Uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu Amerikan hegemonyasının ve Batı merkezli güvenlik şemsiyelerinin tedricen eridiği, küresel kurumların işlevselliğini yitirdiği tarihsel bir süreç eşiğinden geçmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi küresel krizleri engellemekle mükellef yapılar, günümüzün karmaşık, çok aktörlü ve asimetrik güvenlik tehditleri karşısında tamamen kilitlenmiş durumdadır. Bu durum, geleneksel ittifak yapılarına bağımlı hareket eden bölgesel aktörleri, kendi güvenliklerini koruyabilmek adına radikal bir stratejik otonomi arayışına itmektedir. Batılı müttefiklerin değişen konjonktüre paralel olarak sergilediği tutarsız yaklaşımlar ve kriz anlarında uyguladıkları açık ya da örtülü ambargolar, ve modern haraçlar bölgesel güçlerin kendi göbeklerini kesme zorunluluğunu tarihsel bir gerçeklik olarak sahneye çıkarmıştır. Bu sistemsel kriz ortamında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında temelleri atılan ve T.C. İletişim Başkanlığı duyurusuyla kamuoyuna ilan edilen Mekke Anlaşması, sıradan bir ikili ya da üçlü iş birliği protokolü olmanın çok ötesinde, Doğu-Batı denkleminde yeni bir bölgesel güç merkezinin ve otonom güvenlik mimarisinin doğuşunu müjdelemektedir.
Geleneksel küresel mimarinin sunduğu güvenlik garantilerinin erimesi, yalnızca kriz bölgelerindeki dengeleri bozmakla kalmamış, aynı zamanda orta ölçekli güçlerin uluslararası siyasetteki hareket alanını da kökten dönüştürmeye başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde bloklar arası rekabetin getirdiği sığınma refleksleri, günümüzün hibrit tehditleri, siber savaşlar ve devlet dışı aktörlerle çevrili güvenlik ortamında yetersiz kalmaktadır. Özellikle Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Güney Asya gibi jeopolitik fay hatlarının kesişim noktalarında yer alan devletler için büyük güçlerin lütfuna dayalı bir güvenlik anlayışı, ulusal egemenliği riske atan bir bağımlılık ilişkisine dönüşmüştür. İşte tam da bu noktada Mekke Anlaşmasını bu bağımlılık denklemine karşı verilen tarihsel ve kolektif bir yanıt olarak okumak mümkündür. Türkiye'nin Kuzey Atlantik Paktı içerisinde ve Batı ile yaşadığı müttefiklik krizleri, Suudi Arabistan'ın geleneksel Amerikan güvenlik garantilerine karşı giderek artan şüpheciliği ve Pakistan'ın bölgesel denklemde yaşadığı izolasyon riski, bu üç ülkeyi aynı stratejik paydada buluşturan itici güçlerden olmuştur. Bu buluşma, bu açıdan dönemsel bir taktik hamle değil, küresel sistemin merkezinden çeperine doğru kayan güç dengeleri içinde bölgesel bir otonomi alanı inşa etme iradesidir.
Kolektif Caydırıcılık: Taahhütler ve Dolaylı Kazanımlar
Anlaşmanın meşruiyet ve caydırıcılık zeminini oluşturan en kritik unsur, kamuoyuna açıklanan metinde açıkça vurgulanan ve uluslararası hukukun kolektif meşru müdafaa ilkelerine dayanan maddedir. İmzacı üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını kesin bir hükme bağlayan bu taahhüt, paktı doğrudan NATO’nun 5. Maddesindeki standarda benzer bağlayıcı bir kolektif savunma mekanizmasına dönüştürmektedir. Kağıt üzerindeki bir niyet beyanının ötesine geçerek sahada somut bir caydırıcılık üreten bu hukuki omurga, söz konusu üç ülkenin ulusal güvenlik mimarilerini tek bir kolektif şemsiye altında bütünleştirme iradesini vurgulamaktadır. Bu entegrasyonun jeopolitik sahadaki en çarpıcı boyutu ise Türkiye açısından doğurduğu örtülü stratejik kazanımlarda saklıdır. Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte Türkiye, doğrudan sahip olmadığı nükleer caydırıcılık kabiliyetine Pakistan'ın nükleer güç konumunun bu kolektif yapıya kazandırdığı dolaylı ve psikolojik caydırıcılık vasıtasıyla erişim sağlamıştır. Bir diğer ifadeyle Türkiye, kriz anlarında müttefiklerinin nükleer kapasitesini bir caydırıcılık unsuru olarak arkasına alırken; aynı zamanda İslam dünyasının en mukaddes coğrafyası olan Mekke ve Medine’nin güvenliğinin sağlanmasında da dolaylı fakat asli bir stratejik muhafız konumuna geçmiştir. Bu noktada Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinden bu yana ilk kez mukaddes beldelerin korunması sorumluluğuna askeri ve teknolojik boyutlarıyla resmen dahil olmuş, bu durum Türkiye’ye hem İslam dünyasında muazzam bir yumuşak güç hem de jeopolitik bir derinlik kazandırmıştır.
Mukaddesatın savunulması ve nükleer caydırıcılık şemsiyesinin dolaylı entegrasyonu, Doğu Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan devasa bir coğrafyada psikolojik ve stratejik dengeleri baştan aşağı yenilemektedir. Türkiye'nin savunma teknolojilerindeki yerlilik oranı ve operasyonel birikimi, Suudi Arabistan'ın İslam alemindeki merkezi konumu ile birleştiğinde, kutsal beldelerin güvenliği tek bir devletin ya da kırılgan bölgesel yapıların omuzlarından çıkarılarak nitelikli bir kolektif gücün korumasına alınmaktadır. Bu durum, tarihsel olarak bölgesel iddialarda bulunan fakat askeri ve teknolojik altyapısı yetersiz kalan yapılar için caydırıcı bir eşik anlamı taşımaktadır. Öte yandan, Pakistan'ın nükleer envanterinin bu güvenlik denklemine dolaylı bir koruma kalkanı olarak eklemlenmesi, Batılı güçlerin veya bölgesel rakiplerin Türkiye ve Suudi Arabistan üzerindeki askeri baskı kurma veya tırmandırma stratejilerine karşı caydırıcı bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Nükleer güç sahibi bir devletin kolektif savunma taahhüdüne girmesi, paktın kapsadığı alanlara yönelik herhangi bir konvansiyonel tecavüzün maliyetini hesaplanamaz boyutlara taşımaktadır. Böylece Türkiye, anlaşmasının sağlıklı bir şekilde sürmesi halinde Doğu Akdeniz ve Ege'deki stratejik sıkışmışlıkları aşabilecek küresel ölçekli bir caydırıcılık kaldıracına kavuşurken; Suudi Arabistan da bölgesel tehditlere karşı aradığı nihai güvenlik garantisini kendi coğrafyası ve medeniyet havzası içerisinden temin etmiş olmaktadır.
Üç Stratejik Sacayağı : Teknoloji, Sermaye ve Askeri Derinlik
Bu devasa kolektif güvenlik yapısının arkasındaki sürdürülebilir güç, üç ülkenin sahip olduğu müttefiklik dinamiklerinin birbiriyle kurduğu mükemmel sacayağına ve kapasite uyumuna dayanmaktadır. Türkiye, son yirmi yılda gerçekleştirdiği nitelikli atılımlarla kendi kendine yeterlilik oranını zirveye taşıdığı savunma sanayii, insansız hava ve kara araçları doktrinleri, gelişmiş siber savunma sistemleri ve geniş operasyonel askeri tecrübesiyle paktın teknolojik ve doktrinel omurgasını oluşturmaktadır. Pakistan ise Doğu Akdeniz’den Güney Asya’ya uzanan bu hatta devasa bir nitelikli insan gücü, karasal askeri derinlik ve hepsinden önemlisi paktın caydırıcılık çıtasını küresel ölçeğe taşıyan nükleer güç unsurlarını masaya koymaktadır. Suudi Arabistan ise Yüzyıl Vizyonu doğrultusunda dönüştürdüğü muazzam jeoekonomik ve finansal gücünü, Doğu Akdeniz’den Körfez’e ve Hint Okyanusu’na kadar uzanan stratejik coğrafi derinliğiyle birleştirerek paktın ekonomik ve lojistik sürdürülebilirliğini teminat altına almaktadır. Teknoloji, finans ve nükleer/operasyonel gücün bu ölçekte birleşmesi, Asya ve Ortadoğu coğrafyasında dengeleri altüst eden ve potansiyel saldırganların maliyet hesaplarını baştan aşağı değiştiren homojen bir bölgesel güç odağı yaratmaktadır.
Söz konusu kapasite birleşimi, yalnızca askeri mühimmat veya insan gücünün niceliksel toplamından ibaret değildir; aynı zamanda niteliksel bir askeri-sanayi ekosisteminin doğuşunu işaret etmektedir. Türkiye'nin milli imkanlarla geliştirdiği hava savunma sistemleri, ağ merkezli harp kabiliyetleri ve otonom platformlar, Suudi sermayesinin sağlayacağı kesintisiz finansman akışıyla kitlesel üretim ve Ar-Ge ölçeğinde muazzam bir ivme kazanma potansiyeline sahiptir. Pakistan'ın balistik füze teknolojilerindeki deneyimi ve geniş askeri kadrosu, bu yüksek teknolojik altyapıyla birleştiğinde ortaya çıkacak olan üretici ittifakı, dışa bağımlılığı tamamen ortadan kaldıracak bir niteliğe sahiptir. Savunma sanayisindeki bu entegrasyon, ortak komuta-kontrol merkezleri, siber güvenlik protokolleri ve veri paylaşım ağlarıyla desteklendiğinde, üç devletin orduları ortak bir harekat doktrini uygulayabilecek komuta kabiliyetine kavuşacaktır. Askeri teknolojilerin ortak üretimi ve transferi, sadece ittifak içi bir ihtiyacı karşılamakla kalmayacak, şayet tüm bu adımlar başarılabilirse Güney'deki diğer bağımsız devletler için de Batı ve Doğu bloklarının kısıtlayıcı pazar yapısına alternatif yeni bir teknolojik ikmal kanalı oluşturacaktır.
Aktörlerin İçsel Motivasyonları ve Ulusal Çıkarlar
Üç ülkenin içsel dinamikleri ve dış politika öncelikleri arasındaki bu uyum, anlaşmanın kısa vadeli konjonktürel bir tepki olmanın ötesinde, uzun soluklu bir yapısal dönüşüm olduğunu kanıtlamaktadır. Ankara için Batı ile ilişkilerde tamamen kopmadan ancak Batı'ya mahkum olmadığını gösteren bir stratejik dengeleme zemini oluşmaktadır. Ayrıca gelişen savunma sanayisi için güvenli bir pazar ve finansman kaynağı imkanı doğmuştur. Riyad için ise uzun yıllardır devam eden güvenlik vizyonunun Amerikan kongresindeki siyasi dalgalanmalara ve öngürülmez finansal isteklere teslim edilmesi riskini sona erdirme fırsatı doğmuştur; bu tek taraflı bağlılığın yerine bölgesel ortaklarla inşa edilen somut bir kalkan konulmaktadır. İslamabad için ise ekonomik krizlerin gölgesinde kalan askeri ve nükleer potansiyeli, Körfez finansmanı ve Türk teknolojisi ile birleşerek ülkeyi Güney Asya'nın sıkışmışlığından küresel aktörler ligine taşıma imkanı elde edilmiştir, Hindistan karşısındaki pazarlık gücünü ise küresel aktörler seviyesine çıkarmıştır. Bu durum, her üç ülkenin kendi iç kamuoylarında ve bölgesel denklemde ellerini kuvvetlendirmekte, iç politikadaki meşruiyet alanlarını pekiştirirken uluslararası alandaki pazarlık güçlerini çarpan etkisiyle artırmaktadır.
Genişleme Potansiyeli ve Çok Kutuplu Düzenin Geleceği
Anlaşmadan rahatsızlık duyan tüm kürsel aktörlere rağmen Mekke Anlaşması, statik ve kapalı bir askeri pakt olmanın ötesinde, dinamik ve gelişime son derece açık bir "Açık Kapı" doktrinine sahiptir. Anlaşmanın metninde de işaret edildiği üzere, bölgesel barış ve istikrara katkı sağlamak isteyen diğer kardeş ve müttefik Müslüman ülkelerin katılımına açık tutulan bu güvenlik şemsiyesi, önümüzdeki dönemde Katar, Mısır veya Orta Asya Türk Cumhuriyetleri gibi stratejik aktörlerin eklemlenme ihtimalini bünyesinde barındırmaktadır. Bu genişleme potansiyeli, Mekke Anlaşması’nı sadece üç ülkenin sınırlarını koruyan bölgesel bir pakt olmaktan çıkarıp, Batı dışı dünyada yükselen, küresel güç merkezlerine doğrudan alternatif üreten ve 21. yüzyılın çok kutuplu uluslararası düzenine yön verecek küresel bir güvenlik örgütünün oluşabileceğini bize göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan bu mimari, uluslararası siyasette Doğu-Batı eksenli klasik ittifak teorilerinin sınırlarını aşan yeni bir paradigmayı temsil etmektedir. Sermayenin, teknolojinin, askeri gücün ve manevi merkezlerin aynı çatı altında bütünleştiği bu model, küresel sistemin merkezi hegemonya kaybı yaşadığı bir dönemde bölgesel güçlerin kendi kaderlerini tayin etme iradesinin somut bir tecellisidir. Mekke Anlaşması, yalnızca üye ülkelerin toprak bütünlüğünü teminat altına almakla kalmayıp, küresel güç dengelerinde Güney'in ve İslam coğrafyasının kendi kendine yetebilme sürecini başlatmıştır.
Bu bakımdan Mekke Anlaşması, kuruluş amacına uygun ve aksamadan hayata geçirilip sürdürülebilir kılınırsa; önümüzdeki yıllarda derinleşecek askeri, ekonomik ve teknolojik iş birliği sayesinde çok kutuplu dünyanın en sağlam sütunlarından biri olmaya adaydır.
Ceyhun Taha Demirkol/TİMETÜRK