$

Dolar

47,5574

Euro

54,8602

£

Sterlin

64,2310

Frank

58,9165

Gram Altın

6.175,3700

Bitcoin

2.995.037

$

Dolar

47,5574

Euro

54,8602

£

Sterlin

64,2310

Frank

58,9165

Gram Altın

6.175,3700

Bitcoin

2.995.037

Türkiye

Gannuşi'nin görüşlerinin tenkidi

Şu günlerde İslam ümmetinin ihtiyaç duyduğu en önemli şey batı uygarlığının ürettiği kültür karşısında çizgilerini netleştirmesidir.

23.03.2009 - 01:46
Timeturk Editör
Gannuşi'nin görüşlerinin tenkidi
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Gannuşi?nin ?İslam ve Laiklik? Başlıklı Makalesi Üzerine Bir Değerlendirme

Gazi et-Tevbe*

Prof. Dr. Raşid Gannuşi geçenlerde ?İslam ve Laiklik? başlıklı bir makale yayınladı. Ardından bazı dergiler, bu makaleyi neşretti. Meselenin önemi ve makalenin yazarının saygın bir isim olmasından dolayı şu satırları yazma gereği duydum.

Prof. Gannuşi makalesinde laiklik düşüncesinin ortaya çıkışını ele almakta, din adamları ve bilim adamlarının arasında yaşanmış uzun tartışmaların ve bunun neticesinde şekillenen laikliğin tarihi arka planını değerlendirmektedir. Gannuşi laikliğin; insanın her türlü vesayetten kurtulması ve aklının özgürleşmesi noktasında önemli işlevinin olduğunu düşünüyor. Ayrıca Gannuşi?nin ifadesine göre, daha sonraları laiklik felsefi bir boyut kazanarak spesifik/daha dar anlamdaki laiklik yerine kapsamı genişlemiş (kapsamlı) laiklik anlayışına evrildi. Zannımca Gannuşi bu kategorik tasnifi yaparken Dr. Muhammed Abdulvahhab el-Mesirri?den esinlenmiştir. Gannuşi bugün siyasi, iktisadi, kültürel, sanatsal alanlarda ve uluslar arası ilişkiler üzerinde belirleyici olanın bu sonraki laiklik olduğunu ifade ediyor. Gannuşi?nin aktardığımız bu görüşleri üzerinde iki noktada analiz yapmak gerekir:

Birincisi: Gannuşi?nin, laikliğin uygulamaya dönük bir sistem olduğu, felsefi içeriğini sonradan kazandığını iddia eden yaklaşımı kesinlikle yanlıştır. Çünkü laiklik ilk ortaya çıktığı günden beri uygulama boyutu olduğu gibi felsefi ve fikri boyutu da vardı. Zira laiklik din ile bilimin, din adamları ve bilim adamlarının fikri ve felsefi tartışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Bilim adamlarının din karşısında düşünsel ve felsefi anlamda bir pozisyon almaları gerekiyordu. Bilim adamları din karşısındaki tutumu; onu reddetmek ve hayattan tamamen soyutlamak şeklinde olmuştur. Zira din bilimin ortaya koyduğu tezlerin aksine ?onların nazarında- rasyonel olmayan tezlere sahipti. Bundan dolayı nesnel gerçekliği olanı kabul etmek, ruhsal olanı (evrenin ötesine uzanan/aşkın bağ), metafiziği inkâr etmek gerekiyordu. Bununla ilişkili olarak dünyayı öncelemek ahireti yok saymak gerekiyordu. Kısaca dinin mutlak hakikatlerini görecelilik ilkesi ölçeğinde değerlendirmek gerekiyordu. Bu felsefik arka planın güncel yaşama, pratik hayata yansıması, din adamlarının hayata müdahale etmekten uzaklaştırılmaları şeklinde olmuştur. Elbette ilk lahzadan itibaren laikliğin felsefi ve pratik açıdan paralel bir gelişme göstermiştir. Gannuşi?nin görmezden geldiği nokta burasıdır.

İkincisi: Gannuşi laikliği, kısmi ve kapsamlı laiklik şeklinde ikiye ayırmış ve birincisinin kabul edilebilir olduğunu ikincisinin kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir. Ve kısmi laikliği kabul edilebilir bulurken kendisine Abdulvahhab el-Mesirri?yi referans almaktadır. Evet, laikliğin geçirdiği evreleri tanımlamak ve anlamak içinse böyle bir ayrımı yapmak mümkün olabilir. El-Mesirri laiklik analizleri yaparken yer yer bu kategorik ayrıma işaret etmektedir. Ancak, sadece genel anlamda laikliğin İslam?la çeliştiğini kısmi laiklik anlayışının İslam?la çelişmediğini söylemek son derece hatalı bir tespittir. Bu kesinlikle kabul edilebilir bir tez olamaz. Maddeyi varlığın özü kabul eden, evren tasavvurunda materyalist, izafiyet teorisini esas alan, dini hayattan dışlayan, gaybî meseleleri hurafe ve bağnazlık olarak algılayan, dünyayı kutsallaştıran (sekülarist) ahiret inancını reddeden ve bu sebeplerden İslam?la çelişir bulduğumuz genel laiklik anlayışı içinde var olan bütün düşünceler aynen kısmi laiklik anlayışı içinde de vardır.

Dr. İbrahim Mebruk yaptığı araştırmalardan bir tanesinde kısmi laiklik yaklaşımının ve kategorik anlamda laikliği kısmi ve genel diye ikiye ayırmanın hatalı olduğunu ifade etmektedir. İbrahim Mebruk genel anlamda laiklik anlayışının İslam?a aykırı olmasındaki temel etken, dinin hayattan ayrılması ve hakikatin göreceliliği kuramını öngörüyor olmasıdır. Bu kuram kısmi denen laiklik anlayışında da mevcuttur. Dolayısıyla her iki laiklik anlayışı da İslam?ın temel dünya görüşüyle kökten çelişmektedir.

Gannuşi makalesinde İslam?da dine ve siyasete ait olmak üzere iki farklı alan olduğundan söz etmektedir. Gannuşi bu ayrımı yaparken şu noktalara dayanmaktadır:

1. Siyasi alanda daha çok menfaatlerin gözetilmesi zararların giderilmesi kaidesi esas alınarak ki bu da ancak akılla bilinebilir. Dini alanın referansı ise vahiydir.

2. Müslüman usulcüler hiçbir yorum ve analiz yapmaksızın nasslara kayıtlı kalmanın esas alındığı ibadet alanı ve nedenselliğin, nasslardaki amaçların gözetildiği muamelat alanı ayrımına gitmişlerdir.

3. Yine usulcülerin Allah rasulü (sav)?nün davranışlarını değerlendirirken, risalet görevini yerine getirirken tebliğci peygamber, özel yaşamında bir eş, savaş meydanlarında bir savaşçı ve anlaşmazlıkları çözüme bağlama noktasında hakim peygamber ayrımını yapmış olmaları.

Gannuşi siyasi ve dini alan ayrımı üzerine bazı ilkeler bina ediyor, Şöyle ki:

1. Biri dini diğeri siyasi olmak üzere iki farklı yapının kurumsallaşmasına imkân verilmesi

2. Dini açıdan devletin tarafsızlığını gösteren organların oluşturulması.

3. İslam?la diğer dinler arasında birlikte yaşama tecrübesini hayata geçirmek.

4. Beşeri yapı olarak devlete muhalefete imkân vermek.

Biz Gannuşi?nin dile getirdiği görüşlerini ve kendisini İslam?da din ve siyaset ayrımının var olduğu tezine götüren temel bakış açısını kritize edeceğiz. Ayrıca Gannuşi?nin vardığı sonuçları ve özellikle kısmi laiklik anlayışını kabule götüren nedenleri incelemeye çalışacağız.

Birinci meseleye: İslam?da siyasi ve dini iki farklı alanın olduğuna ilişkin söz kesinlikle yanlış olduğu gibi İslam?da siyaset dinin formlarına göre şekil almak durumundadır. Bunun delili ise devletin yürürlüğe koyduğu hırsızlık, zina, cinayet, içki içme vb. suçların cezalarını düzenleyen ceza yasalarının, alış verişi helal faizi ise haram kılan ve miras haklarını düzenleyen mali hükümlerin, evlilik, boşanma gibi aile hukukunu düzenleyen hükümlerin tamamen İslam şeriatından çıkarsanmış olmasıdır.

Bununda ötesinde İslam tasavvurunda siyaseti de içine alan din ile siyasetin kategorik olarak birbirinden ayrı düşünülmesi söz konusu bile değildir. Çünkü İslam tasavvuru, müminin Allah?ın rızasını kazanmak için gerçekleştirdiği her türlü dünyevi eylemini ibadet olarak değerlendirmiştir. Allah rasulü (sav)?nün şu hadisi şerifi bunu açıklayıcı çok güzel bir örnektir. ?Hatta (her) birinizin eşiyle yatması bile sadakadır? buyurdu.

? Ey Allah?ın Resûlü, cinsel arzusunu tatmin eden birine bundan dolayı da mı sevap var? dediler. Peygamber (sav):

? ?Bu istek ve ihtiyacını haram yoldan giderseydi, günah olmayacak mıydı? Helâl ve meşrû yoldan gidermesinde de elbette sevap vardır? buyurdu. (Müslim)

İslam?da din ile siyasi ve dünyevi olanın birbiriyle irtibatını ortaya koyduktan sonra Gannuşi?nin din ile siyasetin ayrı olduğuna ilişkin düşüncesini dayandırdığı delillerin analizini aşağıda sunuyoruz:

1. Gannuşi dünyevi hayatın bir parçası olan siyasi yaşamın maslahatı temin mefsedeti def etmek ilkesi etrafında kurgulandığını ifade etmektedir. Bu düşünce doğru değildir. Nitekim İslam sosyal, siyasal, ekonomik, ibadet vb. yaşamın bütün alanlarında İslam şeriatının uygulanmasıyla ancak insanın maslahatının temin edilebileceği ve zararın uzaklaştırılabileceğini öngörmektedir. İşte İslam devletinin tarih boyunca gerçekleştirdiği işlevde buydu. Asıl olan dinin hükümlerinin uygulanmasıdır. Bunun neticesinde insanın maslahatı/yararı temin edilmiş zarardan da emin olunmuş olur.

Usulcülerin formüle ettikleri ve Müslümanların maslahatlarını temin etmeyi amaçlayan ?masalihi el-mursele? prensibi fukahanın İslam hukuk kurallarını istikra/tümevarım yöntemi sonucunda tespit ettikleri bir usul kaidesidir. İslam fukahası açık nassların bulunmadığı konularda bu usul kaidesine göre görüşlerini serdetmişlerdir. Fukahanın bu usul kaidesini nasıl işlettikleriyle ilgili ayrıntılar fıkıh metodolijisi kitaplarında mevcuttur.

2. Gannuşi dini hükümleri İbadet ve muamelat olmak üzere ikiye ayırmış, İbadetlerde ?hiçbir yorum yapmaksızın ilgili nasslara bağlı kalmanın esas olduğu?, muamelatta ise ?hükümlerin gerekçelerini araştırmanın esas olduğunu? ifade etmiştir. Böyle bir tasnif genel anlamda doğru olsa da eksiktir. İslam uleması sadece muamelat konularında değil ibadet konularında da hikmet ve gerekçe aramışlardır. Bu görüşlerini birçok Kuran ayetine dayandırmışlardır. Örneğin yüce rabbimiz oruç ibadetiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır : ?Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı? (Bakara: 2/183) Namaz hakkında: ?Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah'ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.? (Ankebut: 29/45) buyurmaktadır. Yine zekatla ilgili olarak yüce rabbimiz: ?Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir? (Tevbe: 9/103) buyurmaktadır. Hac ibadetiyle ilgili ise: ?İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde5 (onları kurban ederken) Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler.? (Hac: 22/27-29) buyurmaktadır.

3. Gannuşi Allah rasulü (sav)?nün siretinden söz ederken Hz. Peygamber (sav)?in hayatının sadece şahsı ile ilgili olan tebliğci, birde Müslümanları bağlayıcı teşrii sünneti açısından ikiye ayrılması gerektiğini ifade etmektedir. Hz. Peygamber (sav)?in yaşamı hakkında böylesi kategorik ayrımda doğru değildir. Doğrusu; Allah rasulünden (sav) bize ulaşmış olan söz, fiil ve takrir/onaylarının hepsi sünnet tanımı içinde yer almaktadır. Ancak Allah rasulünden (sav) bize ulaşan nassların hangisinin hangi ölçüde bağlayıcı olduğu (emir, öğüt, rica vb.) ilgili nassın karakterine göre değişiklik gösterir. Hz. Peygamber (sav)?in bazı sözleri farz, bazısı vacip, bazısı menduptur. Tam terside olabilir. Yani bu sözler bazen kesin bir harama, tahrimi ya da tenzihi mekruha işaret edebilir. Veya müekked ya da ğayri müekked sünnete de işaret edebilir. Konuyla ilgili literatür fıkıh ve hadis metodolojisi kitaplarında mevcuttur. Allah rasulü (sav)?nün sünnetine bağlılık rabbimizin şu sözünden anlaşılmaktadır. ?Andolsun, Allah'ın Resülünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.? (Ahzap: 33/21)

Şimdi de Gannuşi?nin İslam tarihin siyasi ve dini otoritenin varlığı ve bunun sonuçları üzerine yaptığı değerlendirmelerini analiz edelim:

A) Gannuşi, biri siyasi diğeri dini olmak üzere İslam?ın iki farklı otorite ortaya çıkarttığını ifade etmektedir. Ona göre siyasi otoriteyi devlet, dini otoriteyi ise ulema yönetmektedir. Ancak şunu peşinen söylemeliyiz ki böyle bir şey var ise de bu İslam?ın bizzat kendisinin onayladığı ya da idealize ettiği bir şey değildir. İslam?ın idealize ettiği model devlet erkinin başındaki kişinin hem siyasi hem de âlim kişiliğe sahip olmasını gerektirir. Bundan dolayı ?Ahkâmu?s Sultaniye/İslam Yönetim Sistemi? müellifleri yöneticide âlim olma şartını aramışlardır.

Ayrıca İslam tarihinde ulemayı temsil eden bir oluşumdan söz edeceksek dahi bu laik sistemlerde olduğu gibi din ve siyasetin bir birinden ayrı olması anlamına gelmemektedir. İslam?da devlet aldığı bütün kararları, diplomatik ilişkileri, kanuni düzenlemelerini, barış ve savaş politikalarını da dine dayandırarak, dini kendisine referans alarak yürütür. Bunları yaparken de konunun uzmanı olan/dini referansları anlama ve yorumlama becerisine sahip ulemaya danışır. Bununda ötesinde İslam devleti uygulamalarındaki meşruiyeti nasslara uygun hareket etmekten dolayısıyla ulemanın içtihatlarından almaktadır. Bizler İslam tarihi boyunca yönetime gelenlerin İslam şeriatına bağlı kalacaklarını ilan ederek göreve başladıklarını biliyoruz. Şayet siyasi ve dini olanın ilişkisinden söz edilecekse şunu söylemek gerekir ki, İslam?da devlet adamları dinin emir ve yasaklarına bağlı kalmak durumundaydılar. Yürütme erkinin başındaki siyasiler İslam ve onun koyduğu yasalara bağlı idiler.

B) Gannuşi dini tarafsızlıktan, İslam tarihinde devletin dini alana müdahale etmediğinden bahsetmektedir. Bu doğru değildir. İslam devleti dini emirleri uygular ve en ince ayrıntısına kadar politikalarını bu emirlere bağlı biçimlendirirdi. İslam tarihi boyunca var olan bütün devletler şu üç hedefi gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur. Birincisi: Dini yeniden ihya etmek. Fatımi devleti karşısında Eşariyye ekolü geliştiğinde Selçukluların yaptıkları gibi. Selçuklular Nizam-ul Mülk medreselerine karşı Gazzali?nin başını çektiği Eşariyye akidesini öğretmek amacıyla Nizamiye üniversitelerini kurmuşlardır. Bunlardan birisi Nisabur?da biriside Bağdat?ta kurulmuştur. İkincisi: İslam devletinin gerçekleştirmek istediği amaçlardan birisi de Eyyübilerin ve Memlüklülerin karşılaştıkları tatar ve haçlı seferleri gibi yabancı saldırılara karşı İslam diyarını korumaktır. Üçüncüsü: Osmanlının Avrupa?da yaptığı gibi İslam?ı yeni coğrafyalara ve ülkelere yaymaktır.

Ahmed ibni Hanbel?in Abbasi halifesi Me?mun?a karşı duruşuna gelince bu Me?mun?un din işlerine müdahale etme isteğinden kaynaklanmıyordu. Doğru bir okuma yaptığımızda Me?mun?un Ahmed ibni Hanbel?e göre küfür sayılabilecek yanlış bir düşünceyi; Kuran?ın mahluk olduğu düşüncesini büyük imama zorla kabul ettirmek istemesinden kaynaklanıyordu. Ahmed ibni Hanbel konuyla alakalı görüşlerini ?Risaletu?r-Reddi alez-Zenadika ve el-Cehmiyye? isimli meşhur eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklamış ve bu görüşü reddetmiştir.

C) Gannuşi diğer devletlerde meydana gelen katliamların İslam toplumunda meydana gelmemiş olmasını İslam devletinin tarafsızlık ilkesine ve dini ve siyasi alanın birbirinden ayrı olmasına bağlamaktadır. Siyasi erkin seçkin bir ruhban sınıfının değil sıradan bir insan statüsüne sahip kişiler elinde olmasının devletin uygulamalarına karşı muhalefet yapma fırsatı sunduğunu ifade etmektedir. Doğrusu bu da yanlış bir değerlendirmedir. Kanaatimizce İslam ümmetinin iç karışıklıklar, toplumsal çözülmeler yaşamamasının gerçek nedeni şunlardır: Dini nassların insanın anlayabileceği özelliklere sahip olması. İkinci olarak İslam hukukunda yönetici ve yönetilenlerin görev ve sorumluluklarının belirlenmiş olması. Bir üçüncüsü de İslami hayatta düşünsel faaliyetlere ve farklılıkların oluşumuna saygı gösterilmesi ve din adamı diye bir sınıfın olmayışıdır. İşte diğer toplumların yaşadığı toplu katliamların, kıyımların İslam toplumunda yaşanmamasının nedenleri bunlardır. Ehli kitabın dini inanışlarına saygı göstermeyi emreden, kestiklerini yemeye ve hanımlarıyla evlenmeye izin veren hükümler ehli kitabın kendilerine özgü kimlikleri ile İslam toplumlarında var olabilmelerine imkân vermiştir.

Evet, İslam toplumunun teknik anlamda demokratik tecrübeden alacağı bazı şeyler belki olabilir. Ancak bu Gannuşi?nin tasavvur ettiği gibi İslam tarihinde din ve siyaset arasında var olan ayrımının sonucu olarak değil aksine İslam yönetim sistemi ve İslam siyaseti kitaplarının Müslüman bir yöneticinin meşruiyeti için aranacak şartlar içinde gayet ve net biçimde kaydettikleri şura prensibinin bir sonucudur. Dört büyük halifenin seçimi de bu şekilde olmuştur.

Kalkınmanın eşiğinde olan ve medeniyet planında kendi misyonunu oynamaya hazırlandığı şu günlerde İslam ümmetinin ihtiyaç duyduğu en önemli şey batı uygarlığının ürettiği kültür karşısında çizgilerini netleştirmesi, zihin kirliliğinden uzak durması, ilkeli bir duruş sergilemesidir. Bizi bu makaleyi yazmaya iten neden de budur. Böyle düşünmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

*Mısırlı Müslüman düşünür.

Bu makale Abdurrahmi Şen tarafından timeturk.com için tercüme edilmiştir.

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın