Madam Elizabeth, başkent Port au Prince'deki bir depremzede kampının lideri.
Topuklu ayakkabıları ve minik pembe çantasının birer "hediye" olduğunu söylüyor.
Buradaki herkesin üzerinde ya depremin vurduğu gün giydikleri kıyafetler ya da bağışlanmış giysiler var. Madam Elizabeth'in kılığı, bir dakikadan kısa süre içinde yerle bir olan normal hayata bir geri dönüşe işaret ediyor.
Depremin olduğu 12 Ocak tarihine kadar Madam Elizabeth bir anaokulu öğretmeniydi.
Şimdi çadırda yaşıyor ve çadırkentteki komşularının, içme suyundan tuvalete tüm ihtiyaçlarıyla ilgileniyor, gece vakti meydana gelen hırsızlık olaylarına dair kaygılarını gidermeye çalışıyor.
Haiti'de barınma ihtiyacıyla ilgili çalışmalar yapan İrlandalı sivil toplum örgütü Haven'dan Deidre Grant'le çadırkentleri dolaşıyoruz.
Nereye dönseniz pıtrak gibi çıkmış yeni semtler görüyorsunuz.
Gündüzleri erkekler ya iş aramaya çıkıyor ya da harap olmuş mülklerinin başında nöbet bekliyorlar.
Kadınlar yemek yapıyor, çocuklara bakıyor, çadırları temizliyor.
Çocuklar ise kendilerinden küçüklere göz kulak oluyor, su ve pirinç çuvalları taşıyorlar.
Tuvalete acilen ihtiyaç olduğunu duyduğumuz Port au Prince'in iç kesimlerine doğru gidiyoruz.
Bir buz fabrikasının sahibi, fabrikanın etrafındaki alanı boşa çıkarmış ve burada terk edilmiş arabalarda ya da plastik örtülerden yapılmış barınaklarda yaşayan yüzlerce insanın bir tuvalete ihtiyacı var.
Buna karşın, gıda yetersizliğinden kızıla çalan saçları güzelce örülmüş olan çocuklar halen gülümsüyor.
Bir Türk Kızılayı kampında, temizlik setleri dağıtıyoruz. Sette şampuan da var.
Her kampta saçını ören kadınlara, saç kesen berberlere rastlıyorum.
Çünkü Haitililer için bakımlı saç, normal hayata dönüldüğünün bir işareti.
Kampın yöneticisi Kamil, 1999'da Marmara depreminde de görev yapmış.
Tertemiz çadırların arasındaki düzgün sokakları gezdiriyor bana.
"Beş yıldızlı" kampının dört basketbol takımı var. Kamil, "Haitili 50 Cent"ler adını verdiği takımının diğer kamplarla maçlar yapmasını umuyor.
Çadırkentinin kurulu olduğu alanın eskiden bir çöplük olduğunu anlatıyor gururla.
Burayı temizlemiş, güvenlik için bir duvar inşa etmiş ve 166 çadır kurmuş.
Kamil beni ekibinin psikoloğuyla tanıştırıyor.
"Kadınlar", diyor depremden daha çok etkilenmişler, çünkü deprem öğleden sonra olduğu için çoğu evdeymiş. Kamil, kadınların çoğunun çadırları evleri bellediğini söylüyor.
Madam Faviola'nın yemek pişirdiği çadırın önünde duruyor, "Şimdi, çok özel bir çadır göstermek istiyorum sana" diyor.
İçeriye giriyorum. Madam yere bir halı sermiş, yatak odasına koyu pembe bir tülle bir alan ayırmış, kağıt ebegümeçlerinden bir sarmaşık yapmış. Radyoda baladlar çalınıyor.
Evinin enkazından çıkardıkları eşyalar arasında bir vitrin de var. Bebek fotoğraflarının olduğu çerçeveler, küçük Çin porselenleri gibi değerli şeyleri vitrine yerleştirmiş.
Mutfak gereçleri düzgün bir şekilde vitrinin altına dizilmiş. Her şey tertemiz.
Çadırkentler halka yalnızca geçici olarak barınma imkânı sağlıyor.
Ancak halk, artçı şoklardan tedirgin olduklarını ve açık havada kendilerini daha güvenli hissettiklerini söylüyor.
Ben de şehir dışında "güvenli" bir binada kalırken iki gece üst üste 4,7 büyüklüğünde hafif artçı şoklara tanık oluyorum.
Bina sallanır, bir ileri bir geri giderken korku içinde yattığım yerde kaskatı kesiliyorum.
"Çadırımdan keşke vazgeçmeseydim, açık havada olsaydım" diyorum.
Binanın içindeyken 10 saniye geçmek bilmeyen bir zaman gibi geliyor.
Ertesi gün, çadırkenttekiler yeni artçı şoklarla uykularından uyandıklarını ama sonra felaket sonrası kurulmuş bu cesur, yeni topluluklarında, güven içinde uyuduklarını söylüyorlar.
Haiti bayraklarının yanısıra el yapımı uçurtmaların uçtuğu, çadırlar arasına gerilmiş iplerde çamaşırların asılı olduğu, açık hava mutfaklarında spagettilerin tüttüğü, futbol toplarının derme çatma kalelere atıldığı, insanların bembeyaz kıyafetleri içinde gezdikleri yeni bir topluluk burası.
Ve eğer varsa insanların topuklu ayakkabılarını giydikleri.
Kaynak: BBC