Gazeteci-Yazar Cengiz Candar, AK Parti'nin dünkü 3. Olağan Kongresi'ni bugünkü yazısında değerlendirdi. Çandar, "'Türk-Kürt' birlikte yola çıkarken..." başlıklı yazısında şu değerlendirmelerde bulundu;
Ak Parti'nin dünkü 3. Olağan Kongresi'nin de, partinin de yeni sloganı: 'Biz Birlikte Türkiye'yiz'. 'Biz'den kasıt ne; 'biz' kimiz. Biliyorum, 'Hepimiz' denecek ama sloganın asıl vurgusu 'Biz, Türkler ve Kürtler'.
Ak Parti'nin 3. Kongresi, bir bakıma, Türkiye'nin, Türkler ve Kürtlerle birlikte çıkacakları yeni ve zorlu bir yolculuğunu başlatma startını Tayyip Erdoğan'ın verdiği bir 'tören' diye de kabul edilebilir.
Kongrede Tayyip Erdoğan'ı iki saati aşkın süreyle dinlerken, bir gözüm salonda delegelerin üzerinde, zihnimin içini binbir düşünce yalayıp geçiyor.
O hızlı geçiş sırasında zihnime yerleşen birkaç 'konu başlığı':
1. Ak Parti çok genç bir parti hala. Hatta çocuk. Kurulalı şunun şurasında 8 yıl olmuş, 3. Olağan Kongresi'ni yapıyor. Bu arada dört kez seçim kazanmış ve üstelik oylarını artırarak kazanmış.
Ve kürsüdeki Tayyip Erdoğan'ı dinliyor ve salonun 'havası'nı izliyorken, Ak Parti'nin üzerine henüz 'iktidar yorgunluğu' çökmemiş olduğunu, Parti'nin daha 'yaşlanmamış' olduğunu sezmemek mümkün değil.
2. Bu arada partinin lideri ve Başbakan Tayyip Erdoğan da dikkatl gözlerin kaçırmaması gereken, bundan önceki kongreler ve yıllardan belirgin bir farklılık, bir anlamda 'yenilik' var: Özgüven! Bundan önceki her Tayyip Erdoğan, atak, mücadeleci, iddialıydı. Dün de öyleydi. Bu özelliklerden hiçbir kaybı olmamış. Ülkenin ve partisinin en 'enerjik' şahsiyeti yine o gözüküyor. Bu kez buna kendisinin de belirleyici katkısının olduğu Türkiye'nin uluslararası alanda 'yükselen profili'nin de eklediği 'özgüven' hali çok çarpıcıydı.
Ne de olsa bir hafta önce New York'ta 32 ülke lideriyle görüşmüş, Pittsburgh'da G-20 toplantısına katılmış olarak dönmüş bir genel başkan vardı kürsüde. Dünyanın bellibaşlı 'lider' tiplerinden biri olduğunun farkında bir genel başkan. Bu, 'özgüven' olarak hem kongre salonuna, hem de ekranlardan kendisini izleyenlerin evlerinin içine yansıyordu.
3. Partinin 'hayatiyeti'ni, liderinin 'enerjisi'ni koruması ve buna bir de 'özgüveni' eklemesi, önümüzdeki dönemin Türkiye'sinin kaderini çizecek olan 'Demokratik Açılım' bakımından en önemli 'güvence'yi ve 'emniyet supabı'nı ifade ediyor.
4. Ve Ak Parti'nin bunca kısa bir ömür içinde Türkiye'nin 81 ilinin 80'inden milletvekili çıkarabilen, dolayısıyla 'ulusal ölçekli' tek siyasi parti olma başarısını, dünkü Büyük Kongresi'nde 'hayatiyeti'ni yitirmemiş olduğunu göstermesi, teşkilatı, yaygınlığı hepsi bir yana. Tayyip Erdoğan bir yana. Tayyip Erdoğan'ın 'özgül ağırlığı', lideri olduğu partisinin toplamına neredeyse denk düşüyor.
Ak Parti'nin 3. Kongresi'nde bir de bunu gördüm.
***
Onu yani Tayyip Erdoğan'ın dün kulak kesilmiş dinler ve hiçbir mimiğini kaçırmak istemezcesine onu olanca dikkatimle süzerken, yıllar önce fark ettiğim bir özelliğini bir kez daha gözledim. Tayyip Erdoğan, hem 'göğe' hem de 'yere' son derece yakın, 'göğü' de 'yeri' de içselleştirmiş. 'Gök'ten kasıt 'İlahi' alan, 'yer'den kasıt, 'beşeri varlığı' ile 'yeryüzü'
Son derece güçlü ve samimi bir 'inanç insanı' olmasının yanısıra geldiği toplumsal köken, gelir grubunu ve değerlerini hiçbir zaman unutmayan ve terketmeyen birisi olduğu duygusunu aşılıyor. İç politikada 'garip-gureba'dan 'yoksullar'dan söz ederken gönül telleri titreyerek söz ediyor besbelli ve aynı şekilde Gazze söz konusu olunca aynı nedenden içinde zaptemediği bir öfke kabarıyor. Filistin halkı, besbelli ki, onun gözünde, sınırlarımızın dışındaki 'garip-gureba'.
Yani, içerden söz ederken de, dışarıya vurgu yaparken de, 'siyasi akıl' ölçülerini bastıran 'duygu kıvrımları' sürekli yansıyor ve isimsiz ve cüzdanları güçsüz büyük kalabalıklar bu adamı benimsiyorlar ve görünür bir gelecekte terkedeceğe hiç benzemiyorlar.
Şu sözlerine bakın:
"Biz büyük acılar çekerek, büyük çilelerin içinden geldik. Fakirin umudu olarak geldik. Yoksulun her zaman yanında olduk... bundan sonra da aynı minval üzere yolumuza devam edeceğiz. Garibin, gurebanın, yolda kalmışların, ihtiyaç sahipleriin, ezilmişlerin, dışlanmışların sesi, nefesi olmaya devam edeceğiz. 7 yıl boyunca.. yoksul hanelere deva olmaya, üşümüş elleri ısıtmaya, sönmüş ocakları yeniden yakmaya, düşenlerin elinden tutmaya gayret ettik, bu hissiyatımızı kaybetmeyeceğiz... Evinde sobası yanmadığı için titreyen elleriyle kalem tutmaya çalışan kız çocuğunun hakkı bizim omuzlarımızdadır. Bir kap sıcak çorbaya muhtaç yaşlı teyzenin, yaşlı amcanın hakkı bizim omuzlarımızdadır... Omuzlarımızdaki yük ne kadar ağır olursa olsun, dertlere çare üretmek için gece gündüz koşturacak, koşturacağız..."
Bu sözleri öylesine inanarak, 'sahici' bir şekilde söylüyor ki, 'mesaj' muhataplarına ulaşıyor.
O 'muhataplar' ülkenin 81 ilinin zemininden ona vazgeçilemez bir 'destek' veriyor, 'güç kaynağı' oluşturuyorlar.
O da gücünün hiçbir siyasi rakibinde bulunmadığı, hiçbir siyasi rakibinin kolay kolay edinemeyeceği bu 'kaynağı'nın farkında. Tam da bu nedenden ötürü Recep Tayyip Erdoğan, pek de haksız olmadan 'Milli Birlik Projesi' adını verdiği 'Kürt-Demokratik Açılım'ın yol alabilmesinin, sürdürülebilmesinin, hiç kolay olmasa da hedefine ulaşabilmesinin en büyük dayanağı haline dönüşmüş durumda.
Ak Parti 3. Kongresi, üzerinde nice mayın ve dikenli tel ve barikat, önünde uzanan 'Milli Birlik Projesi'ni gerçekleştirmek amacıyla yola çıkmak için 'Lider'i ile 'Partisi'nin 'sözleşme' imzalaması töreni de sayılabilir.
Öyle oldu. 'Partisi', 'Lideri'nin arkasına düşecek; 'Lider', 'Partisi'ni arkasına alıp götürecek. Konuşmasında, 'Daha anlatacaklarımız bitmedi. Anlatacak hikayemiz var. Anlatacak rüyamız var. Hayallerimiz var' diye haykıran kendisiydi.
Türkiye'nin dünyaya anlatacağı 'hikâye'den söz ediyordu ama aynı zamanda onun Türkiye'ye anlatacağı 'hikâye', 'rüya' ve 'peşinden koştuğu hayaller' vardı. Bunun için düşeceği bir 'yol' var.
'Milli Birlik Projesi' adını verdiğinin peşinde koşacağı 'yol'...
***
Kim, hangi partiden olursa olsun, bir siyasi parti genel başkanından, şu aşağıdaki sözleri çok önemsenen bir konuşmasında dinlesem çok mutlu olur ve geleceğe daha bir iyimser duygularla bakardım:
"Bu ülkenin tarihinde Yesevi'yi Pir Sultan'ı çıkartmaya kalkarsanız, onları görmezden gelirseniz, yok sayarsanız, bu ülke öksüz kalır, yetim, köksüz ve dayanaksız kalır. Yunus Emre'siz bir Türkiye dilsiz kalır. Mevlana'sız bir ülke ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz'ı dinlemeyen Türkiye türküsüz kalır. Tatyos Efendi'nin besteleri yarım kalır. Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar, bu ülke de Cem Karaca'nın hasretini çekti. 'Hoşçakalın iki gözüm' diyen Ahmet Kaya'ya vefa göstemeyen Türkiye'nin şarkıları eksik kalır. Nasıl Mehmet Akif'siz bir Türkiye tahayyül edilemezse, onun ruh dünyasındaki anlayış bizim için ne denli saygınsa, bizler bütün edebiyat dünyamızdan gelen geçenlere aynı saygıyı duymalıyız. Onun için Nâzım Hikmet'siz bir Türkiye de eksik sayılır. Seversiniz sevmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz, ama Ahmed-i Hani'siz, Bitlisli Said-i Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır."
Bu sözleri Tayyip Erdoğan sarfetti. Üstelik o sadece genel başkan da değil. Başbakan!
Hele 'Bu ülke de Cem Karaca'nın hasretini çekti' der demez ve hemen ardından "'Hoşçakalın iki gözüm' diyen Ahmet Kaya'ya vefa göstermeyen bir Türkiye'nin.." dediği anda, eminim onbinlerce, yüzbinlerce insanın göz pınarlarına yaşlar üşüşmüştür.
Öyle olduğunu adım gibi biliyorum...