Hamid Omerî*
Yıllardır birlikte çalıştığım Çankırılı arkadaşım "Sana şaşıyorum. İnsanlar yerinde duramıyor heyecandan. Oysa sen tepkisizsin" diyor son günlerde bana. Aslında herkesin konuştuğu konuyu konuşuyoruz biz de. "Kürt Açılımı" veya diğer bir ifade ile "Demokratik Açılım"ı. Diyarbakırlı ve Çankırılı iki insan yedi yıldır aynı odada çalışıyoruz. Bu adam arada bir niye kanal değiştiriyor deyip surat asanlar olmadı mı? Evet oldu. Sorun olmasını bekleyenler olmadı mı etrafta; oldu pek tabi. Bu adam başka dilde de yazıyor acaba bizi bölmek(!) isteyenlerden mi diye sorular sorulmadı mı? Evet soruldu. Yaşanan veya "biz bunları yaşadık siz haberdar mısınız" denilen her ne varsa şüpheye dair yaşandı. Ancak oda arkadaşlığı bozulmadı. Şiirden, hikâyelerden, yeni çıkan romanlardan konuştuk, aşk'ın dile ve ele düşmesinden de bahsettik son günlerde Çankırılı oda arkadaşımla.
O ısrarla Kürt Açılımı dedi mevzuyu açarken. Ben her nedense Kürt Açılımı demekten imtina ettim. Bu yalın bakma halimden kaynaklanıyor diye söyledim ona. Ona "Demokratik Açılım" yaklaşımı devlet bakışı olduğu için değil ama ülkenin ve meselenin temel sebebi olduğu için daha doğru geliyor bana dedim. Zira her ne olursa olsun bu memlekette bir mesele; çözülecek olan bir mesele varsa bu hukuksuzluktan doğmuştu ve ancak ve ancak demokratik yollarla çözülebilirdi.
Elbette ben de şaşkınlıklarımı paylaştım. Neden ne çok umutsuz ne de çok umutlu olmadığımı anlattım. Yıllardır Kürt denilince sinirlenen, "ya de hadi canım sende" diyenlerin birdenbire bire beni tanıyor gibi davranmasını, Kürtçe konuştuğumda; ya gerçekten öyle bir dil var mı? diye şüpheci ve alaycı bakışların "Kürdoloji"den benden daha çok bahsetmeleri beni şaşırtıyor. Ben bu kadar rahat değilim. Ben rahat konuşamazken, rahat yürüyemezken, rahat yazamazken hatta rahat düşünemezken; etrafımdakilerin, yanımdakilerin, biraz ötemdekilerin, beni bana çok uzun yıllardır yabancı hissettirenlerin ve bundan dolayı hayıflanmayanların bu denli rahat konuşması, yazması, düşünmesi beni şaşırtıyor. Korku mu bu yaşadığım? Derin bir tahlille bunun korku olmadığını fark ediyorum. Haddimi aşmak istemem ama medya toplumunun refleksleri, dili, yaklaşımı ve düşüncesi böyle olsa gerek demekten başka bir yol bulamıyorum. Zira hatırladığım kadarıyla en son yoğun bir şekilde bir yıl önce ön koşullar temelinde gelişen "bizim dediklerimizi söyleyin, hadi önce siz de bunu ve bunları böyle söyleyin" yaklaşımları had safhadaydı. Ve o zaman birkaç iyi adam dışındaki herkes ve birkaç sayfa dışındaki bütün sayfalar başka çıkardı. Bu bir döngü müydü? Bu kadar çabuk mu dönerdi dünya? Çember... içinde miydik çemberin artık?
Yıllar önce çalıştığım bir pastanede "böğürtlen suyu" satıyordum. Yaz aylarında, eğer biraz daha fazla kazanalım adına tadı bozdurulmazsa hakikaten nefis bir tadı olur böğürtlen suyunun. Allah rahmet eylesin dondurma yapan ustam yaşını almış şirin, zayıf bir adamdı. Güzel dondurma yapardı ama bir gün bana yaklaşıp beni sarsan o cümleyi kurdu. Diyarbakırlı olduğum dışında bana dair pek bilgisi yoktu. "En büyük Türkiye de, ben Türkiye'yi çok seviyorum de" dedi aniden. Dondurmanın kıvamı değişti. Limon kaçtı sade dondurmanın üzerine. Tadı değişti böğürtlenin. Ünal'ın iyi bir futbolcu olduğunu düşünüyordum ama maç yoktu. Neydi bu? Nedir bu?...
Yıllarca köyün tam karşısında çorak tarlalardan bize toplattırılan taşlarla yazılar yazmış ve bu yazıları okunur kılmak için kireç taşımıştım arkadaşlarımla birlikte. Belki keyifle yapmıştık bu işi. Ama asıl olan da buydu. Bu iş bize keyifle yaptırılmıştı. Önce taş taşımış, yerlere büyük harfler kazmış ve sonra o taşları o kazılan yerlere yerleştirmiştik. Sonra kireç taşımış ve o taşların üzerine sürmüştük. Ustam bana o cümleleri kurmadan beş ay önce okulun arakasındaki tarlada yerlerde süründürülmüştü babam, kardeşlerim ve diğer bütün köylüler. Tokatlanmış, hakarete uğramıştım. O sözleri bana söylerken neler düşündü bilemezdim ama benim neler yaşadığımdan da pek muhtemeldir ki haberdar değildi. Bütün bunlar yeter miydi birbirimizi anlamaya? Peki, verecek bir cevabım olmalı mıydı yoksa susmalı mıydım? O sıralarda derin muhabbet duyduğum Seydam bana şunu söylüyordu: Kırılmamak, kırmamaktan daha önemlidir. Gel de çık işin içinden şimdi. Benim yaşadığım bir kırgınlık değildi ki. Ya da kırılmak ve kırmaktan ibaret değildi. Ötesiydi sözlüğün kastettiklerinin. Mana idi. Ama anlam adeta o taşların konması için kazınmıştı ve okunmasın diye üzerine kireç dökülmüştü sarı vita tenekelerden.
Ben hala o yaşlı adamın, yalın halini unutup yani dondurma yapmak/yaptırmak yerine bana bir şeyler dedirtme sebebini düşünürüm. İşte bu hikâyeyi anlattım arkadaşıma. Açılımın ne demek olduğunu anlamadığımı, anlayamadığımı söyledim. Devlet, devlet olmalı ve sorumluluklarını yerine getirmeliydi. Benim adım, kimliğim, kazınan anlamım, düşünmem, yazmam, okumam ve konuşmam devlet(im) tarafından güvence altına alınmalıydı. Bu olmamıştı şimdiye değin. Ben bugüne kadar bunların neden olmadığını değil, bunların sağlanması gerektiğini anlattım ve söyledim. Bugüne kadar bunu şiddetle reddeden yapı farklı bir refleksle bu bahsettiklerimi(zi) şimdilerde dillendirmeye başladı. Bu, doğal olandı zira olması gerekendi. O yüzden heyecana gerek yoktu. Ne yani sırf bu cümleler kurulmaya başlandı diye, ben doğal haklarım bana verilecek galiba diye, yani herkeslerin sahip olduklarına sahip olacağım için teşekkür etmeli, havaya mı fırlamalıydım. Yok hayır. Böyle değil. Bu sandığınız gibi değil. Bu sizin bildiğiniz gibi değil. Ben masal dinleyen adam, masallarla büyümüş adam, dilini masallarla korumuş adam, dingin bir ruh ve bedenle beklemeliydim. Zira beni koruya gelen masalların yanında benim dinlediğim başka masallar da vardı.
Devlet(im) beni çağırdığında gitmiş ve üzerime düşen sorumlulukları yerine getirmiştim. Anayasa ile her nedense güvence altına alınmış resmi dili(mi) damarlarına kadar öğrenmiştim. Askerlik yapmış, gece koğuş nöbetinde uyumamıştım(!). Gün gelmiş olmayan dille(!) televizyondan konuşacak adam lazım dendiğinde gidip hiçbir bedel almadan günlerce çalışmıştım. Kimseye küsmemiş, kimsenin arakasından yaygara koparmamıştım. O yüzden bu konuda heyecan bana uzaktı. Heyecanlananlar güncel gelişmelere göre siyaset belirlemekteydiler. Hep öyle oldular ve öyle olmaya da devam edecekler.
Masal devam ediyor. Daha kaç gece sürecek bilemiyorum, kestiremiyorum. Şehrazâd, Dünyazâd ve Şehriyâr. Kim kimin yerinde bu masalda? Sabahın yaklaştığını bekleyen devlet pardon Şehrazâd susacak mı yoksa devam mı edecek. Üstelik bu masalda Şehrazâd ile Şehriyâr'ı iyi anlamak gerekiyor. Masalı anlatanın bir korkusu var mı? Varsa nedenini ve nasıllığını da anlamak gerekiyor. Ölmemek için masal anlatan Şehrazâd, burada uyanmasınlar diye masal anlatıyor. Evet! Kabul etmeliyim ki bu yeni bir masal ve gerçekten de sabah yaklaştığında eğer beklenmesi gerekiyorsa yarınları beklemek gerekiyor. Masalları bilenlerden biri olarak ben umutluyum çünkü sabahın yaklaştığını görüyorum ama masalı bilenlerden biri olarak umutsuzum zira Binbir Gece Masallarının ifritleri pek çoktur. Ve bizim son masalımızda duman yükselmeye başladı...
*Şair