$

Dolar

47,2193

Euro

53,9100

£

Sterlin

63,1780

Frank

58,1606

Gram Altın

6.256,0900

Bitcoin

3.108.479

$

Dolar

47,2193

Euro

53,9100

£

Sterlin

63,1780

Frank

58,1606

Gram Altın

6.256,0900

Bitcoin

3.108.479

Röportaj

Timetürk yazarı İsmail Yurdseven anlattı: Bombaların gölgesinde Beyrut

Mart ayında Lübnan’ın güneyinden başlayarak başkent Beyrut’u hedef alan İsrail’in saldırıları başlangıcından bu yana ülkede yaşananları yerinde görmek için Lübnan’a giden Timetürk yazarı İsmail Yurdseven, oradaki temaslarıyla ilgili detayları Timetürk’e anlattı.

22.07.2026 - 11:42
Cumali Dalkılıç
0:00
0:00 / 0:00
Video
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

Lübnan'a daha önce de gittiğini, ancak bu son ziyaretinde Türkiye'den emanet aldığı kurban hisseleri de olduğunu belirten Yurdseven, yoğun bombardıman altındaki bölgelerde yaşanan olayların medyaya yansımayan veya eksik yansıtılan yönlerini de aktarmak için gittiğini söyledi.

Son yıllarda Filistin direnişi hakkında konuşanların sayısı arttığını fakat konuşanların önemli bir kısmı bölgeyi hiç görmediğini ifade eden Yurdseven, “bu sebeple yeniden Beyrut'a gitmeye karar verdim” dedi.

Bu gidişinde kendisini en çok sarsan şeyin, Dahiye'deki bazı sokakları Gazze gibi harap halde bulması olduğunu ifade eden Yurdseven, başkent Beyrut’un son durumu hakkındaki soruya şöyle cevap verdi:

“Beyrut'u tarif etmek kolay değildir. Çünkü Beyrut, yalnızca Lübnan'ın başkenti değildir. Bir medeniyet hafızasıdır. Akdeniz'in kıyısında kurulmuş, sanatın, edebiyatın, düşüncenin ve direnişin aynı sokaklarda yürüdüğü ender şehirlerden biridir. Bugün yorgundur. Yaralıdır. Defalarca saldırıya uğramıştır. Ama buna rağmen insanın içine tanıdık gelen bir tarafı vardır. Ben her Beyrut'a gelişimde biraz İstanbul hissederim. Yoksulluk yalnızca insanların cebinde değil, kamu düzeninde de hissediliyordu. Kurumsal mekanizmaların zayıflığı, otoritenin sınırlılığı ve denetimin eksikliği daha ilk dakikalarda kendisini hissettiriyordu. İlginçtir... Bu eksikliğin ortasında ise hayat bütün inadıyla devam ediyordu. Belki de beni en çok şaşırtan buydu.”

BEYRUT SEMALARINDA İSRAİL İHA’LARI

Yurdseven, Beyrut’ta İsrail’e ait İHA ve savaş uçaklarıyla bombaların atıldığı sırada şehirdeki direniş atmosferini şu sözlerle aktardı:

“İnsansız hava araçlarının sesi gökyüzünden hiç eksilmiyordu. Zaman zaman savaş uçakları alçaktan geçiyor, herkes başını kaldırıp kısa bir an gökyüzüne bakıyor, sonra tekrar işine dönüyordu. Bir yerde patlama oluyor... İki yüz metre ileride insanlar alışveriş yapmaya devam ediyor. Haşlanmış mısır satan seyyar satıcı tezgâhını toplamıyor. Dönerci ocağını söndürmüyor. Mobilyacı müşteri bekliyor. Motor tamircisi elindeki anahtarı bırakmıyor. Market açık. Berber açık. Kebapçı açık. Hayat, ölümün yanı başında yürümeye devam ediyor. İlk bakışta insan bunu anlayamıyor. Sonra fark ediyorsunuz... Onlar korkmayı unutmuş değiller. Korkunun, hayatı durduramayacağını öğrenmişler. İnsan sanıyor ki savaşın ortasında herkes sürekli panik hâlinde yaşar. Hayır. Asıl şaşırtıcı olan, savaşın günlük hayatın içine bu kadar sıradan yerleşebilmiş olması. Uçaktan indikten yaklaşık on beş dakika sonra ben de kendi içimde bunu hissetmeye başladım. Ölüm korkusu yavaş yavaş siliniyor. Çünkü her an başınıza gelebilecek bir şeyi düşünerek yaşamanın mümkün olmadığını anlıyorsunuz. Bir İsrail savaş uçağı... Bir insansız hava aracı... Bir füze... Hiçbirine engel olamazsınız. İnsan, kontrol edemeyeceği şeyleri bir süre sonra zihninden çıkarıyor. Belki de bu yüzden Beyrut sokaklarında öfkeden çok sükûnet gördüm. İnsanların yüzünde bağıran bir kızgınlık yoktu. Tebessüm vardı. Sessiz bir vakar vardı. Kaygılanmaktan vazgeçmiş insanların dinginliği vardı. Fotoğraf makinesi bu gerçeğin tamamını gösteremez. Yıkımı gösterebilir. Tozu gösterebilir. Dumanı gösterebilir. Ama teslimiyeti gösteremez. Direnişi gösteremez. Hakikatin en önemli kısmı objektifin dışında kalır.”

“BARAJNİ MÜLTECİ KAMPI”

Yurdseven, Beyrut’ta bulunan Burj el-Barajneh (Barajni) Mülteci Kampı'nda görüdklerini ise şöyle anlattı:

“Burj el-Barajneh Mülteci Kampı'na girdiğimizde burnuma ilk gelen koku kızartma yağı oldu. Garipti. Savaşın ortasında bile mutfakların kokusu birbirine benziyordu. Bizde nasıl insanlar ne bulursa kızartıyorsa, onlar da aynı şeyi yapıyordu. Sonra sokaklar başladı. Sokak demek doğru mu bilmiyorum. Bir hücreyi andırıyordu. Dar... Sıkışık... Gökyüzünü görmekte zorlandığınız koridorlar... Üst üste geçmiş elektrik kabloları... Yirmi beş bin insanın yaşadığı küçücük bir dünya... İnsan ister istemez düşünüyor. Dünyanın bunca israfı içinde, bu insanların kapladığı yer gerçekten bu kadar mı fazla? Kampta en çok çocukları seyrettim. Onları anlamaya çalıştım. Çünkü savaşın gerçek yüzü yetişkinlerden önce çocukların gözlerine yansır. Tek eğlenceleri salıncak olan çocuklar gördüm. Grup hâlinde motosikletlere bindirilerek sevindirilen çocuklar... Oyun oynayabilecek boş alanın bile bulunmadığı sokaklarda çocuk kalmaya çalışan çocuklar... Ama en çok başka bir şeyi fark ettim. Şımarmamışlardı. Bu ifade belki sert gelebilir. Fakat gördüğüm tam olarak buydu. İmkânları neyse onunla mutlu olmayı öğrenmişlerdi. Travmaları vardı. Ama travmalarını kimlik hâline getirmemişlerdi. Vahşileşmemişlerdi. İçine doğdukları savaşı hayatın tek gerçeği kabul etmişlerdi. Bayramın ikinci günüydü. Kampın girişindeki camide namaz kılmış, cemaat dağıldıktan sonra bir köşeye oturup insanları seyrediyordum. Küçük bir çocuk babasıyla birlikte camiye gelmişti. Pıtır pıtır yürüyordu. Yanıma çağırdım. Ellerinin içinden öptüm. Bayramlaştık. Harçlık verdim. Yüzündeki şaşkınlık hâlâ hafızamda. Koşarak babasının yanına gitti. Parayı gösterdi. Babası önce nereden aldığını anlamaya çalıştı. Küçük parmağıyla beni işaret etti. Adam başını kaldırdı. Göz göze geldik. Hiç konuşmadık. Sadece tebessüm ettik. O da oğlunun başını okşadı. Sonra birlikte camiden çıktılar. Ben iki kız çocuğu babasıyım. Kampta salıncakta sallanan küçük kızları görünce, bir an kendi kızlarımı onların yerine koydum.”

Yurdseven, Beyrut gözlemlerini aktarmaya şöyle devam etti:

İlk gün Beyrut'un yıkılmış mahallelerinde dolaştım. Enkaz gördüm. Bombardıman gördüm. Mülteci kamplarında büyümeye çalışan çocuklar gördüm. Fakat Lübnan bana yalnızca savaşın yıktıklarını göstermedi. Ertesi gün, savaşın bütün şiddetine rağmen yıkamadığı bir şeyi görmeye başladım: İnsanların birbirine tutunma iradesini... Bugün geriye dönüp baktığımda, bu yolculuğun bana öğrettiği en büyük hakikatin ne bombardımanlar ne de yıkılmış binalar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Asıl hakikat, vahdetti. Türkiye'de yıllardır Lübnan konuşulur. Şiiler konuşulur. Sünniler konuşulur. İran konuşulur. Hizbullah konuşulur. Filistin konuşulur. Fakat çoğu zaman bunların hepsi birbirinden kopuk cümleler hâlinde anlatılır. Sahaya gittiğinizde ise şunu fark ediyorsunuz: Hayat, televizyon tartışmalarından çok daha karmaşık; fakat aynı zamanda çok daha samimidir. Benim zihnimde en çok yer eden sahnelerden biri, Şii bir camide Sünnilerin, Sünni bir camide ise Şiilerin aynı imamın arkasında saf tuttuğunu görmek oldu. Dışarıdan bakıldığında küçük bir ayrıntı gibi görülebilir. Birinin ellerini bağlaması... Diğerinin bağlamaması... Fakat yıllardır mezhep tartışmalarıyla birbirine düşürülmeye çalışılan bir coğrafyada bunun ne kadar büyük bir anlam taşıdığını ancak orada görebiliyorsunuz. Daha da dikkat çekici olanı ise İsrail saldırılarında hayatını kaybeden insanların, mezheplerine göre değil; direnişin şehitleri olarak anılmasıydı. İşte beni en çok sarsan nokta burası oldu. Bir sofrada oturduğunuzda kimse size hangi mezhepten olduğunuzu sormuyor. Hangi tarikata mensup olduğunuzu merak etmiyor. Hatta çoğu zaman mezhep konuşulmuyor bile. İlginçtir... Bu konuyu açan çoğu zaman ben oldum. Şafii-Hanefi ayrımını dahi ayrıntısıyla bilmeyen insanlarla karşılaştım. Bazen sorduğum soruların onlara anlamsız geldiğini hissettim. O an kendi kendime şu soruyu sordum: Acaba bizim coğrafyamızın en büyük konforlarından biri, hiç ihtiyaç duymayacağımız tartışmalar üretebilmek mi?”

FİLİSTİN İSLAMİ CİHAD HAREKETİ İLE GÖRÜŞME

“Bu yolculuk boyunca en uzun sohbetlerimden birini, Filistin İslami Cihad Hareketi Uluslararası İlişkiler Sorumlusu İhsan Ataya ile gerçekleştirdim. İhsan Ataya benim için yalnızca röportaj yapılan bir isim değildir. Yıllardır tanıdığım, ülkemizde de birçok kez bir araya geldiğimiz, fikir alışverişinde bulunduğumuz kıymetli bir dava adamıdır. Onunla yaptığımız görüşmede dikkatimi çeken şey, yalnızca söyledikleri değildi. Söyleyiş biçimiydi. Bunca saldırıya... Bunca kayba... Bunca kuşatılmışlığa rağmen... Öfke yerine muhakeme kurmaya çalışıyordu. Belki de gerçek direniş tam olarak buydu. İhsan Ataya'nın üzerinde en çok durduğu konulardan biri, emperyalist stratejilerin yalnızca askeri değil, toplumsal olduğuydu. Toplumları birbirinden ayırmak... Kimlikleri çatıştırmak... Mezhepleri düşmanlaştırmak... Bunlar yeni yöntemler değildi. Yüzyıllardır kullanılan yöntemlerdi. Dolayısıyla bunlara karşı verilecek en güçlü cevap da yalnızca silahla değil; toplumsal birliktelikle mümkündü. Ben de aynı kanaatteyim. Bugün İslam coğrafyasının en büyük ihtiyacı, herkesin birbirine benzemesi değildir. Birbirine tahammül edebilmesidir. Sekülerin muhafazakâra... Muhafazakârın sekülere... Sünninin Şiiye... Şiinin Sünniye... Tahammül edebildiği bir toplum, emperyalizmin en etkili silahlarından birini elinden almış olur.”

“…Lübnan bana son olarak şunu öğretti: İnsan rahatını bozmadıkça hakikate yaklaşamıyor. Konfor bazen en büyük perdedir. Rahatsız olmak ise hakikatin başlangıcıdır. Ayırmak kolaydır. Birleştirmek zordur. Nefret etmek kolaydır. Tahammül etmek zordur. Konuşmak kolaydır. Bedel ödemek zordur. Fakat tarih, kolay olanları değil; zor olanı tercih edenleri hatırlar. Ben Lübnan'dan dönerken yalnızca bir ülkeden dönmedim. İnsanlığın hâlâ bütünüyle tükenmediğine dair güçlü bir kanaatle döndüm. Ve valizimde hediyeler değil, direnişten süzülmüş samimi bir vahdet duygusu getirdim.”

(İsmail Yurdseven’in Timetürk’te Haziran ayında yayımlanan “Lübnan Notları” yazılarından derlenmiştir.)

 

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın