$

Dolar

47,6010

Euro

55,0223

£

Sterlin

64,2509

Frank

58,7667

Gram Altın

6.534,4100

Bitcoin

3.076.406

$

Dolar

47,6010

Euro

55,0223

£

Sterlin

64,2509

Frank

58,7667

Gram Altın

6.534,4100

Bitcoin

3.076.406

Türkiye

İktisad İtikaddır

Artık insan konuşan, eyleyen ve düşünen [politik] biri değil; kullanan ve araçlaştıran bir varlıktır. Artık ağaç, ağaç olmaktan çıkıp ?odun? olarak görülür.

30.04.2009 - 03:56
Timeturk Editör
İktisad İtikaddır
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

İktisad İtikaddır:Çağdaş Ekonominin Metafizik Kritiğine Giriş

Prof. Dr. İlhami Güler*

?Nereye gidiyorsunuz??

Kur?an 81/26

Giriş

Seksenli-doksanlı yıllarda beraber iştirak ettiğimiz panellerde Fazlurrahman?ı ve görüşlerini benimsediğim için beni İslam?ı modernleştirmekle-dünyevileştirmekle suçlayan eski İslamcı (S. Kutup hayranı), akademisyen ve entelektüel bir arkadaşla geçenlerde karşılaştık. AKP hükümetinin ABD ile ilişkisi ve Obama?nın TBMM?de yaptığı konuşmayı değerlendirirken Obama?nın konuşmasını beğendiğini söyleyerek ABD karşıtlığının a-politik bir tutum olduğunu söyledi. Siyaseti, kendi gücünü ve karşı tarafın gücünü doğru tartarak ?kârı maksimize etme? olarak tanımladı. S. Kutub, ABD dönüşünde yazdığı ?Yoldaki İşaretler?de ABD yaşam tarzını politik bir şuur ile ?Modern Cahiliye? olarak niteliyorken, bu arkadaşın altı ay ABD?de kaldıktan sonra ABD?nin süper güç olmasından dolayı ayrı bir ?hukuka? sahip olması gerektiğini söylemesi, ABD karşıtlığını ?a-politiklik? olarak nitelemesi ve siyaseti ?kârı maksimize etmek? olarak tanımlaması, egemenliği altında bulunduğumuz Duyumcul/Kahraman kültürün Ekonomi-politiği olan Liberal-Kapitalizmin gezegen düzleminde ve bu arada ülkemizde kavuştuğu nüfuzu, genelliği ve ?normalleşme?yi gözler önüne koymaktadır. Liberal Kapitalizm, şu anda tabiri caiz ise köpeksiz köyde değneksiz gezmektedir. Kendini ?Tarihin Sonu? olarak lanse etmektedir. Siyaseti ekonomiye indirgediği için uluslar-arası politika, uluslar-arası şirketlerin ?aktiv-pasiv? ve ?win-win = kazan-kazan? diline dönüşmüş durumdadır. Sahiden nasıl bir dünyada yaşamaktayız? Olan, olması gereken midir? Zuhurunun şiddetinden özünü gizleyen bu ?Pazar Tektanrıcılığı?nın özü nedir? Nasıl bir metafiziğe (itikada) sahiptir? Bu yazıda İslam imanı (Dünya görüşü) açısından bu soruları irdelemeye çalışacağım. Ekonominin tiranlığına reğmen, siyasetin önemini ve önceliğini vurgulayarak İslami siyasete (İslamcılığa) alan açmaya çalışacağım. Ne?paha?sına olursa olsun ?iş?birliğinin, onurlu ?siyaset?in olmaz ise olmazı olmadığını, çoğunlukla direnişin, işi yokuşa sürmenin( ?akabe), kaybetmenin, zararın? bunun bir parçası olduğunu iddia edeceğim.

16. Yüzyıldan Sonraki Avrupa Kültürünün Total Karakteri

Modernitenin yükselişiyle birlikte tabiat bilimleri felsefeden kopup bağımsızlaşırken, sosyal bilimler de Teolojinin yerini aldı. Toplumsal yaşamın merkezini oluşturan ve toplumların kültür yapılarının ifadesi olan ekonomi, hukuk ve siyaset, pozitivizmin yükselmesiyle kendilerini ?normatif? ön-ekine rağmen, birer ?Bilim? olara lanse ettiler. Felsefe yapma tarzı da dâhil olmak üzere, Batı toplumlarının kurumlaşmış bütün kültür alanlarının (ekonomi, hukuk, siyaset, sanat, din vs.) bağlı olduğu üst-sistemin, ruhun, prototipin, paradigmanın, başat (temel) önermelerin-öncüllerin genel karakterini, kökünü tanımadan bu ağacın gövdesi(ideolojisi), dalları(farklılaşmaları), yaprakları(inceltilmeleri) veya meyveleri(kurumları) üzerine konuşmak anlamsız olacaktır. Bundan dolayı, Kıta Avrupası?nda 16. yüzyıldan itibaren gelişen, çiçeklenen ve adına Rönesans, Reform, Aydınlanma, Modernizm, Sekülerizm, Batı Uygarlığı vs. denen gövdeyi iki tarih felsefecisi, biri epistemolojik kalıpları, diğeri de insan ve dünya algısı açısından tanımlamışlardır. Sorokin?in ?üst-sistem? dediği, paradigma, kültür prototipi veya ruh tasnifine mesned teşkil eden epistemolojik karakterli soru şudur: ?Doğru, nihaî hakikat değerlerinin niteliği nedir?? İnsanlık, bu soruya başlıca üç türlü cevap vermiştir: a. Duyumsal: Bilgi vasıtaları akıl ve beş duyu, nihai gerçek ise fiziksel varlık. b. Düşünsel: Bilgi vasıtaları akıl, beş duyu ve vahiy; nihai hakikat ise Tanrı, Brahma ve diğer sinonimleri. c. Sezgisel: Bilgi vasıtası sezgi, nihai hakikat ise Kutsal Hiçlik, Tao, Nirvana, Çok Katlı Sonsuzluk, Vahdet-Vücut . Duyumsal demek, duyuların( beş duyu) ötesinde duyumsal olmayan herhangi bir gerçeklik/hakikat ve değer tanımayan bakış açısı, dünya görüşü demektir. Duyumsal üst sistem, duyumcul yönü ağır basan kişiler ve grupların, yaşam yollarının ve toplumsal kurumların yanı sıra; duyumcul bilim, felsefe, din, güzel sanatlar, ahlak, hukuk, iktisad ve siyasetten meydana gelir. Son dört yüzyıldır Avrupa kültürünün bütün alanlarında doğru ve nihaî hakikatin ?duyumcul? olduğunu iddia eden önermeler işlenmiştir. Din ve Teolojinin (Düşünsel Prototip) nüfuz ve itibarları azalmıştır. Bilim, onların yerini almıştır. Materyalizm, amprizm, kuşkuculuk ve pragmatizm gibi duyumcul felsefeler, duyumcul edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık ve tiyatro bunların ortaçağlardaki dinsel versiyonların yerini almıştır.[1]

Kültür, prototip, ruh, paradigma veya üst-sistemleri insanın varlık ve özellikle ?dünya? karşısında aldığı tutuma göre dörtlü (Uyumlu, Kahraman, Zahit ve Mesihçi) olarak tasnifini yapan Walter Schubart, Sorokin?in ?Duyumsal? olarak nitelediği Batı?nın son dört yüzyıldır geliştirdiği prototipi/üst-sistemi ?Kahraman? olarak niteler. Schubart, Kahraman prototipin genel özelliklerini şöyle niteler: ?Bu kültür-zihniyeti ve insanı dünyayı örgütçü çabasıyla düzene sokması gereken bir kargaşa diye görür. Dünyayla barışçıl olarak geçinmez, varolan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik-güvenciyle, gururuyla ve erk(güç) tutkusuyla doludur. Dünyaya bir köleye bekar gibi bakar; ona efendilik etmek (egemen olmak) ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister? Bu insan gözlerini yukarıya kaldırıp gökyüzüne (Tanrı) saygıyla bakmaz; tersine, erk tutkusu ve gururla dolu olduğu için aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözlerle yeryüzüne bakar. Tanrıdan gitgide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına daha çok gömülür. Laikleşme onun kaderidir; Kahramanlık, onun yaşam duygusu, tragedya da amacı ve sonucudur. Roma, gücünün doruğunda kendini böyle hissetmişti? Son dört yüzyılın prometheusçu Batı kültürü ve insanı bu prototipin iyi bir örneğidir.[2] Dolaysıyla, bugün artık Avrupa coğrafyasından çıkıp bütün dünyayı etkisi altına almış( küreselleşmiş) bu kültürün ekonomik hegomonyasını anlamak istiyorsak, öncelikle bu hakim metafizik arkaplanı hatırda tutmamız gerekir.

Liberal-Kapitalizm?in Metafiziği veya ?Ekonomi Bilimi?

Ekonomi bilgisi, genel olarak siyaset ve hukuk gibi ?norm?atif bilimler kategorisinde, bir yanıyla insan tabiatının/psikolojisinin öndeyilenebilir, tahmin edilebilir, stabil özelliklerine dayandığı gibi; diğer yanıyla da, insanın genel olarak hayata, dünyaya, insana, mala, mal biriktirmeye, tüketmeye, nasıl baktığına, yani dünya görüşüne sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla ?Ekonomi?, bilgi olduğu kadar, aynı zamanda değer/inanç temellidir. Bu yanıyla da insanın, hayatın, dünyanın nihaî anlamı/hakikati/değeri/amacı nedir sorusuna verdiğimiz metafizik/felsefi/dini/teolojik cevaplara sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonominin öndeyilenebilir bilgisi, insanın hayatını sürdürmesi için itildiği temel ihtiyaçlara olan bağlılığı ile beraber, hayattan haz/zevk alma içgüdüsüne ve bunu temin eden emtiayı (gayrimenkul, para, altın vs.) biriktirme(mülk) ve harcama(tüketim) arzusuna dayanırken; metafizik yanı, felsefi öğretilerin, ahlakın ve dinlerin bu içgüdülere, arzulara getirebileceği sınırlara veya sınırsızlıklara tekabül eder. Bu bağlamda, ortaçağların dinî/teolojik sınırları ile modern liberal kapitalizmin sınırları doğal olarak birbirinden farklıdır. Liberal-kapitalizmi kendi kılan şey, çoğu zaman iddia edildiği gibi insanlığın tarihi tecrübesiyle biriktirmiş olduğu kurumlara (piyasa, özel mülkiyet, para, aile, devlet, vs.) sahip çıkması değil; bunlara ilişkin yeni metafizik (seküler/duyumcul) bir bakış açısıdır; yeni bir mesafe bilincidir. Örneğin Garaudy, ?Pazar/piyasa? algısının, pre-modern dönemden modern kapitalist döneme geçişiyle birlikte değiştiğini vurgular. Ortaçağda Pazar ?bir iletişim ve değiş-tokuş vasıtası olma işlevini sürdürür. Hayatın nihaî gayeleri paranın dışında belirlenir. Bu gayeleri belirleyen ise, sosyal hiyerarşiler, örtülü ve aşikâr ahlaki değerler, ne kökenleri ne de temelleri bakımından parayı esas almayan dinlerdir.? Modern dönemde ise, ?Pazar; toplumsal, bireysel veya ulusal ilişkilerin tek düzenleyicisi, iktidarın ve hiyerarşilerin tek kaynağı haline geldiği zaman bir ?din? şekline dönüşür.?[3] Liberal teorinin bireyin devlet ve toplum kategorileri içinde eritilmesine karşı çıkışını ve onu bu totalitelerden özgürleştirme çabalarını onaylasak da, sorun temelde politik prosüdür sorunu değil, temel sorun,paradigma, Garaudy?nin deyimi ile ?din?sorunu. Ünlü kapitalist düşünür Ayn Rand, kapitalizmin ?Duyumcul? paradigmayla ilişkisini, İnsan Haklarını temellendirirken-adını koymadan- gayet açık olarak şöyle ortaya koyar: ?Her politik sistem bir ahlak sistemine dayanır. İnsanlık tarihinin egemen ahlakı, bireyi yüksek bir mistik [Tanrı] veya sosyal otoriteye tabi kılan alturist(özgeci)-kollektivist doktrinin çeşitli versiyonlarıdır? İnsanlık tarihinde ilk olarak Birleşik Devletler (ABD), insan hayatının bir hak olarak insanın kendisine ait olduğunu (yani bir ahlaki ilke olarak ve insanın tabiatı gereği) bir hakkın bir bireyin mülkiyeti olduğunu, toplumun kendi başına hiçbir hakka sahip olmadığını ?savundu. Bir ?hak? kavramı sadece davranış ile ilgilidir? Yaşam hakkı tüm hakların kaynağıdır ve mülkiyet hakkı bu hakların tek uygulamasıdır? Hakların kaynağı insanın doğasıdır? İnsan haklarının kaynağı ilahi kanun veya yasama kanunları değil; fakat kimlik kanunudur. A, A?dır ve insan insandır.?[4] Bu bakış açısı, duyumcul paradigmanın kaynağı olan eski Yunan?daki sofistlerin bakış açısı olan ?İnsan her şeyin ölçüsüdür? anlayışına dayanır. Aydınlanma filozofu Kant, aynı ilkeyi ahlak felsefesinin önemli bir unsuru yapmıştır. İnsanın ?kendisi-için? olduğu, insan haklarının temeli olarak konulunca, bütün bir politik ve ekonomik sistem bu metafizik ilke üzerine kurulmuş oluyor. Ahlakın görevi, Toplum ve Tanrıya karşı sorumluluktan bireyin haklarının (İnsan Hakları) korunmasına kayınca, politik-ekonomik sistemin görevi de bu bireye yeryüzünde canının istediği bir hayat (cennet) yaşatmak oluyor. İnsan kendi kökenine, mülkiyetine sahip, yaşam da biricik olunca, mutluluk, haz/zevk veya istediğini yapma da yaşamın yegâne telosu oluyor. Amerikalı psiko-analist ve düşünür Erich Fromm, kapitalist sistemin yarattığı sosyal karakterin hedonist veçhesini şöyle tasvir ediyor: ?Günümüzde herkes, sanki atmak için satın alıyor. Günün moda düşüncesi ?kullan, tüket ve at!? biçiminde gösteriyor kendini. Yeni bir şey, otomobil, elbise veya teknik bir araç alındıktan bir süre sonra kullanımından sıkılan ve bıkan kişi piyasadaki en yeni modellere sahip olmak tutkusuyla yanmaya başlar. Bunun için de eskisini atar veya yenisi ile değiştirir. ?Yeni olan güzeldir? anlayışı, kazanmak, elde etmek, kullanmak ve atmak, çağdaş yaşam düşüncesini belirleyen en önemli etkendir.?[5] Fromm?un ?sahip olmak?lık olarak kavramsallaştırdığı çağdaş kültürün özü, insanın tahakküm tutkusunu (güç istenci) ve bedenin bio-fizyolojik temelli ve kısa erimli sınırsız haz ve zevklerine (yeme, içme, giyme, cinsellik, popülerlik, gezme, vs.) dayanır. Coca Cola?nın ?Mutluluğa kapak aç? adlı reklamında 102 yaşındaki birisi bir çocuğa hayatın anlamını şöyle anlatıyor: ?? Sevdiklerimle mutlu anları paylaştığım, dostlarımla güzel sohbetler edebildiğim, güzel yolculuklara çıktığım, bir sürü güzel insan tanıdığım, ?, güldüğüm, eğlendiğim, yediğim; içtiğim tam 102 yıl? Sen sen ol bebek, dünyaya mutlu olmak için geldiğini aklından çıkarma??(Zaman, 18.4.2009. Bu reklamın ? Muhafazakar? olarak bilinen bu gazetenin arka sayfasında tamsayfa olarak yayınlanması da ayrıca manidardır). O halde? ?içelim!? Sınırsız hazların kendini ?ihtiyaç? olarak insan şuuruna vermesi ?Değişim? kavramıyla olur. Renault?un ? Değişimimin Parçası ol!? başlıklı tamsayfa reklam metninde şöyle deniyor: ?Seyirci koltuğunda oturmanın imkansız olduğu bir zamandayız?Değişim, bütün gücüyle bizi kendine ayak uydurmaya zorluyor.Reddetsek de, dirensek de, eski alışkanlıklarımıza bağlı kalmaya çalışsak da? Değişim, yanı başımızda. Herkes ve her şey değişiyor, hem de baş döndürücü bir şekilde.. Televizyonlar, telefonlar, moda anlayışı..Herkes ve her şey değişiyor.. Bize düşen, yalnızca izlemek mi? Bize düşen, başımızı umutsuzca iki yana sallayıp, eski, güzel (!) günleri özlemek mi? Yoksa, bu çılgın koşunun tadını sonuna kadar çıkarmak mı? Kararı biz vereceğiz.. Ya kayıtsız kalacağız, ya reddedeceğiz.. Ya da kendimizi yenilerken, yeniden bulmanın; bu heyecan verici serüvenin bir parçası olmanın keyfini sonuna kadar yaşayacağiz.. Yalnızca ne kadar açık görüşlü ve yenilikçi olduğumuzu göstermek için değil, değişimin gücünü her hücremizde, tek tek hissetmek için.. Önce uzaklaşıp, sonra kendimize geri dönmek için değişeceğiz. Seyirci koltuğunda oturmanın imkansız olduğu bir zamandayız.. Şimdi bizim yerimiz, sürücü koltuğu.?( Radikal,26.4.2009) Bu bağlamda ?ekonomi?, sınırsız arzu ve ihtiyaçların sınırlı kaynakların karşılanması olarak tanımlanıyor. Sınırsız hazların tatmini ideası veya tutkusu, sınırsız üretim ve sınırsız tüketimi zorunlu kılar,intac eder. O zaman sınırları belli bir ulus devletin reel ?Ekonomisi? veya Ekonomi-politiği, vatandaşlarının mutluluğunu sağlamak için (sınırsız tüketim) kaynak yaratmak olacaktır (sınırsız üretim). Kaynaklar yeryüzünde sınırlı olunca, rekabet ve gerektiğinde çalma, gasp ve soygun (emperyalizm) kaçınılmaz hale gelir: ?Ölüm, eğer hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın [hazların, zevklerin] sonunu oluşturuyorsa, daha da korkutucu olur. Bu nedenle ölüm korkusu, daha çok ölümden sonrasına yönelik değildir; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır? Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: ?Ya ben ya onlar? stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür. Yani kötülüğün mekanizmasının içine iter.?[6] Son dört yüzyıllık ?Kahraman? veya ?Duyumcul? kültürün egemenlik çağları ile örneğin, dünyanın Avrupa tarafından kolonileştirilmesi, iki dünya savaşı, silahlanma yarışı ve iklim dengesizlikleri gibi ?kötülükler? arasında bir ilişki apaçık ortadadır.

Nietzsche?nin ?Tanrı öldü? sözünün Avrupa düşüncesinin son üç yüzyılda yaptığını dile getirdiğini söyleyen Heidegger, bunun ekonomik boyutunu şöyle izah eder: ?Kendinde var olanın giderilmesi, açıkça Tanrının öldürülmesi, insanın servetini güvenli kılmasında [Mutlak Mülkiyet, İnsan Hakları] yerine getirilmiştir. İnsan bu eylemle maddi, bedeni, ruhsal, belişsel(zihni), kaynakları ?kendisi-için? güveli kılar. Ne var ki insan bunu güç istemiyle örtüşmek için, varolan(dünya) üzerinde egemen olmak isteyen kendi güvenliği uğruna yapar. Güvenlik sağlama olarak emin olma [ise] değerleri yeniden koymada temellenir.?[7] Ego-cogito?nun benliğinde Tanrıya başkaldıran insan, ortaçağlarda Tanrıya ait olan başta kendi benliği olmak üzere dünyaya içindekilerle birlikte el koymuştur. Artık ?Hümanizm? çağı ve onun seküler ahlakı dinin ve teolojinin yerini almıştır.

Siyasetin Ekonomi Tarafından Emilmesi

Siyaset, özü itibariyle etnisite, dil, kültür, din, tarih, coğrafya ve çıkar gibi unsurlar tarafından kümeleştirilen/kültürleştirilen toplulukların (halklar/milletler) kendi varlıklarını korumak ve geliştirmek için dost-düşman ayrımına dayanan faaliyetlerini ifade eder. Liberal-kapitalizm, ahlakı insan haklarına, siyaseti de bu hakları korumaya indirger. ?Eğer bir kişi özgür bir toplumu, yani kapitalizmi savunmayı isterse, kapitalizmin vazgeçilmez esasının bireysel haklar prensibi olduğunu bilmelidir. ?Haklar,? ahlaki bir kavramdır. Bireysel haklar, toplumu ahlaki yasalara tabi kılmanın aracıdırlar? Böylece hükümetin (siyasetin) fonksiyonu, bir yönetici konumundan bir hizmetçi konumuna dönüşmüştür. Hükümet, insanları suçlulara [hakları ihlal edenler] karşı korumak için kurulmuştur. Anayasa, insanı hükümetten korumak için yazılmıştır.?[8] Burada metafizik çerçevenin değişmesiyle, ahlak ve siyaset kavramlarının içeriğinin de bütünüyle değiştiğine dikkat etmek gerekir. Ahlak, artık Tanrıya karşı şükran duymak(iman) veya onun kullarına karşı ahlaki sorumluluk bilinci değildir.Sadece ?İnsan Hakları?dır. Birisi bu hakları ihlal etmedikçe kınanamaz ve cezalandırılamaz En yüksek ahlak olarak insan hakları söylemi ?kendisi-için? insanı (özgür bireyi) korumayı; siyaset de bunu garantiye almayı vazife edinince, ekonomi (üretim, mülkiyet ve tüketim) hayatın en geniş ve en büyük amaçlı (telos) parçası haline geliyor: ?Liberal çağın en tartışılmaz, kuşku götürmez dogmalarından biri de üretim ve tüketimin, fiyat oluşumu ve piyasanın özerk alanlar olduğu; bu alanların ne etikten [ötekine karşı sorumluluk] estetikten, dinden ne de siyasetten [tanımladığımız anlamda siyasetten] etkilendikleri hususu olagelmiştir. Durumu daha da ilginç kılan, siyasal yaklaşımın geçerliliğinin büyük bir tutkuyla gasp edilip [liberal anlamda] ahlak, hukuk ve ekonominin norm ve düzenlerine tabi kılınmış olmasıdır.?[9]

Siyasal alanı, toplum ve devlet olarak bireyin en büyük düşmanları olarak teorileştiren liberal-kapitalizm, uluslar-arası şirketlerin korsan anarşizmini, finans kapitalin (borsaların) dalgalı hegemonyasını ve küresel finans krizlerini ?normal? olarak görür. ?Bu çerçevede: ?Hukuk devleti? kavramı kaldıraç işlevi görürken, [özel] mülkiyet de evrenin merkezine konu. Evrenin merkezini oluşturan etik ve ekonomi merkezin iki zıt yansımasından ibarettir. Etik coşku ile materyalist ekonomik nesnellik her tipik liberal ifadede birleşerek ?siyasal?a yeni bir veçhe kazandırır. Böylece siyasal nitelik taşıyan ?kavga? kavramı, liberal düşüncenin ekonomi tarafında ?rekabet?e; liberalizmin ?manevi? tarafında ise ?tartışma?ya dönüşür. 'Savaş? ve ?barış? gibi iki değişik statü arasındaki net ayrım, yerini sonsuz rekabetin ve sonsuz tartışmanın dinamiğine bırakır.?[10] Benzer şekilde devlet topluma-insanlığa; düşmanı defetme iradesi, ekonomik ?hesaba?; halk, kamuoyuna, işletme personeline, tüketici kitlesine; iktidar ve kudret denetime, propaganda ve [reklamlar ile] telkine dönüşmüştür.[11]

Duyu ötesinden bütün ilgilerini kesen (duyumcul), gökyüzüne saygıyla bakmak yerine yeryüzüne, aşağıya kıskanç gözlerle ve erk tutkusuyla bakan ?kendisi-için? ve ?özgür? Kahraman insanın, Hannah Arendt?in isimlendirmesiyle bu ?Homo Faber?in yeni ?İnsanlık Durumu? nasıldır? Şimdi onu dinleyelim: ?Sürekli büyüyen üretkenliğinin yarattığı bollukla gözleri kamaştıran, asla bitmeyen bir sürecin pürüzsüz işleyişine kapılmış böyle bir toplum, artık kendi beyhudeliğini bile tanımayacaktır.[12] Bütün dünyanın ve yeryüzünün araçsallaşması, verili olan her şeyin bu sınırsız değer kaybı, her amacın bir araca dönüştüğü ve sadece insanın kendini bütün şeylerin tanrısı ve efendisi yapmak suretiyle durdurabildiği gittikçe bu ?anlamsızlık? süreci doğrudan imalat sürecinden doğmaz; zira nasıl ki Kant?ın siyasi felsefesinde insan kendinde bir amaçtır, aynı şekilde imalat açısından bakıldığında da bitmiş ürün kendinde bir amaç, mevcudiyeti kendine ait olan bağımsız, daimi bir kendiliktir? Böylece, yaşam süreci (hayat, ömür) şeylere el koyup onları kendi hedefleri için kullanıyor olduğu ölçüde, imalatın üretkenliği ve sınırsız araçsallığı, mevcut her şeyin sınırsız araçsallaştırılmasına dönüşür? Artık insan konuşan, eyleyen ve düşünen [politik] biri değil; kullanan ve araçlaştıran bir varlıktır. Artık ağaç, ağaç olmaktan çıkıp ?odun? olarak görülür.?[13]

Ta başa dönerek, bu bağlamda Seyyid Kutub?un ABD?den dönünce oradaki yaşam tarzını ?politik? bir gözle ?Modern Cahiliye? olarak kavramlaştırırken; bir zamanlar onun hayranı olan İslamcı entelektüel akademisyenin Amerika?dan döndükten sonra ?politika?yı ?kârı maksimize etmek? olarak tanımlaması ve Amerika(bu arada Obama)?ya bakışını bununla olumlu olarak dolayımlamasını Homo Faber?in, Kahraman ve Duyumcul kültürün hegemonyasının dışında nasıl açıklayabiliriz? Fromm?un kavramsallaştırmasıyla egemen sosyal karakterin ?Pazarlamacı? ve ?Alıcı? yönelim olmasından ayrı nasıl anlayabiliriz?.[14] AKP?nin, iç politikada anti-militerleşme(sivilleşme) ve dış politikada AB ve ABD?nin ?kıble? olmasına rağmen, Doğu ile de temaslar kurma çabalarına rağmen,icraatlarındaki Adaletin (sadaka dağıtımı dışında) zayıflığını ve fakat ?Kalkınma? (kişi başına düşen GSMH?nin artırılması) tutkusuyla uluslar-arası sermaye ile eklemlenme çabalarını ve Başbakan?ın kendini, Türkiye?nin uluslar-arası şirketlere ?pazarlamacı?sı olarak tanıtmasını; bu partinin Belediye Başkanlarının temel amaçlarının, rahmetli Turgut Cansever?in bütün uyarılarına ve yakınmalarına rağmen, Spengler?in ölüme doğru metafizik bir dönüşü ifade eden,yapay uyarımlarıyla birer makine örgütü ve beton/çelik kafesler olarak nitelediği modern dünya şehirlerini(megalopolis) örnek (Newyork,Paris,Dubai?) alan[15] ?Marka Şehirler? yaratmak olduğunu; ve seçmenlere seçim propagandası yaparken, ahlaki göndermeleri de olan doğru, derin ve iyi düşünme yerine,ekonomik imalı ?Büyük düşün?meyi tavsiyelerini bu ?Duyumcul ve Kahraman? atmosferin yarattığı ekonomi fetişizminin dışında nasıl açıklayabiliriz? Son yıllarda muhafazakâr çevrelerde fakirliğin küfre yakınlığı ve zenginliğin İslam tarafından teşvik edildiği edebiyatının yükselmesini ve hatta bir İlahiyat profesörünün ?Allah?ın rızası paranın olduğu yerdedir? demesini-rahmetli genç şair M.S.Yakut ise bir şirinde ?para puşta yakışır? demişti- nasıl açıklayabiliriz? Sonucu Heidegger?le bağlayalım: ?Bir tüketim toplumunda duygu ve ifadenin aşağı çekilmesi, vasatlık olarak, ?kamusallık? olarak bildiğimiz şeyi kurar. Her tür manevi öncelik dümdüz edilir. Gece olunca asaleti olan her şey, bilinen bir şeymiş gibi aldatıcı bir kisveye bürünür? [Yani] her sır kendi gücünü yitirir.?[16]

Makaleni devamı için tıklayın:

İslami Perspektiften ?İktisad?

[1] Sorokin, P. Alexandrovic. Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev.: M. Tunçay, Ankara 1972, s. 174-175

[2] Sorokin, a.g.e., s. 117

[3] Garaudy, Roger. Çöküşün Öncüsü ABD, çev.: L. Aydın, İstanbul 1997, s. 32

[4] Rand, Ayn. ?İnsan Hakları?, Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal adlı kitabın içinde, çev.: N. Kandemir, İstanbul 2004, s. 424-426

[5] Fromm, Erich. Sahip Olmak Ya da Olmamak, çev.: A. Arıkan, İstanbul 1990, s. 109

[6] Bucher, d. Alexius. ?Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine?, Yüzyılımızda İnsan Felsefesi adlı kitabın içinde, haz.: İ. Kuçuradi, Ankara 1997, s. 218-219

[7] Heidegger, Martin. Nietzsche?nin ?Tanrı Öldü? Sözü, çev.: L. Özşar, Bursa, 2001, s. 57

[8] Rand, Kapitalizm, s. 423, 427

[9] Schmitt, Carl. Siyasal Kavramı, çev.: E. Göztepe, İstanbul, 2006, s. 93

[10] Schmitt, Syasal Kavramı, s. 92

[11] Schmitt, a.g.e., s. 92

[12] Arendt, Hannah. İnsanlık Durumu, çev.: B.S. Şener, İstanbul 1994, s. 203

[13] Arendt, a.g.e., s. 232-233

[14] Fromm, Erich. Kendini Savunan İnsan, çev.: N. Arat, İstanbul 1991, s. 69 vd.

[15] Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, s.100.

[16] Steiner, George. Heidegger, çev.: S. Sahra, Ankara 2003, s. 128

T
Editör

Timeturk Editör

Yayın Tarihi 30.04.2009 03:56

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın