DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

DOLAR

17,0087 ₺

EURO

17,4811 ₺

ALTIN

967,07 ₺

BİST

2.371,25 ₺

Sivil Cumhuriyet'in ilk adımı ne zaman atıldı?

'Ergenekon tartışmalarının tozu dumanı arasında kritik bir yıldönümü gözlerden kaçtı', diyen Mustafa Armağan, Ordunun Meclisi mi, Meclis'in ordusu mu? tartışmalarına ışık tutuyor...

08.08.2008 14:51:00

 

[89.Yılında Erzurum Kongresi] Sivil Cumhuriyet'in ilk adımı

Ergenekon tartışmalarının tozu dumanı arasında kritik bir yıldönümü gözlerden kaçtı gibi. Açılış tarihi özellikle Meşrutiyet'in ilanı yıldönümüne denk getirilen Erzurum Kongresi, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günlerinde gerçekleştirilmişti.

Erzurum Kongresi'nin siyasî tarihimizde genellikle Cumhuriyet'e giden yolda bir atlama taşı olarak değerlendirilmiş olmasına ne kadar hayıflansak yeridir. Çünkü ABD Başkanı Wilson'un savaşa son vermeyi amaçlayan Prensiplerinin açıklanmasının (8 Ocak 1918), özellikle de Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) ardından başlayan Anadolu ve Trakya'daki Müdafaa ve Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye, Redd-i İlhak cemiyetleri, Kars ve Oltu şûraları vb. gibi sivil örgütlenmeler ve düzenledikleri bir dizi kongre, dağ başlarında yanan kamp ateşleri misali yurt sathına yayılan çok-merkezli bir bağımsızlık hareketini tetiklemişti.

Bunlar başlangıçta zannettiğimizin tersine, tamamen siyasî çözümden yana, barışçı hareketlerdi. Ancak 15 Mayıs 1919'daki Yunan işgali, siyasî ve diplomatik çözümlerin yetersizliği konusunda ilk kuşkuların yeşermesine zemin hazırlayacaktı. İnönü muharebeleri, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcını temsil eder görünse de, aslında savaş sırasında, hatta Sakarya Meydan Savaşı ile Büyük Taarruz arasında bile siyasî çözüm arayışlarının ne denli ısrarla devam ettirildiğini ve sonuçların nasıl sabırla beklendiğini gözden kaçırmamalıyız. Milli Mücadele denildiğinde nedense sadece askerî mücadele akla gelir. Oysa bu bir yanılsamadır. Aslında Millî Mücadele'nin iki boyutu vardı: 1) Sivil ve siyasî çözüm boyutu, 2) Askerî boyut. Aslında çözüm eğer masa başında bulunabilseydi, savaşmaya gerek kalmadan bağımsızlığımızı kazanmayı tercih edecektik. Ne mi demek istiyorum? Biraz açayım izninizle:

Ordunun Meclisi mi, Meclis'in ordusu mu?

Mustafa Kemal Paşa dahil olmak üzere Millî Mücadele'yi omuzlayan kadro, Milli Mücadele'yi askerî değil, siyasî-sivil bir zeminde ve meşruiyetini silahtan değil, halktan alan bir hukukî çerçevede başlatıp sürdürdüler. Bana itiraz edecekler belki şaşıracaklar ama bunu birkaç yıl önceki bir Milli Egemenlik Sempozyumu'nda Deniz Baykal da vurgulamış ve şöyle demişti: 'Millî Mücadelemiz, bir siyaset projesidir, bir askerî proje değildir ve bunun temelinde de 'millî irade' kavramı vardır. O nedenle, önce Meclis kurulmuştur, ondan sonra ordu kurulmuştur ve ordumuzun adı da 'Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusu' olmuştur. 'Meclisin Ordusu' olmuştur. 'Meclis'in Kumanda Ettiği Ordu' olmuştur. İşin özünde siyaset vardır, işin özünde millî irade vardır ve bu ilk kez vardır.'

Elbette ordu, cephane, silah vs. önemliydi ama bu araçları kullanan ve yöneten meşru bir sivil-siyasî irade bulunmalıydı arka planda. Bu irade de, 1918'de başlayan 'yerel kongre iktidarları' sürecinin sonunda Kâzım Karabekir gibi muvazzaf ve Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Orbay gibi istifalarını vermiş askerleri de kucaklayan Erzurum Kongresi'nde taçlanmıştı. Erzurum'da ilk kucaklaşmasını gördüğümüz millî iradenin Sivas Kongresi'yle yurt geneline doğru yayılması, nihayet bizim TBMM dediğimiz Ankara'daki 'nihai kongre'de yasama, yürütme ve yargı erklerini sırtlanmış fevkalade bir meclise dönüşmesi, gerektiğinde savaşın bu meclisin karar ve izinleri doğrultusunda yönetilmesi, dikkatten kaçırmamamız gereken hayatî gelişmelerdir. İşte bir tür askerî cunta hareketinin ürünü olan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile 'sivil' karakterli Erzurum Kongresi arasında geçen yaklaşık bir aylık süre, Milli Mücadele'nin ileriki safhaları üzerinde tayin edici etkileri olacak mühim bir dönüşüme sahne olmuştu. Bu sürede Milli Mücadele'nin askerî bir cuntadan sivil bir kongreye nasıl evrildiğini görme imkânını bulabiliyoruz. Şimdi Kâzım Karabekir'in İstiklâl Harbimizin Esasları adlı eserinden sivil gelişmelerin Erzurum Kongresi'ne kadarki safhalarını beraberce görelim: 'M. Kemal Paşa hazretlerinin Erzurum Kongresi'ne girmek arzusuna karşı Erzurum'da toplanan delegeler itiraz etmişler. Ve benimle irtibat vazifesini yapan Hoca Raif Efendi'yle Necati Bey'i bana göndermişlerdir. Bu zatlar bana şunu söylediler: M. Kemal Paşa hazretleri[nin] kongreye girmeleri arzusunu heyetimiz kabul etmiyor. Sebebi, sine-i millete sığındığını söylemesine rağmen henüz arkasından [üniformasını] ve padişah yaveri kordonunu çıkarmıyor. Kongre üniforma ile idare edilecekse o makamda sizi görmek isteriz.'

Karabekir'in bu teklife cevabı ilginçtir: 'Daha ilk günden söylediğim veçhile millî hareketimizin milletimizin ruhundan çıktığını medeni cihana göstermek lâzımdır. Uhdesinde sıfat-ı askeriye bulunan bir zatın kongreyi idaresi bir generalin kıyamı [isyanı] mahiyetinde görülür ve bir generalin kıyamı ise medenî milletler huzurunda kıymet ve ehemmiyet verilecek bir hâdise telâkki olunmaz, henüz İstanbul hükûmetine karşı cephe almamak nokta-i nazarından da bu şekil doğru olmaz. Bunun için kumandan olarak emrinizde uhdeme düşen vazifeyi yapmak millî harekâtın prestiji ve muvaffakiyeti bakımından da çok mühimdir. M. Kemal Paşa hazretlerine gelince, askerlikten istifa etmiş bulunduğundan aramızda vazife alması sakıncalı değildir. Üniforma meselesi kendisine nazikâne söylenebilir.'

Bu üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konuşma, o sırada Erzurum garnizon karargâhının misafir odasında cereyan etmiştir ve işin ilginç yanı, o sırada odada M. Kemal Paşa ile Rauf Bey'in de bulunmalarıdır. Kongre üyelerine danışmak için dışarı çıkan heyet biraz sonra geri dönerek Karabekir'e güvendiklerini, nasıl karar verirse kongrenin onu esas alacağını söyler. Bunun üzerine Karabekir, M. Kemal Paşa ve Rauf Bey'i delegelere takdim eder ve kendilerine kongreye gireceklerini müjdeler. Ancak Karabekir'in bir şartı vardır. Hem Mustafa Kemal Paşa'nın, hem de Rauf Bey'in 'millî harekâtımızın başından nihayetine kadar bizden ayrılmayacakları hakkındaki' vaatlerini tekrar etmelerini ister. Her ikisi de heyetin önünde Milli Mücadele'den ayrılmayacaklarına söz verirler. Karabekir Paşa da onlara bu vaatlerini senet saydığını belirten bir mektup yazarak kongreye güvence verir.

Maksat, millî iradenin egemen kılınması

Buna rağmen açılışta bir sürpriz yaşanmış, Mustafa Kemal Paşa kongreye askerî kıyafetle girmiş ve kürsüye çıkarak nutuk okumak istemiştir. Bu manzara kongre genel kurulu üzerinde pek fena bir tesir yapmış ve Gümüşhane delegesi Zeki Bey kendilerine şu ihtarda bulunmak zorunda kalmıştır: '-Paşa! Evvelâ üniforma ve kordonunu sırtından çıkar, ondan sonra kürsüye gel! Ta ki millî kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin.'

Karabekir'in salondakilerden işittiği kadarıyla aktardığı bu cüretkâr uyarının sahibi Kadirbeyoğlu Zeki Bey, yakınlarda yayınlanan hatıratında olayın iç yüzünü çok daha ayrıntılı olarak aktarmıştır. Şimdi Milli Mücadele'nin bu en kritik noktasında gelen 'sivil uyarı'nın sahibine kulak verelim: 'Yalnız bizim bir düşüncemiz vardır... O da bu milli hareketi askerî olmayan bir kuvvetle idare ederek başa çıkarmaktır. Tarih önümüzde çok canlı bir misaldir. Askerin yapacağı herhangi bir inkılab, ihtilal neticesi tasallut ve diktatörlükle hitam bulur... Asıl maksad, inkılabı halkın vücuda getirmesi, halkın başarmasıdır... Bizim gaye ve maksadımız bu işe asker parmağı karıştırmamak, kongrede verilecek mukarrerât üzerinde milli teşkilat ile halk kudret ve kuvvetinden vücûdu ile mevcudiyet-i milliye vücuda getirmektir.'

Asıl çarpıcı taraf, bu sert uyarıya M. Kemal Paşa'nın gayet makul bir tepki vermiş olmasıdır. Nitekim üç dakika kadar süren bu ölüm sessizliğini onun kararlı sesi bozmuştur: '-Efendiler, şimdi bu dakikada kanaat getirdim ki, bu memleket hiçbir vakit istiklalini zayi etmeyecek, bilakis parlak istikballere mazhar olacaktır. Zira içimizde medeni cesaretini hiçbir kuvvetin eğemeyeceğine ben de iman ettiğim böyle şahıslar oldukça bizler yaşayacağız.'

Bu gerçekten anlamlı cevaptan sonra M. Kemal Paşa derhal salonu terk eder ve bir süre sonra Erzurum valisinden ödünç aldığı sivil bir takım elbiseyle geri döner. Başkanlığa seçilir ve kongre, çalışmalarına devam eder. Bilelim ki, Erzurum Kongresi, sivil bir şahlanışın tetiğinin çekildiği, halk iradesinin tecelli ettiği tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Bu sivil uyanış, Cumhuriyet'e uzanan demokratik yolculuğun ilk canlı safhasını da başlatmıştı. Bu safha, Takrir-i Sükûn Kanunu ile akamete uğrayacak, ikinci safha için 1925'ten 1945'e kadar sabırla beklememiz gerekecekti. Ne yazık ki, ikinci canlı demokratik safhanın şafağında artık Erzurum Kongresi'ni değil, San Francisco Konferansı'nı bulacağızdır. Sizin anlayacağınız Erzurum Kongresi'nde var olan fakat yolları tıkanan dönüştürücü sivil hareket, bu defa dışarıdan, Batı'dan empoze edilecektir. Şimdi de öyle değil mi? Baksanıza, Ergenekon ve kapatma badirelerinden sonra hükümet direksiyonu yeniden AB'ye çevirmekte. İşte Erzurum Kongresi'nin sivil ruhuna bunun için muhtacız.

Zaman

 

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş