Yüksel Adaoğulları (72) fakültenin büyükannesi. Her sabah 05.00'te kalkan Yüksel Teyze, üç vesait değiştirerek okula gidiyor, eğlencesine okuyor. Galip Arslan (67) bugüne kadar hiçbir derse geç kalmadığını söylüyor, Metin Bozkurt (68) ağabeyinin evinde kalıyor. Öğretmen, ev hanımı, müdür, mühendis, bankacı... Onlar hem emekli hem üniversite öğrencisi.
İstanbul Üniversitesi-Hukuk Fakültesi'nin koridorlarında geziniyoruz. Önümüzden salınarak bir adam geçiyor. Yaşı 70'i geçkin. Profesör desen değil, personel desen değil, öğrenci desen hiç değil. Takibe başlıyoruz. Sınıfa doğru yol alıyor. En öne oturup çantasından defter kalem çıkarıyor. Bir öğrenciyi çevirip soruyoruz. Kim bu amca? Cevap yüzümüzü gülümsetiyor: Öğrenci. Okula af kapsamında gelen öğrencilerden yalnızca biri.
Böyle başlıyor hikâye. Merak edip ertesi gün yine okulun yolunu tutuyoruz. Bir hafta boyunca bir dersten diğerine koşturuyoruz. Karşımıza kimler çıkıyor kimler. 75 yaşında öğretmen, 72 yaşında ev hanımı, 67 yaşında otel müdürü, 56 yaşında bankacı... Hepsinin ortak özelliği emekli-öğrenci olmaları.
Koca koca öğrenciler sabah erkenden kalkıyor ve doğrudan okulun yolunu tutuyor. Halk otobüsüne binip, salına salına kampüse yürüyor. Hepsinin öğrenci kartı ve öğrenci akbili var. En çok hoşlarına giden şey sinemaya, tiyatroya indirimli gitmek, araçlara ucuza binmek.
Derslere katılım had safhada. Hepsi sınıfta en önde oturuyor, kendi notunu kendi tutuyor. Sınav haftasında not arama kaygısı yok. Sınıflarda amca, dede, nine deyimlerini kullanmak yasak. Çünkü onlar sınıfın abileri, ablaları. Ancak biz içimizden geldiği gibi hitap ettik. Hepsi 5-6 saat ders çalışıyor, kafe yerine kütüphanede buluşuyor. Hocalar yaşı büyük öğrencilere kızmıyor ya da kızamıyor, hitap ederken hep 'beyefendi' ya da 'hanımefendi' sıfatlarını kullanıyor. Dersleri bir kerede geçemeseler de hepsi hayalleri için mücadele ediyor. Hepsi de ikinci baharında üniversiteli olmanın tadını çıkarıyor. Bir eksikle... Öğrenciliğin olmazsa olmazlarından 'kopya'yı bir türlü çekemiyorlar. Ağır hareket ettiklerinden kopya kağıdını sıranın altından çıkarana kadar yakalanıyorlar; biri kopya fısıldasa kulakları çok iyi duymuyor, sınav kağıdını gösterse gözleri iyi seçemiyor.
İlk öğrencimiz Sami Kumkuroğlu. 75 yaşında ama gençlere taş çıkarır. Bir ders çıkışı koluna girdik ve hikâyesini merak ettiğimizi söyledik. Başımızı gülümseyerek okşadı, öğle arasını bize ayırdı. Sami amca; uzun sakalları, yeşil ceketi, kareli gömleği ile karşımızda duruyor. Biz hayran hayran bakıyoruz, o tatlı tatlı anlatıyor: Trabzon'da doğdum. Orada büyüdüm, ilköğretim ve liseyi orada bitirdim. Daha sonra sınıf öğretmenliği yapmaya başladım. İki yıl çalıştıktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ni kazandım. İki işi bir arada götürürüm hayaliyle kaydımı İstanbul'a aldırdım. Sonra...
Sonrası tahmin edeceğiniz gibi Sami amcanın istediği gibi ilerlememiş. 1969 yılında ekonomik sıkıntılardan dolayı Anadolu'ya göç etmiş. Köy, kasaba demeden gezmiş. Evlenmiş, öğretmenlikten emekli olmuş. 2006 yılında çıkan afla okula dönmüş.
O, sınıfın büyükannesi
Sami amcanın çocukları 50'li yaşlarda. Yani, birçok hocadan daha büyük. 'Sami amca büyüyünce ne olacaksın?' diye takılıyoruz. Katıla katıla gülüyor: 'Daha ne kadar büyüyeyim yavrum. Ama eli yüzü düzgün bir şirkette avukatlık yapmayı isterim.' Etrafı kolaçan edip bir şeyler fısıldıyor. Meğer amcamızın eşi 'Bizim paramızı götürüp okulda harcıyorsun' deyip kızıyormuş. Akşamları o dizi izliyor, kendisi ders çalışıyormuş.
Bir diğer öğrencimiz Yüksel Adaoğulları. 72 yaşında 3. sınıfların büyükannesi. Bizim benzetmemiz değil, sınıf arkadaşlarının hitap şekli. Yeleğini giymiş, kar beyazı saçlarını taramış, kampüste volta atıyor her gün. Kendisiyle kantinde dertleşiyoruz. Fotoğraf çektirmek istemiyor. Üç çocuğu var. Hepsi evli. Her gün 10.00'da yatıyor, 04.00'te kalkıyor. Okula Çekmeköy'den üç vesait değiştirerek geliyor. Hafta sonları kendisi gibi üniversite öğrencisi olan torunlarıyla ders çalışıyor.
Yüksel teyzenin hikâyesinin içinde aşk da var, macera ve hüzün de. Başlıyoruz anlatmaya: Yıl 1961. Henüz 21 yaşında genç bir kız olan Yüksel teyze, hukuk fakültesinde ilk dersine girer. Oturacak yer bulamaz. Zar zor öne gelir, arkası dönük bir genci dürter: -Yanınıza oturabilir miyim? Genç ile genç kızımız göz göze gelir ve Yeşilçam filmlerine konu olacak bir aşk başlar. Gencin kaybedecek vakti yoktur, aynı yıl içinde evlenmek ister. Aileler hemen bir araya gelir, düğün yapılır. Damadın askerliği gelmiştir. O sırada aile gündemine 'Okulu bırakalım, ben asteğmen olayım. Kısa yoldan hayatımızı kuralım.' önerisi gelir. Uzun tartışmalardan sonra karar verilir, ikisi de okulu bırakır. Her şey yolunda giderken Yüksel teyze, 80'li yıllarda eşini kaybeder. Sonra yalnız günler başlar.

İki yıl önce yalnızlığa son veren torunları yaşındaki çocuklarla okumaya başlayan teyzemiz yanımızda sınıf arkadaşlarına 'Çok koşmayın, terlemeyin, terli terli soğuk su içmeyin!' tarzında tembihlerde bulunuyor.
Yüksel teyzenin derslerle arası pek iyi değil. 3. sınıf öğrencimiz günde 5 saat çalışmasına rağmen sınavları geçemiyor. Okulu bitirmeye de pek niyeti yok. Zaten hobi olsun diye okula geliyormuş. Maksat sabah programı izlememek, günlerden uzak durmak. 'Ben mezuniyetimi görmeden diğer tarafı görürüm. Öğrenciliğin tadını çıkarmak lazım.' diyor gülerek. Yaş ilerleyince ezber yapmak kolay olmuyor tabii.
Hiçbir dersi kaçırmadı
Elazığlı Galip Arslan (67) okulu bitirmek için var gücü ile çalışıyor. 1967'de üniversiteye adım atan Arslan, okulun demirbaşlarından. Hangi kapıyı çalsan o çıkıyor. Bugüne kadar hiçbir dersi kaçırmamış. Bir kez derse geç kalıyormuş ki ona da taksi tutup yetişmiş. Galip amca, 1968'de siyasi hareketlerin içinde yer almış, karakollara düşmüş, okuldan ayrılmış. 11 kardeşinin hepsi okumuş. Otellerde yöneticilik yapmış, zar zor emekli olmuş. Çok da geç evlenmiş. 50 yaşında nikâh masasına oturmuş. Çocuğu yok. O okuldayken eşi sıkılmamak için resim kursuna gidiyormuş. Galip amca, öğrenciliğin nimetlerinden faydalanıyor. Emekli kimliği var ama öğrenci kimliğini kullanıyor. Konserleri ucuza izliyor. Tiyatro ve sinema bileti alırken gişedeki çalışanın tepkisini anlatınca karnımıza gülmekten ağrılar giriyor.
Ömer Arslan (62) okula yakın bir yurtta kalıyor. Kendisinden 40 yaş küçük öğrencilerle aynı odayı paylaşıyor. Her sabah 05.00'te uyanıyor, yurdun etüt salonunda ders çalışmaya başlıyor. Ders saatinden önce okula gelip kütüphaneyi memurlarla beraber açıyor. Bütün derslere giriyor, akşam kütüphane kapanana kadar görevlilere eşlik ediyor. 4. sınıf öğrencimizin evi barkı Fransa'da. İstanbul'da kimi kimsesi yok. O da diğerleri gibi siyasi ve ekonomik sebeplerden okuldan ayrılmış, yakınlarının ısrarıyla geri dönmüş. Tek amacı var, okulu bitirmek. Eşi, çocukları her gün arayıp derslerini soruyor, sınav öncesi moral veriyor. 'Geleceğe dair plan yapmaktan pek hoşlanmıyorum. Yapacak bir iş buluruz.' diyor. Okulu bıraktıktan sonra eğitim sendikasında yöneticilik yapan Ömer amca, gençlerle arası çok iyi. Onlarla not paylaşıyor, grup ödevlerinde önemli rolleri üstleniyor. İki üç haftada bir okula yakın fotokopicilerden not topluyor, ezber yapıyor. Yurtta gençler arasında yapılan halı saha maçlarına izleyici olarak katıldığına bakmayın, topu ayağına bir aldı mı hepimizi çalıma dizer.
Haber: Ayhan Hülagü
Kaynak: Zaman