$

Dolar

47,1839

Euro

53,9025

£

Sterlin

63,4370

Frank

58,2539

Gram Altın

6.078,6400

Bitcoin

3.068.802

$

Dolar

47,1839

Euro

53,9025

£

Sterlin

63,4370

Frank

58,2539

Gram Altın

6.078,6400

Bitcoin

3.068.802

Makale 20.07.2026 10 dk okuma

Görünmez elden devletin kalesine: Liberalizm bitiyor, Neo-Merkantilizm mi başlıyor?

Paylaş:

Bugün küresel sistemi ve ekonomik ilişkileri yakından takip eden hemen herkesin zihninde aynı yakıcı sorular var: Yüzyıllardır dünyayı yöneten liberalizm gerçekten bitiyor mu, yoksa insanlık yeni bir merkantilizm çağını mı karşılıyor?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla mutlak zaferini ilan eden liberal dünya düzeni, uzun yıllar boyunca tek bir kabul üzerinden okundu: Sınırların kalkması, kuralsız serbest ticaret ve hiper-küreselleşme. Sermayenin dünyayı özgürce dolaşacağı ve küresel tedarik zincirlerinin topyekün bir refah üreteceği varsayılıyordu. Ancak 2020'li yıllarla birlikte küresel ticaretin tektonik plakaları yerinden oynuyor. Karşımızdaki tablo liberalizmin mutlak bir çöküşünden ziyade; piyasanın o meşhur "görünmez eline" olan güvenin sarsılması ve sistemin yönünü hızla Neo-Merkantilizme kırmasıdır.

Dünya, 1990'ların ve 2000'lerin kuralsız "hiper-küreselleşme" dönemini geride bırakmıştır. Bugün Washington'dan Pekin'e ve Brüksel'e kadar küresel sistemin merkez üslerinde, ekonomik verimlilikten ziyade ekonomik dayanıklılığı ve güvenliği önceleyen yeni bir dönem başlamıştır: "Güvenlikli Küreselleşme" veya "Jeopolitik Ekonomi" çağı. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı'nın "friend-shoring" (dost ülkelerle tedarik zinciri kurma) kavramı ile Avrupa Komisyonu'nun "de-risking" (riskten arındırma) doktrini, bu yeni dönemin geçici bir sapma değil, deklare edilmiş bir devlet politikası haline geldiğinin en net göstergesidir.

Güvenlikleştirilen Ekonomi: Küresel Tarife, Kota ve Maden Savaşları

Uluslararası ilişkiler literatüründe "Güvenlikleştirme" (Securitization) teorisi, normal şartlarda siyasetin sıradan bir konusu olan bir alanın, "yaşamsal bir tehdit" olarak tanımlanarak acil durum kodlarıyla gündeme taşınmasını ifade eder. İşte bugün küresel ticaret; serbest piyasa ilkelerinden ziyade devlet müdahalesine, agresif gümrük duvarlarına ve ulusal güvenliğe dayalı yeni bir süzgece tabi tutulmaktadır. Piyasayı kendi haline bırakan "görünmez el", yerini devletin korumacı reflekslerine bırakmaktadır.

Bu yapısal eksen kaymasının üç büyük küresel aktör üzerinden net kanıtları mevcuttur:

·         ABD'nin Resmi Kırılması ve Tarife Savaşları: Washington, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yürüttüğü liberalizmin küresel bayraktarlığını artık tamamen rafa kaldırmıştır. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın deklare ettiği "Yeni Washington Konsensüsü" doktrini, piyasaların sermayeyi her zaman verimli dağıtacağı yönündeki liberal dogmanın çöktüğünü ve devlet güdümlü sanayi politikalarına geri dönüldüğünü resmi düzeyde ilan etmiştir. Benzer şekilde Hazine Bakanı Janet Yellen’ın "friend-shoring" (dost ülkelerden tedarik sağlama) ilkesi, piyasa verimliliğini ulusal güvenliğin arkasına itmiştir. Bu teorik eksen kaymasının pratik sonucu olarak ABD; Çin menşeli yarı iletkenler, elektrikli araçlar ve bataryalar üzerindeki gümrük vergilerini kademeli olarak yükseltmekle kalmamış; kendi müttefiklerini de kapsayan agresif tarife artışlarıyla serbest ticaret rejimini bizzat kendi elleriyle sarsmıştır.

·         Batı'nın "De-risking" (Riskten Arındırma) Doktrini ve Çin'in Maden Silahı: ABD ve Avrupa Birliği, Çin’e olan tedarik bağımlılığını azaltmak için "de-risking" (riskten arındırma) stratejisini resmi bir ekonomik savunma doktrinine dönüştürmüştür. Bu uygulama kapsamında Batı dünyası; kritik altyapı, yapay zekâ, biyoteknoloji ve yarı iletken gibi stratejik alanlarda Çinli şirketlere yönelik yatırım kısıtlamaları ve teknoloji ihracatı yasakları uygulamaktadır. Bu kıskaca karşı Pekin ise küresel korumacılık yarışında en büyük karşı oyun kurucu olarak sahneye çıkmaktadır. Çin; yüksek teknoloji, savunma sanayii ve yeşil enerji dönüşümünün can damarı olan nadir toprak elementleri (galyum, germanyum, grafit ve antimuan) üzerindeki mutlak tekelini jeopolitik bir silah olarak kullanmaktadır. Batı'nın de-risking temelli teknolojik kısıtlamalarına karşı Pekin; bu kritik hammaddelerin ihracatına sert kotalar ve ulusal güvenlik gerekçeli lisans şartları getirerek tedarik zincirlerini tamamen kendi devlet kontrolü altına almıştır.

·         Rusya'nın Bloklaştırıcı Korumacılığı: Batı'nın finansal yaptırımlarına karşı Moskova ise ekonomisini Neo-Merkantilist bir kaleye dönüştürme yolunda radikal adımlar atmaktadır. Rusya; zenginleştirilmiş uranyum, titanyum, stratejik metaller, LNG ve tarım ürünleri üzerinde sert ihracat kotaları uygulayarak Batı sanayisini köşeye sıkıştırmaktadır. Moskova, ticaretini serbest piyasadan çekip BRICS eksenli korunaklı, paralel finansal ve ekonomik bloklara kaydırarak modern merkantilizmin en açık örneklerinden birini sergilemektedir.

·         Teknoloji Milliyetçiliği ve Sübvansiyonlar: ABD'nin yerli üretimi hedefleyen "CHIPS ve Bilim Yasası" (CHIPS Act), Avrupa Birliği'nin yerli üreticilerini korumak için devreye soktuğu devasa yeşil enerji teşvikleri ve Çin'in devlet güdümlü sanayi sübvansiyonları, devletlerin ekonomiye doğrudan müdahalesinin en somut örnekleridir.

 Tarihsel Bir İtiraz: Reagan ve Bush da Kota Koymuştu, Fark Ne?

Tam bu noktada haklı ve tarihsel bir itiraz yükselecektir: "Yahu on yıllardır dünyada liberalizm var; devletler ilk defa mı gümrük vergisi koyuyor? Geçmişte Ronald Reagan da George W. Bush da kendi sanayilerini korumak için çeliğe, otomotive kotalar getirmişti. O zaman neo-merkantilizme geçilmedi de şimdi mi geçiliyor?"

Bu sorunun cevabı, bugünkü dönüşümün yapısal bir kırılma olmasında gizlidir. Geçmişteki korumacı adımlar ile bugünkü küresel yarılma arasında üç temel farklılık vardır:

  1. İstisnadan "Yeni Normal"e Geçiş: Reagan veya Bush dönemindeki kotalar, liberal sistemin genel işleyişi içindeki geçici "arıza gidericiler" veya kısa vadeli tavizlerdi. Amaç, serbest piyasa düzenini yıkmak değil, o düzen içinde sektörel nefes alanları yaratmaktı. Bugün ise korumacılık bir istisna değil; bizzat devletlerin çıkardığı yapısal yasalarla sistemin yeni ana kuralı haline gelen küresel bir politikadır.
  2. Ekonominin Ulusal Güvenlik Silahına Dönüşmesi: Geçmişte kotalar ticari rekabet ve iç piyasadaki istihdamı korumak için konurdu. Bugün ise ekonomi politik, uluslararası ilişkiler literatüründeki tanımıyla "silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılık" (Weaponized Interdependence) evresindedir. Çip savaşları veya nadir toprak elementleri ambargoları ticari bir rekabet değil; doğrudan doğruya jeopolitik birer varoluş savaşıdır.
  3. Sistemik İnanç Çöküşü: Geçmişteki kotalara rağmen başkentlerin büyük ülküsü Dünya Ticaret Örgütü'nü (WTO) büyütmek ve sınırları kaldırmaktı. Bugün ise bizzat liberal sistemi kuran Batı dünyası, serbest ticaret ideolojisinin kendisini bir ulusal güvenlik zafiyeti olarak kabul etmektedir. Artık mevcut küresel sisteme dair derin bir inanç çöküşü yaşanmaktadır.

Liberalizmin Direnç Noktaları: Dönüşümün Sınırları

Eğer karşımızda mutlak bir çöküş olsaydı, bu geçiş bu kadar sancılı olmazdı. Liberalizm tamamen yok olmuyor; aksine, Neo-Merkantilist devlet aklı tarafından yoğuruluyor ve bir güç aracına dönüştürülüyor.

Her şeyden önce, küresel sermaye akışı tüm kısıtlamalara rağmen hâlâ büyük ölçüde sınır ötesinde serbestçe hareket etmeye devam ediyor. Nitekim BM Ticaret ve Kalkınma Örgütü'nün (UNCTAD) World Investment Report verilerine göre küresel doğrudan yabancı yatırım (FDI) 2025'te yüzde 6 artışla 1,6 trilyon dolara ulaşmış durumdadır. Ancak UNCTAD'a göre küresel yatırım ortamı artık "jeopolitik gerilimler ve artan ekonomik güvenlik kaygılarıyla" yeniden şekillenmekte; yatırım kararları giderek "stratejik ve güvenlik odaklı" hale gelmektedir. Bunun somut kanıtı, stratejik sektörlere (yarı iletken, kritik maden, yapay zekâ altyapısı) yönelen yeşil alan yatırımlarının payının son 5 yılda yüzde 16'dan yüzde 44'e çıkmış olmasıdır. Başka bir deyişle; sermaye hâlâ dolaşıyor, ama artık verimlilik değil güvenlik güdüsüyle yön buluyor.

İkincisi, mülkiyet hakkı ve rekabet ilkeleri ekonomik işleyişin temel direği olmayı sürdürmektedir. WTO Genel Direktörü Ngozi Okonjo-Iweala da 2025 yılı ticaret hacminin beklentilerin üzerinde büyümesini, çok taraflı ticaret sisteminin çekirdeğinin hâlâ iyi işlediğinin kanıtı olarak sunmaktadır. Dolayısıyla karşımızda liberal sistemin mutlak yok oluşunu değil; liberalizmin araçlarını kullanarak kendi korumacı kalelerini inşa etmeye çalışan yeni nesil bir devletçilik anlayışının yükselişini görüyoruz.

Orta Vadeli Analiz: Robert Gilpin ve Rantiyer Sermayenin Çıkmazı

Ünlü uluslararası ekonomi-politik teorisyeni Robert Gilpin, küresel servet ve güvencenin nihai kaynağının "üretim yeteneği" olduğunu savunur. Sistem tamamen liberalizmden kopmasa da yönünü net bir şekilde Neo-Merkantilizme kırmıştır. Bu yeni iklimde; ABD, Çin ve AB kendi sanayilerini tahkim ederken; üretime dayanmayan, sadece petrol ve benzeri hammadde gelirini Batı bankalarında işleterek dışarıdan güvenlik kiralayan sermaye havzaları ise küresel sistemin yeni korumacı dişlileri arasında sıkışmaya doğru ilerlemektedir.

Çünkü teknoloji ve hammadde artık sadece satılık bir meta değil, birer jeopolitik silahtır. Ve bu yeni dönemde güvenlik kiralansa da satın alınabilir değildir. Yarın bir gün büyük bir küresel çatışmada veya ambargoda, ABD çip vermediğinde, Çin nadir toprak elementlerini kestiğinde veya Rusya uranyumu durdurduğunda; Gilpin'in işaret ettiği gibi, "üretim yeteneği" olmayan bir yapı, kriz anında finansal gücünü reel güce tahvil edemez. Sonuç olarak korumacı çarklar arasında ezilmekten ya da büyük güçlerin stratejik vesayetine teslim olmaktan başka seçeneği kalmaz.

Sonuç: Yarının Dünyasını Hangi Kuralla Okuyacağız?

Küreselleşmenin kuralsız ve geniş vaatlerinin rafa kalktığı, "Neo-Merkantilizmin" adeta yaşamsal bir güvenlik stratejisine dönüştüğü küresel bir geçiş dönemine tanıklık ediyoruz.

Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönelim: Liberalizm bitiyor mu, Neo-Merkantilizm mi başlıyor?

Gerçek şu ki; liberalizmin o kuralsız, "görünmez ele" teslim edilmiş serbest piyasa dönemine olan güven derinden sarsılmıştır. Ancak bu durum kapitalizmin ya da liberal mekanizmaların tamamen bittiği anlamına gelmiyor. Aksine, liberalizmin küresel sermaye gücü ile merkantilizmin devlet güdümlü üretim otonomisi aynı potada eriyor. Sadece finansal likiditesine güvenen, sanayisini milli bir kale gibi tahkim edemeyen ve yapısal olarak dışa bağımlı olan ekonomiler için korumacı duvarların arasında sıkışma tehlikesinin baş gösterdiği bir iklimin rüzgarları esiyor.

Bu durum ise bize şunu gösteriyor: Yarının dünyası, "görünmez elin" romantik söylemleriyle avunan sermaye odaklarının değil; küresel piyasalar içinde ekonomik gücünü ve ulusal güvenliğini millileştiren, kendi kendine yetebilme yetisini sarsılmaz bir kale haline getirebilen devletlerin sahnesi olacaktır.

Ceyhun Taha Demirkol | TİMETÜRK

Etiketler: