SÜLEYMAN ÖZGÜR /TIMETURK
Her 28 Şubat’ta binlerce haber yapılır. Akademisyenler, siyasetçiler, yazarlar STK temsilcileri 28 Şubat yorumları yaparlar. Peki 28 Şubat sürecinde hayatının baharında olanlar neler hissetmişti, o süreci nasıl algılamışlardı? Bu soruları o süreçte lisede okuyan ya da üniversiteye yeni başlamış gençlere sorduk. Emrullah Kaya 28 ŞUBAT’TA UYANDIM… Gençliğimin hayal dünyasından tank paletinin gürültüsüyle uyandım. Üniversite hayalleri kuran Ankaralı bir delikanlı olarak balans ayarına uğramak beni epey ürkütmüştü. Benimde oy verdiğim ve çalışmalarını takdirle izlediğim bir başbakana ve onun hükümetine ve tabiî ki oy verenlere yani bana yapılan bu ayar zihin ayarlarımı altüst etti. Nasıl ki deprem en yıkıcı etkisini merkezinde yapıyorsa Ankara’da yürütülen tanklar adeta beynimde yürütülüyormuş gibi geldi bana. Bir an gözlerimin önünden gözaltılar, işkence haneler bitmek bilmeyen eziyetler ile 12 Eylül Darbesi’nin acı öyküleri geçti. Aynı akıbete uğrayacağımı düşünmek bile fazlasıyla boğucuydu. Ancak bu karanlık günlerinde bir gün gelip geçeceğini bilmek bana teselli oldu. 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyenler bugün ortalıkta gözükmüyor. Tanklara güvenenler yıldızlı üniformalarını çıkarınca adeta kuşa döndüler. Bugün geriye dönüp o günlere baktığımda üzüldüğüm tek bir şey var, demokrasiye balans ayarı yapanların hala ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşması… M. Enes Gökçe 28 ŞUBAT’TA OLANLAR KİTAPLARA OLDU Doğrusunu söylemek gerekirse 28 Şubat’ta ne olup ne bitti algılayamadım. Tam bir münzevi gibi eve kapanmış, hayvanat ürünleri tüketmeden riyazet yaparak, huşu içerisinde namazımı kılıp, oruç tutup, risale okuyordum. Savni Sami Özer’in ilahileri ile coşuyor, Mustafa Demirci’nin ezgileriyle gaza geliyordum. 28 Şubat’a dair hatırladığım bir anı var ki unutamam. Şubat’ın sonlarıydı. Bir arkadaştan birkaç tefsir külliyatı ile, İbrahim Canan hocanın hazırladığı Kütüb-üs Sitte takımını satın almak üzere anlaşmıştık. Teslimatı Mart’ın ilk haftası yapacaktı. Söz konusu kitapları almaya gittiğimde arkadaş Kütüb-ü Sitte’nin üç cildinin eksik olduğunu söylemesin mi. Meğer 28 Şubat gecesi arkadaşın kaldığı eve birtakım ağabeyler gelmiş ve ortada ne kadar ‘‘tehlikeli’’ kitap varsa alıp götürmüşler. O gün bugündür o kıymetli külliyatın üç cildi eksiktir. O günlere ilişkin kayda değer tek anım budur. Hala Çevik Bir’in ismini duydukça o hiç kavuşamadığım üç cildi hatırlarım. Adnan Karakaş 28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ DEYİP GEÇİYORLAR Okulumun sakıncalı ilan edileceği süreçte babam ufak bir ‘darbe’ ile öğrencilikten aldı beni. Çok geçmeden o meşhur bildiri çıkageldi. Sincan’daki Kudüs Günü ve Tanklar. Başörtülü öğrencilerle üniversite kapıları arasında polisler… Yeşil bayraklar ve sıkılan yumruklar, sloganlar… haber bültenleri ve gazete manşetleri… Ülke elden gidiyordu… Müslüman, potansiyel suçluların diğer bir adı haline gelmişti. Psikoloji böyleydi. Başörtülüler cadı, ufak bir bebek olan ülkeyi ha boğdu ha boğacaklar! Anadolu’nun güneydoğusunda bir küçük ilçedeydik. Her şeyi gazete ve televizyonlardan izliyorduk. Her akşam oturup havadan sudan konuştuğumuz arkadaşlar kitaplarını yakmak gibi işlere daldılar; güya kendilerini güvene alacaklar! Çok geçmeden enerji yetersizliği nedeniyle akşamları bir saat elektrikler kesilmeye başlandı. Kitaplarını yakan arkadaşlarla mum ışığında ‘gece polis kapıya dayanınca’yı konuşur olduk. Ve arkadaşlarla ayrıldıktan sonra sözüm ona bütün sorunların konuşulduğu-çözüldüğü tartışma programları… Kahrola kahrola izlerken her şeyi öğreniveriyorduk! Anayasa esas alınmış, Hak arşive kaldırılmıştı. Yine de kahrolarak gün geçirmek işkence görmekten yeğdir. İçeride tutulmaktan, faili meçhul olarak toprağa düşmekten… Bunları yaşamadım ama her türlü baskıyı iliklerime değin hissettim. Bugün 28 Şubat Postmodern Darbesi diyorlar. Deyip geçiyorlar. Ramazan Akkır 28 Şubat sürecinde hükümetin eliyle yaşam tarzları üzerinde bir değişiklik yapılmadığı halde, irtica söylemleri birden artmıştı. Okullarda öğretilen demokrasi, özgürlük, eşitlik birden rafa kaldırılmış; devletin ve varlığın tek sebebi laiklik olmuştu. Sürekli Türkiye’nin İran olacağı propogandası yapılıyordu. Dindar gençler sürekli (bilmedikleri) İranlılar gibi olmadıklarını izah etmek zorunda bırakıldılar. Dindarların Arabistan’a sürülmesinden bahsedenler bile vardı. Ne olmuştu da bir günde bin yıldır yaşadığımız ülkenin yabancısı ve düşmanı oluvermiştik. Tabi ki bunları anlamak çok zordu. Bu ülkede anayasanın ve kanunların milletin iradesiyle değil de, birilerinin keyfine göre yapıldığını gördük. Ülkede üstünler vardı ve onlar bizi asla sevmiyorlardı! Yusuf Demir SARIKLI HOCALARIN FOYALARINI AĞZIMIZ AÇIK DİNLERDİK 28 şubat 1997 öncesi kartel medyasında Müslümanları karalama kampanyası had safhaya ulaşmıştı. 15 yaşındaydım… Her akşam hayretler içerisinde sarıklı hocaların foyalarını ağzımız açık izlerdik. Bunlar nasıl hoca diye şaşırırdım. Özellikle Fadime Şahin gözyaşlarını unutamam, Sarıklı hocalar genç bir kızı ablam ve annem gibi giyinen birini, başörtülü ablaya gösterdikleri revayı izleyince böyle hocalara lanet okurdum. İlk başlarda ne olduğunu anlayamadım, daha sonra baktım ki maksat dini çevreleri TV’deki birkaç kukla ile baskı altına almakmış. 28 Şubat sürecinde kartel medyasında karalama kampanyası, küçüklükten beri bize öğretilen Müslümanca yaşamanın nasıl hakir görüldüğünü ilk defa şahit oldum. Lise 3’teyken başörtülü ablarımıza destek olmak için üniversitedeki eylemlere katılırdım. Orada Müslümanlara olan baskıyı gördüm. Orada başörtülü ablalarımızın göz yaşlarını unutamıyorum. Neden akşamları TV’de izlediğimiz Fadime Şahin’e göz yaşlarına gösterilen destek bu ablarımızdan esirgeniyordu. O yıllarda başörtülü ablarıma görülen revaları, lisede bayan arkadaşlarımızın zorla başını açarlarken nasıl gözyaşı döktüklerini, bir günde giyimi zorla değiştirilen hocalarımı gördüm… ALİ Özkan DEVRİM KANUNLARI UYGULANSIN! 28 şubat deyince, öncesindeki Aczimendiler, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Fadime Şahin olayı ve buna benzer tiyatral korku oyunlarını hatırlarım. Bu tür olaylarla sürekli olarak dindarlar psikolojik baskı altına alındılar. Dindar kesim yaşadıkları mahrumiyetlerin kaldırılması için Refah-yol hükümetinden bir şeyler beklerken medya ve çeşitli STK’ların propagandasıyla günah keçisi ilan edildi. Dinlediğimiz radyolar kapatıldı, gittiğimiz vakıf ve dernekler kapatıldı. Sokaklarda bizim aşılamamızı gerektiğini ima eden “Devrim Kanunları uygulansın” afişleri İstiklal Mahkemesi çağrısı yaptı. Okulumuzda laik geçinen hocalar, dindarlar hakkında ileri geri konuştuğunda; cevap olarak bir şey söylediğimizde, ‘Atatürk’ü kalkan olarak kullandılar. Tüm bunların sonucunda devletin bizi sevmediğini ve bize düşman olduğunu hissettik. İmam Hatip’te okuduğumuz için sürekli yargılayıcı ve küçümseyici tavırları sineye çektik. Katsayı adaletsizliği yüzünden yüzbinlerce genç hak ettikleri okullarda okuyamadılar. Meslek Liseli arkadaşlarımız bundan dolayı 28 Şubatçıları suçlamak yerine, hep bizleri suçladılar. Başörtülü kızlar okullara alınmadı ve binlerce mağduriyet…