$

Dolar

47,4036

Euro

54,0410

£

Sterlin

63,0584

Frank

57,8374

Gram Altın

6.145,2700

Bitcoin

3.055.130

$

Dolar

47,4036

Euro

54,0410

£

Sterlin

63,0584

Frank

57,8374

Gram Altın

6.145,2700

Bitcoin

3.055.130

Türkiye

Demokrasi ve İstikrarsızlığı

Müslüman siyasi düşüncesinin yeniden inşasında başlama noktası, rasyonalitenin aynı konuda kusurlu olduğu yerdir.

23.02.2009 - 01:47
Timeturk Editör
Demokrasi ve İstikrarsızlığı
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Abdülvahab el-Efendi (Abdelwahab El Affendi)*

Bu bağlamda Müslümanların bu kötü durumunun doğasını anlamak için insan çabasının kapsamlı resmine bakılmalıdır. Festegiere?nin ardından El-Cabiri, Helenistizmden etkilenmiş Müslüman felsefecilerin irrasyonelliğin ilk satıcısı oldukları İslam?da kopya edilmiş bir özellik olan, ?Grek akılcılığının kendini yok etme? olarak adlandırdığı şeyi ele almaktadır.[1] Bu, bugün bile benzeri var olan kendi çapında çok ilginç bir fenomendir. Ancak mevcut soruşturmayla ilgisi daha fazla olan şey demokratik politikaların yani kısa bir süre öncesine kadar tahminden çok norm olagelmiş bir fenomenin (yani bu kendini yıkıcılık), rasyonellikle örgütlenmiş ve katılanların rızasını almış siyasi sistemlerin kendini yıkıcılığıdır. Medine şehir devletinin dejenere olarak kısa sürede otoriter bir sisteme dönüşmesi, Atina ve sonra Roma tarihleriyle büyük benzerlik arz etmektedir. Bu üçünde ortak faktör ilkel iletişim şartlarında emperyal genişlemeydi.

İmparatorlukların yükselişi, askeri faaliyet ve kurumların genişlemesi, bunlara ek olarak devletin inanılmaz boyutu ile halkların şaşırtıcı farklılığı bir şehir devletinin demokrasisinin idaresi için elverişli olan siyasi kurumların artık uygun olmadığı anlamına gelmekteydi. Siyasi düşüncedeki muhafazakarlık, siyaset felsefesinin yeni talepleri barındırmaya hızlı bir biçimde adapte olmasını engelledi zira uygulama teoriyi bekleyemezdi. Hırslı ve başarılı askeri komutanlar, ehil idareciler ya da uygun niteliklere sahip başkaları boşluğu doldurmak için adım attılar. Ve böylece idareyi ele aldılar. Bu arada dindar teorisyenler görmeyi ve duymayı reddetmek ve süregelen gayrimeşruluğu kınamak suretiyle ve hatta teoriyi pratiğe uydurmayı hayal dahi etmeden geçmişte yaşamaya devam ettiler. Bunu yaptıkları zamanda ise örnek ve anekdotları seçici bir tarzda arayarak geçmişte olanları meşrulaştırmaya çalıştılar. İbn Haldun gibileri kendi dönemindeki siyasi gelişmeleri meşrulaştırmak yerine tanımlamaya çalıştığında ise bozulma neredeyse tamamlandığından, tanımlanacak fazla bir şey kalmamıştı.

Modern öncesi zamanlarda demokratik ya da yarı demokratik düzenleri karakterize eden kendi kalıtsal istikrarsızlıklarına bağlı olarak kısa ömür süreleriydi. Demokrasinin genellikle geliştiği şehir devletleri, içindeki hırslı bireyler kadar dışarıdaki çok güçlü yırtıcılara karşı da savunmasızlardı. Modern demokrasilerin çoğu önceden tasavvur edilen ütopyacı planlara bağlı olarak ?erdemli şehirler? olarak gelişmedi; bu, elitler arasındaki yoğun, hatta uzun süren iktidar mücadelesinin sonucuydu. Bu, diğer ülkelerden çok, ütopyacılığın varoluş mücadelesinde doğal bir unsur olduğu ABD?deki durumdu.

Gellner?in önerdiği gibi modern demokrasiler, en iyi şekilde sivil toplumun siyasi alan dışında gelişmesine ve devamlılığına, sonra da siyasi alana nüfuz gayretine izin veren bir siyasi beraberliğin sonucu olarak görülebilir.[2] Eğer tecrübenin faydaları başka yerlere genelleştirilecekse, modern demokrasilerin gelişimindeki bu önemli boyutu anlamak vazgeçilmezdir. Klasik İslami siyaset teorilerini ve onların modern okunuşlarını karakterize eden yanlış anlama, modern demokrasinin doğası ve özü hakkındaki üçüncü seviye bir başka yanlış anlamayla birleşecekse, karmaşa gerçekten umutsuz bir hal alacaktır. Modern demokratik tecrübe öz olarak, ütopyanın ideal tarzda bir tahmininden ziyade, aslında başka türlü çelişkili olduğu düşünülecek pek çok tarihi gerçek sayesinde teyit edilebilen (ve bu gerçeklerin açıklanmasına yardım ettiği) bir güç denkliği dengesidir. Gerçek şudur ki, Amerika?da demokrasi kölelik ile bir arada var olabilmiştir, yerli sakinlerin imha edilmesi ve pek çok vatandaşın oy hakkından mahrum edilmesi, Batı demokrasileri ile emperyalizmin aynı dönemde ortaya çıkması ve bu demokrasilerde kadınların ve alt sınıfların uzun süre oy hakkına sahip olmaması bu bağlamda anlaşılabilir. Modern demokrasilerdeki kurumların (parlamentolar, partiler, medya, baskı grupları, sendikalar vs) karakteri bunların güçlü olmak ve kendilerini kabul ettirip söz hakkına sahip olmak için hazırlıklı olduklarını (ve bunu başardıklarını) göstermektedir. Demokratik sürecin çatışmacı doğası, bir ABD başkanının sıcaklığın mutfağın dışına çıkmasını engelleyemeyen insanlar için verdiği tavsiyenin yaşayan somutlaşmış bir halidir. Batı?daki işçi sınıfı ve tabi ABD?deki zenciler modern demokrasilerdeki yeri için gerçekten kavga vermiştir. Bugün, zayıflamış sendikalar ve yükselişteki devlet ile güçlü ekonomik çıkarlar ile birlikte zayıflar tekrar darlık hissetmekte ve Batı ile diğer demokrasilerde bolluğun ortasındaki keskin yoksuluğa tekrar göz yumulmaktadır.

Bu analizin amacı kınamak değil anlamaktır. Bugün yalnızca despotlar değil Müslümanlar da modern demokrasi eleştirisini; kendi önyargılarını ve bozuk sistemlerini haklı çıkarmak için kullanmaktadırlar. Modern demokrasinin yetersizlikleri ne olursa olsun avantajları herkesin görebileceği kadar açıktır. Ve daha iyi bir sistem henüz tasarlanmamıştır. Medya ve ortak söylem siyasi mücadeleleri eski günleri hatırlatan bir dille (kendi siyasi yaşamı için mücadele ediyor?, ?bütün oklar ona yönelmiş durumda?) tartışsa da siyaset oyununun, en azından iç politikada, modern demokrasilerde oynanma şekli genel olarak görece uygarlaşmış ve çoğunlukla işe kan karışmamış olması geçerliliğini korumaktadır.[3] Kaybedenler darağacına gönderilmez ve hatta siyasi ve entelektüel yaşama katkıda bulunmayı sürdürmelerine izin verilir. Böylece göreceli güç sürecin sonucunu (ve hatta oyunun kurallarını) belirleyici bir role sahipken genellikle herkes tarafından gözlemlenen bir dizi temel kural vardır. Geçen iki yüzyılda şu normların kapladığı alanların genişletilmesi için girişimler olmuştur: İnsan hakları üzerine ulusal ve uluslararası yasal düzenlemeler, sivil ve siyasi hakların teminat altına alınması, işçileri, çocukları koruyan yasalar vs.

Bununla birlikte teminatın alt çizgisi daima her bir ülkedeki güç dengesi olmuştur. Özel olarak devletin otoritesini sınırlandırmada sivil toplumun etkililiği, modern demokrasinin hayati özelliklerinden birisini teşekkül eder. Bu, Afrika, Asya ve Latin Amerika?da yeni oluşan ülkelerde demokrasi tecrübesinin neden başarısızlıkla sonuçlandığını açıklar. Bu ülkeler bağımsızlığın hemen ardından içerideki güç dengesiyle hiçbir ilişkisi olmayan siyasi düzenleme ve prosedürleri kabul ederek, dışarıdan ithal edilen anayasal modelleri yürürlüğe koydular. Bu denge kendisini yeniden göstermeye başladığında sistemin ahlaki-yasal temeli ile güncel gerçeklik arasındaki ayrılma, özellikle kurumları, değerleri ve yaklaşan gerçekliği uyumlu hale getirmek için alternatif bir yaklaşım olmadığı için, daha fazla bozulmaya yol açarak sistemin meşruiyetini kaybetmesine neden oldu. Bir bütün olarak toplumu yeniden şekillendirmeye ve uluslarını modern merkeziyetçi devletin deli gömleğine sığdırmaya çalışan devrimciler çok fazla zarar verdiler.

İslam dünyası için bu gelişme bir tane ama önemli bir krizi, aşırı yüklenmiş bir devenin ihtiyaç duyduğu son şey olan meşhur son saman çöpü gibi bir krizi temsil etmektedir. Buna göre demokrasinin yeşil kırlarıyla hızlı bir biçimde kaplanmakta olan bir dünyanın bu bölgesinin bugün verimsiz ve çorak bir halde kalmayı sürdürmesi şaşırtıcı olmamaktadır. Çıkış yolu krizin tabakalarını bir soğan gibi en sondan başlayarak soymaktır.

Burada tartışmaları demokrasinin İslami değerlerle uyuştuğunu reddeden bir cevapla onurlandırmak bile istemiyorum. Tartışılmaz olan başka hiçbir alternatifin uyuşmadığıdır. Yani siyasi olarak faal Müslümanların en kutsal vazifesi bu sistemleri değiştirmek ve demokrasinin tüm Müslüman topraklarda hakim olmasının yanısıra derin köklere de sahip olması için çok çalışmaktır. Bununla birlikte demokratikleşme önerileri kendileriyle ilgili planlar yapılan toplumların da derinlemesine anlaşılması temeline dayanmalıdır. Modern demokrasinin doğası üzerine yukarıda bahsedilen tartışmalar demokrasinin yalnızca, başlangıç noktası olarak hakim olan güç dengesi seçildiğinde korunabileceğini göstermektedir. Bu güç dengesini onaylamak zorunda değildir, ancak demokrasi davası uğruna onu hesaba katmalı ve etkili bir destek vermeli, en azından boyun eğmelidir. Bu aynı zamanda demokrasiden faydalanan güçlerin örgütlenmesi, harekete geçirilmesi ve güçlendirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle demokrasiye sahip olabilmek için faal, çeşitli ve ilgili bir sivil topluma sahip olunmalıdır. Bugünlerde İslam dünyasında ?demokratlar olmadan demokrasi?yi[4] savunan ve şüpheli bir rağbet gören fikir açıktır ki bir başlangıç noktası değildir.

Bir ?güç dengesi? durumundan bahsedildiğinde akla ilk gelen uluslararası arenadır, zira orası terimin kaynaklandığı yerdir. Modern iç düzenlemelerde uluslararası dengenin bütünleyici bir unsur olduğunu söylemeye gerek yoktur. Hepsinden öte demokratikleşmenin şu andaki hızlı yayılması, uluslararası güç dengesindeki önemli bir kaymanın doğrudan bir sonucudur, bunun için bir kanıt gerekiyorsa uluslararası güç dengesinin demokrasileri oluştuma ya da yıkma yeteneğine sahip olması gösterilebilir. İslam dünyasında ve özellikle Ortadoğu?da eski düzenlerin devam etmesi ve demokrasinin gelgitlerine meydan okumasının sebebi, büyük uluslararası oyuncuların bu şekilde mutlu olmalarıdır. Ancak bu diktatörlüklerin devamlılığında tek sebebi dış destek olarak görmek basite indirgeyici bir yaklaşım olacaktır. Aslında yabancı aktörler bu ilişkiden açık bir şekilde, yani karşılıklı denk bir ilişki gibi faydalanırlar. Ancak burada otoriter rejimlere dış destek ile çoğu Müslüman ülkede sivil toplumun marjinalleştirilmesi arasındaki ilişkinin yakından incelenmesi gerekmektedir.

Cezayir, dış destekli bir yönetici elitin halk arasında yaygın tüm görüşleri reddetme ve kendi dar temelli vizyonuna göre ülkeyi yönetmeyi nasıl başardığına dair örneklerden birisidir. Ancak bu, benzersiz ya da Müslüman ülkeler arasında az rastlanan bir durum değildir.

Büyük uluslararası aktörlerin, batılı büyük güçlerin, bu duruşu modern ?rasyonalizm?in irrasyonelliği hakkında başka bir göstergedir. İslam dünyasında demokrasi göz önüne alındığında mevcut politikaları harekete geçiren şey, en düşük maliyete en fazla kazanç elde eden ?rasyonel? olandır. Rasyonalitenin kendini yıkıcılığı ile demokrasinin kendini yıkma eğiliminden daha önce söz etmiştik. Burada gözümüzün önünde olan demokrasi ile rasyonalitenin karşılıklı yıkıcılığıdır. Rasyonel itici güç güçlünün taviz vermesini ve zayıfın, yeterince güçlü katı ya da olana kadar, göz ardı edilmesini dayatmaktadır. Bu, pragmatizm ve Popper?ın ?kademeli mühendislik? olarak adlandırdığı şey lehine dogmatik idealizmden nefret etmektedir. Bu eğilim onu herkes için adalet, eşitlik ve azami özgürlük isteyen demokrasi ile doğrudan bir savaşa sürükler. Ayrıca şiddet ve silahlanma yarışı, siyasi şiddet, terörizm ve savaşta gördüğümüz gibi özellikleri modern tecrübe için bütünleyici hale gelen ilkesiz iktidar hırsına açıkça teşvik etmektedir. Tekrar ediyoruz ki bu bir suçlama değil örneklerinden birisi Müslümanların durumu olan insanlığın kötü durumunu anlama girişimidir.

Müslüman Siyasi Düşüncesinin Yeniden Oluşturulması

Müslüman siyasi düşüncesinin yeniden inşasında başlama noktası, rasyonalitenin aynı konuda kusurlu olduğu yerdir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, tüm meseleyi sağduyu ve mantığa bırakan güvenilir kaynaklar konusunda çok az özel yol gösterme bulunmaktadır. Teorik bir yapıyı titiz arkeolojik kazılar dışında oluşturmaya çalışan klasik teorisyenlerin yaklaşımı gereksizdir ve şüpheliliği kanıtlanmıştır. Gerçek başlama noktası İslam?ın emrettiği temel ilkelerdir: Adalet arayışı ve Yasa ile İslam?ın temel ilkelerine saygı, ki bu aynı zamanda temelden insani ve evrensel bir karektere sahiptir. Bu kriterlere sahip herhangi bir sistem doğru olandır. Birden fazla sistemin bu kriterleri karşılayabileceğini söylemeye gerek yoktur.

Ancak etik boyut ihmal edilmemelidir. İslami düşüncede reformun metinlere karşı ?saygılı yaklaşım? ile onların ithal edilmelerinin süssüz değerlendirmesi ve geleneksel prosedür ile yaklaşımların eleştirisinin birbirinden ayrılarak başarılabileceğine inanan modern düşünürler vardır.[5] Bu, İslami düşüncenin tüm anlamını kaçırmaktır. Zira İslami kaynaklar sadece onlara saygıyla bakanlar için ilham vericidir. Başka türlü onlarda yol göstericilik aramanın anlamı nedir? Etik boyut buna göre İslami entelektüel çabanın bilimsel bölümünde bile eksik olmamıştır. Temel fıkıh ekollerinin liderleri yalnızca ilimleri nedeniyle değil esasen halk nazarında ahlaki dürüstlük ve İslami değerlere kanıtlanabilir bağlılıklarıyla nüfuz sahibi olmuşlardır. Altı önemli fıkıh ekolünün kurucuları çeşitli baskılara maruz kalmışlardır. İktidar arzusundan uzak bir şekilde yaşamışlar ve iktidardakilerin onları kendi yanına çekmek için kurdukları tuzaklardan şiddetle kaçmışlar, sonucunda da bunun bedelini ödemişlerdir. Bazı alimler ahlaki dürüstlük konusundaki ısrarlarını aşırı bir titizliğe kadar götürmüşlerdir. Bununla ilgili olarak bir kişiyle görüşüp onun rivayetlerini dinlemek için çok uzun yol kat eden bir hadis toplayıcısının öyküsü anlatılmaktadır. Adamın yanına geldiğinde onu yem bekleyen atını boş bir çuvalla kandırmaya çalıştığını görür. Yolcu, adamdan herhangi bir bilgi almadan geri döner, zira bir hayvanı kandırmaktan çekinmeyen birisinin hadislerin rivayet ve tasdik edilmesinde güvenilir olamayacağını savunmaktadır.

İslam?ın ışık saçmaya başladığı kır manzarasını yeniden oluşturmak için saygılı ve titiz bir düşünme yoluna giden ilk Müslüman alimler kuşağına rehberlik eden ruh hakkında El-Cabiri?nin (ve diğerlerinin) eleştirisine katılmıyoruz. Onların yaptığı, bizim tamamen anladığımız ve büyük bir saygı duyduğumuz gönüllü bir çalışmaydı. İlahi ışığın kaynağı olarak gördükleri ve her yönüyle aziz tuttukları şeye bağlıydılar. El-Cabiri?nin iddia ettiği gibi onları bu girişime sürükleyen Arap şovenizmi değil (çoğu Arap dahi değildi) ancak gerçek bir ilim ruhu ve ahlaki zorunluluktu. Onları herhangi bir alanda geçmeyi ümit edemeyiz. Aslında kusurları hakkındaki eleştirilerimiz ancak çalışmaların kendisi ve bulguları için geçerlidir.

Bununla birlikte bizim, onlardan farklı bir görevimiz vardır. İlk nesil Müslümanlar, Peygamber?in izlenecek çok fazla rehberlik bırakmadan vefatıyla gündeme gelen siyasi liderlik sorunuyla karşılaştılar. Genel ilkeler ve temel emirlerden haberdardılar ve mantığı en iyi şekilde kullanarak takdire şayan ve başarıyla işleyen bir sistem kurabildiler. Sonraki nesiller kendilerini düşünme ve mantık yükünden kurtarabilmek için bunu bir özür olarak kullandılar. Farkında oldukları temel ilkeleri gözeterek Allah?ın kendilerinden istediği şekilde rasyonel hareket etmek ve pratikte kendisini bulan bu ilkeleri görmek için kendilerine bahşedilen akli yetenekleri kullanmak yerine kendilerini genellikle bağlam dışı olan ve kısa sürede ilişkisiz bir hale gelen geçmiş örnekler labirentinde kaybolmaya sürüklediler.

Müslümanların bugün benzer özürleri bulunmamaktadır. Gözlerimizin önünde zengin bir tarih tecrübesi vardır. İslami tecrübenin daha sonra gerçekliğin ağırlığı altında dağılan uzlaşmaz idealist öncüllerden başladığını görmekteyiz. Gördüğümüz bir diğer şey de Batı tecrübesinin yola tam tersinden koyulduğudur: İsmini ilk duyurucusundan alan katıksız bir gerçeklik: Floransa?lı Niccolo Machiavelli. Sonrasında idealizmi andıran (ancak gördüğümüz kadarıyla gerçek idealizm değildir) bir şeye doğru gelişme gösterdi ve şaşırtıcı bir şekilde ilk Müslüman ?demokratik? modele yaklaştı. Başarı ve başarısızlığın bu iki dersi onların yaklaşımında öğretici bir özelliğe sahiptir. Aradığımız şeyi arada bir yerlerde bulabiliriz.

Demokratikleşmenin Meydan Okuması

Demokrasinin İslam topraklarında kök salmasında başarısız olunmasının arkasında neyin yattığı hususunda Gellner?in teşhisine geri dönecek olursak en azından bir noktada onunla hemfikirim. Uzun yıllardan beri İslami hareket ve düşünürleri şu noktada suçluyorum: Kanunların uygulanışını yönetmesi beklenen otoritenin oluşumuyla ilgili konuları yoksayıp, alkol tüketimi ya da kadınların giyim ve davranışları gibi teferruat ya da önemsiz yasal konularla aşırı biçimde meşgul olmaları.[6] İslamcıların ve saygın ulemanın masum insanlara işkence eden ve onları katleden, ancak alkol tüketimi ile kadın-erkek dansını yasaklayan despot rejimleri desteklediğini görmekteyiz. Müslümanları olaylara bu bakış açısından bakmaya davet ederken yalnız değilim. Iraklı hacılar tarafından kendisine hac sırasında sivrisinek öldürmenin meşru olup olmadığı sorulan Abdullah bin Abbas?tan bir anekdot aktaralım: ?Siz Iraklılar Peygamberin torununu katlettiniz, ancak bir sivrisineğin öldürülmesi konusunda çok titizsiniz.? Bu denklik eksikliğinin temel sebebi daha önce değindiğim ?metinselcilik?tir. Alkol ve giyim ile ilgili açık referanslar var iken siyasi örgütlenme konusunda yoktur. Mevdudi ve Seyyid Kutup gibi modern İslami yazarlar, özellikle İslami devlette ?Allah?ın otoritesi? fikrine vurgu yaparak bu karmaşaya katkıda bulunmuşlardır. Bu reçeteyle, çatışmanın her zaman olduğu gibi, Allah?nın otoritesiyle değil de hepsi birbiriyle çekişme halinde olan farklı gruplar arasında değil, Müslüman politikaları ile Allah ve bazı insanlar arasında olduğu gibi bir yanılsama yarattıkları görülmektedir. Haricilerin yaptığı gibi ?otorite Allah?a aittir? demek meseledeki en temel soruyu es geçmektir: Bu otoriteyi burada ve şimdi uygulaması gereken kimdir?

Bu karmaşanın ve perspektif eksikliğinin kökleri kısmen yenidir. İlk Müslümanlar bu konular hakkında oldukça titizdiler. Müslüman toplulukta büyük hizipçilik (Şia ve Ehl-i Sünnet), siyasal otoritenin organizasyonuyla ilgiliydi. Kelam ekolleri siyasi meseleler yüzünden birbirleriyle tartışmaya girdiler. Bazıları nesiller boyu süren ve pahalıya patlayan savaşlar bu mesele üzerineydi. Aynı zamanda Müslüman siyasetinde sürdürülebilir bir sivil toplum eksikliği iddiasını din ya da ideolojiye bağlamak, çifte bir yanlış anlamayı temsil etmektedir. Sivil toplum, tabi ki siyasi-askeri olmayan işlevleri yerine getirmekle meşgul toplumsal kurumlara yani devlet dışı aktörlere işaret etmektedir. Devlet (ve ordusu, siyaseti, yasal, yönetimsel, üretimsel ve kültürel organları) ile sivil toplum devlet dışı (piyasa düzenleme, özel denetim ya da gönüllü organizeye tabi) sahaları arasında ayrıma işaret etmektedir.[7] Modern toplumların esas meşguliyeti ekonomi yönelimli olduğu için Marx?tan beri sivil toplumun ekonomik unsuruna vurgu yapma eğilimi olagelmiştir. Bu, toplumların ve yapılarının gerçek ayrılığı kadar, sivil toplumun sosyo-ekonomik boyutunun karmaşıklığını da bulanıklaştırma eğilimindedir ve tüm toplumların belli bir tarihi ideale uymak zorunda oldukları şeklinde imalı bir etnosentrik fikri pazarlamaktadır. İkincisi ve bu yanlış anlaşılan kavramın temeli, Müslüman sivil toplumun geçmiş ve günümüzdeki canlılığının dikkate alınmamasıdır. Gellner bile Müslüman toplumlarda çeşitliliğin eksikliğini tasdik etse de onun iddiaları kendisiyle çelişen pek çok örneği farkında olmadan sürüklemektedir.[8]

Tüm İslam tarihi aslında özellikle entelektüel alanda devlet denetimine meydan okuyan canlı bir sivil toplum tarihidir. Kendinden tanımlı dini bir topluluk olarak Müslüman ümmetin en azından teoride bir ?erdeme tavizsiz adanmaya? bağlanmış olduğu iddiası bazı doğrulukları barındırmaktadır.[9] Bu şekilde onun içindeki sivil toplum yapısı bu eğilimi yansıtmaktadır. Bununla birlikte Müslüman toplumlara yakından bir bakış, sorunları ne olursa olsun ayırıcı belirtilerinin yabancı ya da yerel devletin tecavüzlerine karşı toplumun temel yönelimini koruma konusundaki eşsiz yeteneği olduğu gerçeğini gözler önüne serecektir. Gellner bu yeteneği, sivil toplumun etkisini bireysel özgürlüklere doğru genişlettiği manasına geldiği için, çözümden ziyade bir sorun olarak düşünebilir.[10] Bu, bizi geciktirmesi gerekmeyen tartışmalı bir noktadır, zira Müslüman dayanışmasının sağlamlığı kendisini esasen bireylere baskı değil baskıya muhalefette göstermiştir. Bizi meşgul eden soru Müslüman toplumlar için demokrasi ve özgürlük imajı verenlerin şu veya bu vizyona bağlı kalınmadan korunmasıdır. Ve Müslüman toplumların, baskıcı devlet mekanizmalarına karşı özgürlükleri korumak için gerekli yapıları geliştirme ve sürdürme yeteneğine sahip oldukları doğrudur.

Diğer yandan Müslüman topluluğun kendisini ?ortak inanç ve bu inanç yasalarının uygulanmasına dayalı kapsamlı bir topluluk olan bir ümmet oluşturulmasına güçlü bir eğilim?[11] göstererek kendisini ayırt ettiği iddiası, asli ve oryantalist aşırı basitleştirmecilik ve başka bir yerde eleştirdiğim bir eğilim[12] ile bağlamdışı aklıselim terimleri (ümmet ya da cemaat gibi) almak ve onlar etrafında yanlış teoriler üretmek tuzaklarına düşecektir. Öte yandan Müslüman topluluğun ?ortak bir inanca dayalı? olma açısından yegane olduğunu iddia etmek de açıkça yanlıştır. Bir toplum tanımı gereği, dayalı olduğu bazı ortak değer ya da ?inançlar?ı gerektirmektedir. Ve son olarak komünist toplumlar ile Müslüman toplumları eşit saymak için ?ümmet? kelimesini kullanmak da açık olan bir başka hatadır. Müslüman toplum siyasi bir toplum olmadan önce tam bir ?sivil toplum? iken komünist düzen zaten var olan sivil toplumlara ?inançlı? bir azınlık tarafından dışarıdan dayatılmaktadır. Bu, Müslüman toplumun Moğol soykırımı, Haçlılar, sömürgeci egemenlik ve her türlü felaket ve bela karşısında ayakta kalmayı başarması iken; komünist düzenin, varlığını borçlu olduğu devleti ayakta tutamamasının nedenidir.

Çoğu Müslüman siyasetinde sivil toplum yapılarının mevcut zayıflığı, bu toplumların iç nitelikleriyle ya da herhangi bir ideolojik etkiyle bir ilişkiye sahip değildir. Bu, daha çok gözümüzün önünde her gün tekrar tekrar yaratılan bir gerçekliktir. İşte bu anda sivil toplum organlarına (okullar, özel dernekler, sivil teşkilatlar vs) karşı başlatılan doğrudan saldırıların olduğu onlarca Müslüman ülke başkentleri ve diğer sayısız şehirlerde ?uygarlaşmış? baskı eylemleri şu veya bu bahane ile yer almaktadır. Tekrar etmek gerekirse Müslüman topraklarda sivil toplumun yıkılması tarihin bir armağanı ya da kültür veya ideolojinin sonucu değildir. O, her gün kendisini artan bir şiddetle yeniden üreten bir vandalizm eylemidir. Bu göze çarpan gerçeği yok sayan ve zorlama teorilere müracaat yoluyla, olup biteni haklı çıkarmaya çalışan entelektüel katkılar, devam eden soykırıma suç ortaklığından başka bir şey yapmamaktadırlar.

Bu bizi esas noktamıza getirmektedir: Müslüman toplumun yeniden inşası, demokratikleşmeye kararlı bir teslimiyet ve kurumlaşma özgürlüğü başta olmak üzere tüm özgürlüklere saygıdan başlamalıdır. Ve demokrasi dediğim zaman kastettiğim şudur: Demokrasi, halkın özgürce seçtiği kurum ve temsilciler vasıtasıyla kendisini yönetmesi. Ne Tanrı?nın yönetimi, ne şura, ne de ?İslami demokrasi?. Sadece demokrasi. Müslüman halka istedikleri gibi yönetilme ve sorumlu yöneticilerine iktidar hakkı verilmesi. Müslüman toplumun İslami değerlere (ve bu değerlerin anlaşılma şekline) göre yönetilmek isteyeceğini söylemeye gerek yoktur. Ancak bu değerlerin neler olduğuna halk karar verecektir. Bir siyasette yetkinin Müslümanlara değil, Allah?a ya da İslam?ın değerlerinin ne olduğuna başkası için karar vermelerine izin verilen bir toplum sınıfına ait olduğunu söylemeye başladığımız an bunun anlamı toplumdan başka (ve ondan yukarıda) birilerinin Allah?ın ne istediğine karar vermesi gerektiğidir. Tecrübeler göstermiştir ki Allah?ın isteği akıllarına gelen son şey olan despotları iktidara getiren formül budur.

Sonuç

Terk edilen tüm iddiaları atlamaya çalıştım ve İslam ile siyaset hakkında söylenmesi gereken herşeyi iki ilkede özetledim: Akla müracaat ve kararlı bir etik bağlılık. Müslüman tecrübesinde oyun dışı bırakılan rasyonel boyuttur. Etik boyut daima canlı kalmıştır. Ancak gördüğümüz kadarıyla akıl, tek başına erdeme ulaşmanın teminatı olmamaktadır. Modern totaliterlik şaşırtıcı ve kendi irrasyonel ?rasyonalitesi?nde eğitici olmuştur. Ölüm ve çalışma kamplarının yönetilmesindeki verimlilik ve ?rasyonellik? şaşırtıcı olan yegane şeydir. Doğu Avrupa ve başka yerlerdeki komünist tecrübelere benzeyen sistemlerin temelinin de ?rasyonel? olması cabasıdır. Yine de ?akıl? aldığı girdiler kadar iyidir. İlk Müslüman filozoflar, Neo-Platonizmin tezleri ve ilahi ilişkinin akıl üstü verilerini takdire değer bir beceriyle hokkabazlıklarında kullandılar. Rasyonalitenin azami potansiyeline ulaşması için etiğin rehberliğinde ilerlemelidir. Bununla birlikte bu konuda bir endişemiz yoktur. Müslüman toplum her zaman etik zorunluluğu önemsemiştir. Müslümanlar, çağlar boyunca etik boyutu yoksayan ya da bulanıklaştıran soyut bilimsel nüfuz altına girmeyi reddetmiştir. Ne bugün ne de yarın böyle bir teşvik karşısında yenik düşmeyeceklerdir. Bunun değişmesini istemeyiz. Eğer kulak verirlerse, akıl insanı aynı zamanda erdem değilse bile etik insanı olmaya çalışmalıdır. Bizim işaret ettiğimiz çıkış yolu rasyonel ve etik zorunlulukların sentezidir. Mevcut sorunumuz bu iki Müslüman tecrübesinin ayrılığından kaynaklanmaktadır.

*Sudan asıllı İngiltere'de yaşayan ünlü Müslüman düşünür.

Bu makale Gürkan Bayır tarafından TİMETURK.com için tercüme edilmiştir.

[1] Al-Jabiri, bahsedilen eser, s. 166-167, 267-268.

[2] Gellner, Conditions of Liberty, s. 48. Karşılaştır Adam Przeworski, ?Democracy as a Contingent Outcome of Conflicts?, John Elster ve Rune Slagstad?ın (editörler) Constitutionalism and Democracy eserinden, Cambridge University Press, 1988, 58-60.

[3] Bkz Helmut Kuzmics, ?The Civilizing Process?, John Keane?in (editör) Civil Society and the State: New Eurepean Perspectives, London: Verso, 1988, s. 149-178.

[4] Bkz. Ghassan Salame (editör), Democracy without Democrats? The Renewal of Politics in the Muslim World, London: IB Tauris, 1994.

[5] Örneğin bkz Arkoun, Min al-Ijtihad, s. 82-86.

[6] Bkz El-Efendi, Who Needs an Islamic State?

[7] John Keane (editör), Civil Society and the State: New European Perspectives, London: Verso, 1988, s. 1.

[8] Farklı mezhepler ve şehir ile kırsalın zıtlığı konusunda görüşleri için bkz Conditions of Liberty, s. 69-70.

[9] Age, s. 69.

[10] Age, s. 8-11.

[11] Age, s. 26.

[12] El-Afendi, bahsedilen eser, s. 69-70.

Makalenin birinci bölümü için tıklayın:

DEMOKRATİKLEŞME VE İSLAMİ GELENEKLERİN ETKİSİ

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın