Kırk yılı aşkın bir süre boyunca beş ABD başkanının dönemini takip eden ABD'li gazeteci David E. Sanger, 20 yılı aşkın bir süredir İran'ın nükleer programını dizginleme çabaları üzerine New York Times için değerlendirmede bulundu...
Başkan Trump, İran gerilimine kayda değer bir zafer stratejisi olmaksızın dahil oldu ve şu anda işin içinden itibarını koruyarak çıkmanın yollarını arıyor.
Başkan Trump, hem müttefiklerini hem de hasımlarını şaşırtıp dengelerini bozduğunu belirterek, öngörülemezliğiyle sık sık övünür.
Kendi ifadesine göre; 13 ay önce İran'ın nükleer tesislerini bombalama ve Ocak ayı başlarında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu yatağından alıp götürmek üzere Delta Force komandolarını gönderme konusundaki istekliliği, seleflerinin dehşete düşeceği türden askeri operasyonları gerçekleştirme kararlılığını yansıtıyordu. Dünyanın en büyük gücünü elinde tutarken, kendisini yalnızca "kendi ahlak anlayışının" sınırladığını The New York Times'a ifade etmişti.
Ancak son haftalarda, içinden çıkış yolu bulamadığı bir savaşın başkanlığını giderek esir almasıyla birlikte, kendini köşeye sıkışmış bir halde bulmuş görünüyor.
İran'ın nükleer programına hızla son verilmesi ve ülkedeki hükümetin devrilmesi hedefleriyle 28 Şubat'ta tam kapsamlı mücadeleyi başlattığında, gücünün sınırlarını —o dönemde hayal bile edemeyeceği ölçüde— keşfetmiş oldu.
Aradan geçen beş ayın ardından, bu hedefler neredeyse hiç gerçekleşmedi. Bir zamanlar, ezici bir güç kullanarak İran'da —gururla "Venezuela modeli" olarak adlandırdığı ve ABD kontrolüne açık bir hükümet değişikliğini öngören— bir süreci hayata geçirebileceğinden emin olan Trump; artık, istihbarat birimlerinin Tahran'da aynı derecede başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu değerlendirdiği büyük çaplı çatışma operasyonlarına yeniden girişme konusunda tereddüt ediyor.
Yükselen petrol fiyatlarını ya da bunların borsa üzerindeki etkilerini kontrol altına almayı başaramadı. Hürmüz Boğazı'nda durma noktasına gelen ve ardından kısa bir süreliğine yeniden açılan deniz trafiği tekrar cılız bir akışa dönmüş durumda; üstelik şimdi Kızıldeniz ile Aden Körfezi arasındaki ikinci bir kritik geçiş noktası da tehdit altında. Başkan, İran'ın petrol sevkiyatı yaptığı Hark Adası'nı ele geçirme veya ülkenin zenginleştirilmiş uranyum stoklarına el koyma tehdidinde bulunmuş olsa da, kara birlikleri gönderme konusunda herhangi bir istek veya eğilim bulunmadığının farkında olduğunu kamuoyuna açıkça ifade etti.
Danışmanlarının ifadesine göre bu sınırlar onu derin bir hayal kırıklığına uğrattı ve —Trump kendisi bile— ne yapacağını bilemez hale geldi. Sadece geçen hafta, Trump’ın Enerji Bakanı Suudi Arabistan’a sivil nükleer enerji sağlama konusunda bu ülkeyle tarihi bir anlaşma imzaladı; ancak Başkan, 24 saatten kısa bir süre sonra anlaşmayı boşa düşürdü. Başkan, 18 ay boyunca müzakere edilen bu anlaşmanın, Suudi Arabistan İbrahim Anlaşmaları'na katılıp İsrail'i tanımadığı sürece geçersiz sayılacağını açıklayarak Suudi tarafını şaşırttı.
Orta Doğu konusunda büyük tecrübeye sahip eski bir ABD'li diplomat olan Aaron David Miller, Trump'ın bir kez daha "Suudileri küstürdüğünü, Binyamin Netanyahu'yu memnun ettiğini ve İran'a, ABD ile anlaşma yapmanın neden sonunda ihanete uğramaya mahkûm, beyhude bir çaba olduğuna dair güçlü argümanlar sunduğunu" söyledi.
Ertesi gün, Kanada sınırının her iki tarafında da çok sevilen bir hokey yıldızının adını taşıyan ve sınır ötesi bir proje olan 4,5 milyar dolarlık Gordie Howe Uluslararası Köprüsü'ne ilişkin "asıl anlaşmanın" artık geçersiz olduğunu ilan etti. Trump'ın ilk döneminde müzakere ettiği ve şimdi feshetmek istediği ABD-Meksika-Kanada Anlaşması'nın açık bir ihlali gibi görünen bir hamleyle, çeşitli Kanada ürünlerine yüzde 50 oranında gümrük vergisi getirdi.
Kanada ise, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Pazartesi günü trafiğe açılacak olan köprünün açılışı için düzenlenen törenlere Amerikalıları davet etmedi.
Trump’ın öfke veya hayal kırıklığıyla anlaşmaları yeniden düzenleme eğilimi, partisinin iç politika önceliklerine kadar uzandı. Cumhuriyetçiler, Beyaz Saray’ın da memnuniyetle karşıladığı ve iki partinin nadiren uzlaşabildiği önemli bir konut tasarısının imza töreni için Kongre binasında hazırlıklarını tamamlamışken, Trump tasarıyı imzalamayı reddederek herkesi şaşırttı. Kendisinin tek önceliği, seçim yasalarını değiştirmeyi amaçlayan ancak yeterli Cumhuriyetçi desteğini alamayan "SAVE America Yasası" tasarısıydı.
Tören iptal edildi. Tasarı, Trump’ın imzası olmadan yasalaştı; böylece partisi, yeni ev sahipleri için konut edinme maliyetlerini hafifletmeye yönelik bir adım atıldığını gösteren o fotoğraf karesini yakalama fırsatını da kaçırmış oldu.
Başkan’a yakın kaynaklara göre, Trump’ın yaşadığı tüm hayal kırıklıklarının nedeni, halk nezdinde desteği öylesine azalmış olan İran savaşı değil; nitekim The Washington Post ve Ipsos tarafından yapılan ankete katılan Amerikalıların sadece yüzde 29’u, onun bu çatışma sürecini yönetme biçimini onaylıyordu. Yine de bu durum, huzursuzluğun önemli bir kaynağını oluşturuyor. Ülke içindeki müttefikleri artık bu işten çekilmek isterken, kendisinin İran’ın nükleer programını ne pahasına olursa olsun durdurma sözü vermesiyle birlikte, bu gerilim açıkça hissediliyor.
Geçen hafta Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, "Bu işi artık bitirmeliyiz," diyerek, Bay Trump’ın en ateşli destekçileri arasında giderek daha sık dile getirilen bir görüşü ifade etti.
Ancak Başkan'ın bu hedefe ulaşmak için izleyeceği net bir yol yok. Çatışmaya zafer adına kayda değer bir strateji olmaksızın giren Başkan, şimdilerde işin içinden itibarını koruyarak çıkmanın yollarını arıyor.
Bundan bir ay önce, zafer ilan etmenin yolunu bulduğuna dair büyük bir özgüven sergiliyordu. 17 Haziran'da Trump, Birinci Dünya Savaşı'nın resmen sona erdiği yer olan Versailles Sarayı'nda, alelacele kaleme alınmış 14 maddelik bir ateşkes anlaşmasını dikkat çekici bir törenle imzaladı.
O günlerde Trump, İran'da iş başına gelen yeni ve daha "makul" liderlerin artık gerçeği gördüğünü ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket ettiklerini söylüyordu.
Trump’ın elindeki üç seçenek
Trump, 14 Haziran'da The Times gazetesine verdiği bir demeçte, "Artık yeter dediklerini düşünüyorum," ifadesini kullandı. Büyük çaplı bir saldırı tehdidinde bulunarak İran'ı geri adım atmaya zorladığını ve anlaşmayı bu sayede sağladığını savundu.
Trump, "Büyük bir saldırıya girişmek üzereydik; onlar ise 'Lütfen yapmayın, anlaşalım,' dediler. Biz de hemen ardından anlaşmayı yaptık," dedi.
Bu durum sadece iki hafta sürdü.
Anlaşmayı müzakere eden İranlılar, İran'ın kontrolündeki Hürmüz Boğazı kanalını kullanmayı reddeden gemilere ateş açan İslam Devrim Muhafızları Kolordusu ile anlaşmazlık yaşıyor gibi görünüyordu. Trump, The Times ile yakın zamanda yaptığı bir röportajda İranlı liderlerin yurt dışındaki milyarlarca dolarlık fonlarının serbest bırakılmasını ve petrol sevkiyatlarının yeniden başlamasını istediklerini belirtirken; İran Devrim Muhafızları daha çok kontrolü kendilerinde göstermeye çalışan bir izlenim veriyor.
Trump'ın önünde artık üç temel seçenek bulunuyor: Askeri gerilimi tırmandırmak, ekonomik baskıyı artırmak ya da zafer ilan edip geri çekilmek.
Bu seçeneklerin her biri; Başkan Yardımcısı JD Vance, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, damadı Jared Kushner ve özel temsilcisi Steve Witkoff ile yapılan toplantılarda son haftalarda ele alındı.
Her bir seçenek, farklı nedenlerle, pek de cazip görünmüyor.
Cuma günü, hafta boyunca İran'da büyük çaplı askeri harekatlara geri dönmeyi planladığının sinyallerini verdikten sonra bu kararından vazgeçti. Çeşitli yetkililerin aktardığına göre, yapılan brifinglerde danışmanlar; elektrik kesintilerine yol açacak ve İran'ın dirençli füze kapasitesini hedef alacak kapsamlı bir bombardımanın, ülkeyi anlamlı müzakerelere geri dönmeye ikna edip etmeyeceği konusunda şüphelerini dile getirdiler.
Üstelik bunun bedeli ağır olacaktı. Sayın Trump'a, bu ölçekteki saldırıların; bir zamanlar kendi hükümetlerine karşı koruma sözü verdiği İran halkı arasında büyük sivil kayıplara ve kitlesel açlığa yol açabileceği söylendi. Cuma günü Oval Ofis'te kendisine, savaş suçu teşkil edebileceği gerekçesiyle elektrik santrallerini ve köprüleri havaya uçurma konusunda tereddüt edip etmediği sorulduğunda, "Bu soruya yanıt vermeyeceğim," dedi.
Ancak asıl tereddüdünün nedeni, savaşın ABD'nin füze önleyici stoklarını tüketmiş olması olabilir. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), Nisan ayında yaptığı bir tahminde, bazı kritik önleyicilere ait ABD envanterinin yarısının halihazırda kullanılmış olabileceğini belirtmişti. Bazı yetkililere göre, bu ay art arda 13 gece süren saldırı ve karşı saldırıların ardından söz konusu stoklar kritik derecede düşük seviyelere indi; bu durum, Trump'ın son günlerde savaşta büyük çaplı bir tırmanışa gitmeme kararında da etkili oldu.
ABD'li yetkililer şimdi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir V. Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in, bir sonraki hamlelerine ilişkin hesaplamalarında bu stok eksikliklerini de göz önünde bulunduruyor olabileceklerinden endişe ediyorlar; bu hamleler Putin için Ukrayna ve Avrupa'da, Şi için ise belki de Tayvan'a yönelik olabilir.
Trump'ın ikinci seçeneği ise yaptırımların etkisini göstermesine izin vermek. Bu seçenek, Hürmüz Boğazı'na yönelik sevkiyatların yeniden ablukaya alınmasıyla sıkılaştırılan petrol ihracatı kısıtlamalarının hedeflenen sonucu vereceği beklentisine dayanmaktadır.
Ancak bunlar yavaş işleyen yöntemler… Üstelik Trump, 2018'de Obama dönemi nükleer anlaşmasından çekilip İran'a "ezici" olarak nitelendirdiği kısıtlamalar getirdiğinden bu yana İran'da ekonomik çöküş öngörüp duruyor. Aradan geçen sekiz yılın ardından rejim hâlâ ayakta; üstelik başında, gizli bir nükleer programa daha fazla bağlılık gösterebilecek yeni bir lider bulunuyor.
Bu strateji yine de işe yarayabilir. Ancak bunun için ABD'nin maliyeti yüksek ve kesintisiz bir askeri varlık sürdürmesi; ayrıca daha fazla Amerikalının hayatını tehlikeye atması ve Körfez'deki müttefiklere yönelik saldırıları artırma riski taşıyan, zaman zaman alevlenen çatışma ihtimalini göze alması gerekecektir.
Üçüncü seçenek ise zafer ilan edip eve dönmektir. Trump bir ay kadar önce, eski başkanlardan Herbert Hoover dönemiyle kıyaslanmaya yol açacak bir ekonomik çöküşü göze almak istemediği için ateşkes ve müzakere yolunu seçtiğini söylediğinde, sanki bu yönde ilerliyor gibi görünüyordu.
Trump, 1929’daki Büyük Buhran’ı tetikleyen çöküş döneminde görev yapmış olan 31. başkan hakkında, “O, her zaman dönüşmekten kaçındığım kişiydi. Ekonomik bir felakete tanık olmak istemiyordum.” dedi. Daha sonra, savaşın devam etmesi halinde dünyanın petrol stoklarının tükenmeye başlayacağına dikkat çekti.
Ancak anlaşmadan çekilmenin de bir bedeli var. Eğer Trump; İran’ı, bomba yapımına çok yakın nitelikteki nükleer yakıtı enkaz altında kalmış ve Hürmüz Boğazı fiilen İran’ın kontrolü altına girmiş bir halde bırakırsa, hem kendi saldırısını tetikleyen sorunu çözememiş hem de enerji piyasaları için devasa ve yeni bir sorun yaratmış olacaktır.
Bu durum, onun siyasi mirasını tanımlayacaktır. Ayrıca, gücünün sınır tanımadığını ilan ettiği Ocak ayında inandığından çok daha fazla kısıtlamayla karşı karşıya olduğunu da gözler önüne serecektir.
NYT
Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?