındaki “aşırılık” ya da “terörizm”i karşılayacak kelimeler mevcut değil.
Amerikan ve İngiliz siyasi liderler Irak’ta ve Afganistan’da devam eden savaşlarından ders çıkarabilecekler mi? George W Bush ve Tony Blair’in, insanlığa karşı işlenmiş savaş suçluları olarak yargılanması yönünde pek çok haber çıkıyor. Kitleler, bu sadist ben-merkezcilleri savaş suçlarıyla suçlayabilecek mi? Bu seviyede henüz görülecek bir şey değil. John Laughland (“Fedakârlık Maskesi Arkasındaki Sömürge Savaşı, The Guardian, 2 Ağustos 2004”) gerçek bir perspektif sunuyor: “Basbayağı bu eski moda bir sömürge savaşı. Katliamın ve şiddetin artışının hakikati, ikiyüzlü fedakârlık maskesinin arkasına saklanıyor. Eğer Irak bize öğretemediyse, biz artık hiçbir şey öğrenemeyiz”. Her başlangıcın bir sonu vardır. Bu birçok haddi aşanın Allah’ın Kanunu’nu sınırlarını çiğnediğinde farkında olmadığı bir şeydir.
Roma, Avusturya-Macaristan ve İngiliz İmparatorlukları, hadlerini aştıkları için yıkıldılar. Naziler, dünyayı binlerce yıl idare edeceklerini sanıyordu fakat Batı yarımkürede milyonlarca insanı katlettikten sonra 12 yıl içinde sona erdiler. Faşizm daha emeklerken direnişle karşılaştı. Son, başlangıçtan belli oldu. SSCB, Afganistan’ın yoksul halkına saldırdığı ve sürekli bombardımanlarla ölüleri mezarlarında rahatsız ettiği için yenilgiye uğradı.
Amerikalı ve İngilizler, dünya Guantanamo’yu ve Irak’taki Ebu Gureybi öğrendiği an teslim oldular. Mart 2003’den beri Irak’taki savaşta 3 milyondan fazla sivil katledildi. Gerçeklerin ardından Amerikan ve İngiliz özürcüleri, askerlerin sosyal ve zihinsel hastalıkları olduğu açıklamasını getirdi. Irak’ta devam eden sivillerin günlük katliamı ve kadınların tecavüzü hakkında, Mike Whitney (“Ramad’daki Bastırma”) Shakesepeare’in Julias Ceasar tahayyülünü kullanır:
Ve ellerimizi kanla yıkayalım, dirseklere kadar
Ve kirletelim sözlerimizi
Sonra yürüyelim ileri, hatta çarşıya kadar.
Ve kızıl silahlarımızı başlarımızın üstünde sallayarak
Haykıralım “barış, özgürlük ve bağımsızlık” diye...
Paul Craig Roberts’a göre, neo-muhafazakâr politika şunu öne sürüyor: “Şeytani teröristler erdemli Amerika’ya saldırdı. Amerika, savaşa giderek kendini koruyor ve teröristlere yataklık eden ya da destekleyen rejimleri devirerek, yerlerine Amerika’ya sadık demokrasiler inşa ediyor.” Rasyonel bağlamda, “Terörle Savaş”ın sözde teröristlerle hiçbir ilgisi yok. Sadece Halliburton, Bectal ve diğer firmaların petrol ve gaz kaynakları üzerindeki çıkarlarını artırmaya yarıyor. O zamanların Savunma Bakanı Rumsfeld, 2003 Mart’ındaki işgalden önce Irak’la ilgili 7 milyarlık anlaşmayı Dick Cheney’nin Halliburton’una vermişti. Bush, 13303 Sayılı Kararnameyi geçirerek Irak petrol yönetimiyle uğraşan Amerikan petrol firmalarına dokunulmazlık sağlamıştı.
Amerika, Kanada ve Batı Avrupa’daki istihbarat servisleri, terörizmle savaşı destekleyen yardakçı politikacıların onadığı büyük meblağlı bütçelere sahiptir. Sadist siyasiler ve gizli örgütler, terörizm eylemleri içerisinde gözükmek durumundadır aksi takdirde milyarlarca dolarlık bütçelerini kaybedeceklerdir. Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, güvenlik yapılanmalarının tahsis ettiği bütçelerin harcanması için uygun nesnelerdir. Bu, en uygun olanın oyunudur. “Terörle Savaş” tarihinin kapanış bölümünü kim yazacak? Tarih, Irak ve Afganistan’daki saldırgan düşmanlığın bitmesini mi bekleyecek? Amerika-önderliğindeki savaş amaçlarına ulaşacak mı yoksa kaderleri Roma, Nazi ve Sovyet İmparatorluklarının sonu gibi mi olacak? “Amerikan Avanaklığının Yüksek Fiyatı” yazarı Paul Craig Roberts cevabı şu şekilde özetliyor:
“Nasyonal Sosyalist Almanya’da, propaganda kontrolünü kaybedince Almanlar polis devletinin eline kaldı. Düzeltecek önlemler almak için artık çok geçti. Ordu dahi yürütmenin felaket getiren politikalarını düzeltemiyordu. Nihayetinde, Almanya yok edildi. Benzer bir kader Amerikalıları da mı bekliyor?”
Afganistan ve Irak’taki sahte terör savaşlarıyla geçen on yılın ardından, Amerikalılar ve satılık Avrupalı müttefik politika yapıcıları ve askeri analistler rasyonel DÜŞÜNME yetilerini tüketmiş görünüyor ve erk efsanesi ile İslam ve Müslümanlara karşı hiçbir savaşı kazanamayacaklarını söyleyen asli gerçeklikleri de ayırt etmeyi ya da anlamayı başaramıyor. Batılı medyanın göstermediği ve siyasi liderlerin kavrayamadığı yasak gerçek, ABD ve onun önceki sömürge müttefiklerinin ellerinde Allah’a ve İslam’a karşı silahlarının olmadığı. Eğer zaman ve tarih onların vicdanlarını uyandırıp iç muhasebeleri için fırsat tanırsa, kaydedilen tarihten bu zorlu gerçeği öğrenebilirler mi?
*Dr. Mahmub A Havace, küresel güvenlik, barış ve çatışma önleme konularında uzmandır. Karşılaştırmalı İslam ve Batı kültür-medeniyet araştırmalarına yoğunlaşan Havace, “Müslümanlar ve Batı: Değişim Arayışı ve Çatışma Çözümleme”, “Amerika Irak’ta ve Afganistan’da savaşı nasıl kaybetti? Mücahitler nasıl kazandı?”, “Küresel Barış ve Çatışma Yönetimi: Araplar-İsrailliler ve Batı İnsanlığı Nasıl Adlandırıyor?”, “Arap Halkı Barış ve Yeni Liderlik İstiyor” ve “Başkan Obama ve ABD Generaller Rota Değişimi Arayışında” ve “Mısır Özgürlüğünü Kazandı” kitapların da yazarıdır.
Bu makale Oğuz Eser tarafından Timeturk.Com için tercüme edilmiştir.