ANALİZ: Batı'da yükselen aşırı sağın göçmenler üzerindeki etkisi
ABD Dışişleri Bakanlığı, Brezilya, Somali, İran da dahil olmak üzere 75 ülkeden göçmenlik vize işlemlerini süresiz olarak durdurdu… Aşırı sağ zihniyet Batı'da göçmen karşıtlığını içeren bir devlet politikası haline gelmekte…

Oluşturma Tarihi: 2026-01-21 13:06:27

Güncelleme Tarihi: 2026-01-21 13:08:50

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Eren Alper Yılmaz, Avrupa'da yükselen aşırı sağ partiler ve Batı'daki göçmen karşıtlığını değerlendirdi...

Küreselleşmenin yarattığı ekonomik, kültürel ve politik güvensizlik; Avrupa'da aşırı sağ (extreme right) partilerin son yıllarda güç kazanmasına ve siyasal arenada daha fazla görünür kılınmasına zemin hazırlamıştır. Aşırı sağ terimi genellikle “yabancı düşmanı, ırkçı, kökten dinci ve gerici” görüşlere sahip kişileri, grupları veya siyasi hareketleri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Mevcut durumundan şikayetçi olan ve gelecek kaygısı içinde yaşayan yerel halkın değişim arzusundan yararlanarak desteklerini artıran partiler, “öteki” olarak gördükleri toplumlara karşı nefret söylemlerini artırmakta, hatta bu tutumlarını bir adım daha ileri götürerek toplumsal şiddet boyutuna ulaşan eylemleri organize etmekte veya dolaylı yoldan desteklemektedirler. Ülkelerine gelen yabancı göçmenlerin, kendi ulusal refah, ekonomi ve güvenliklerine yönelik potansiyel birer tehdit unsuru olarak görülmesi, aşırı sağ partilerin güç kazanmaları sürecinde kilit bir dinamik oluşturmaktadır.

Aşırı sağ partiler; genel hatlarıyla tüm bireyleri ortak tarih ve kültür etrafında meşrulaştırılan homojen bir yapı olarak görürler. Dolayısıyla bu partiler bir yandan farklı ırkların, etnik grupların ve dinlerin eşitsizliği fikrini temsil ederken, öte yandan bu çok katmanlılığın yerel toplumlarla uyumsuzlukları konusuna vurgu yaparak “entegrasyon problemi” üzerinde dururlar. Bu çerçevede göç hareketleri; yerel toplumlar için kültürel bir tehdit unsuru olarak görülmesinin yanı sıra terör, yolsuzluk, işsizlik ve suç oranlarında artışa yol açan kaotik bir mesele olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte Batı'daki sağcı popülist liderler göç sorununu araçsallaştırıp dramatize etmekte, “Hristiyanlık” ve “Avrupalılık” ekseninde başta Ortadoğu kökenliler olmak üzere, Asyalı ve Afrikalı göçmenleri ötekileştirmekte, onları Batı'nın ahlaki, kültürel ve dini yapısından izole etmektedirler. Bu izolasyon süreci göçmenler arasında da değersizlik, yabancılık hissi ve gettolaşma gibi duygu ve eylemleri beraberinde getirmekte, yerel halk ve göçmenler arasındaki uçurumu derinleştirmektedir.

Radikalleşen sağ partiler aşırı milliyetçiliği söylemlerinde ön plana çıkarak toplumu kutuplaştırmaya ve anayasal gerçekçiliğin sorgulanmasına yol açarlar. “Ulus devlet”, “homojen kültür yapısı”, “etnokrasi”, gibi mottoları öne çıkararak politikalarını şekillendiren aşırı sağ, bu durumu bazen “ırkçılık” boyutuna taşıyarak toplumun içindeki öfke duygusunu alevlendirebilir. Modern dönemde ırkçılık, yerini biyolojik ırkçılıktan kültürel farklılıkların öncelendiği “kültürel ırkçılığa” bırakmıştır. Bu noktada; “ben/sen”, “biz/siz” ayrımını yüksek sesle dile getirerek toplumu ikiye böler. Biyolojik ırkçılık genetik yetersizliklerden ötürü sömürüyü haklı çıkarmaya çalışırken, kültürel ırkçılık ötekinin dışlanmasını kültürel farklılıklar temelinde meşrulaştırmaya çalışır.

Bilhassa 11 Eylül terör saldırıları sonrasında İslamofobi düşüncesi ivme kazanmış, Batı'da yaşayan Müslümanlara karşı büyük bir önyargı doğdu ve türlü ayrımcılıklar yaşanmıştır. 9/11'in akabinde Avrupa'nın merkezi denilebilecek Londra, Paris, Madrid, Brüksel ve Berlin gibi şehirlerde gerçekleştirilen terör saldırıları da Batı'nın Müslümanlara yönelik algılarında olumsuz yönde değişiklik yaratmıştır. Yaşanan her olumsuz olayın faturasını İslam dünyasına kesmekten asla çekinmeyen bir kısım Avrupalının zihniyeti nedeniyle gün geçtikçe daha çok İslam dini ve Müslümanlar, ötekileştirilmektedirler. Böylece aşırı sağı güçlendiren sebepler yıllar içerisinde uluslararası sistemin yapısından kaynaklı olarak farklılık gösterse de, “öteki”ye karşı duyulan nefret ve zehirli algılar değişmemiştir.

Her yönü ile ciddi bir insan hakları sorununa dönüşen İslamofobi, her geçen gün Kıta Avrupası'nda yükselmeye devam etmektedir. Gerek Avrupa'da yaşayan Müslümanlar gerekse de dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan Müslümanlar, bu olumsuz yaklaşımdan oldukça rahatsızdırlar. Her uluslararası platformda demokrasiden ve insan haklarının üstünlüğünden bahseden bir kısım Avrupalı, söz konusu Müslümanlar olunca tüm teamülleri bir köşeye itmektedir. Bu nedenle iki farklı medeniyete mensup olan toplumlar ve devletler arasında, siyasi ve teolojik çatışmaların yaşandığı görülmektedir.

Avrupa'daki bu sağ siyasal hareketlerin, liderlerin veya siyasi partilerin farklı ülkelerde ve farklı politik sistemlerde de olsa söylemlerinde ortak olarak kullandıkları temalar vardır. Bu hareketlerin söylemlerinin göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı (xenophobia), yerellik, homojen toplum yapısı ve AB karşıtlığı ve şüpheciliği (Euroscepticism) etrafında yoğunlaştığı gözlemlenmektedir. Aşırı sağın genel söylemi, göçmenlerin ev sahibi toplumun iş olanaklarını tehdit ettiği, ulusal kültürü erozyona uğrattığı, sosyal politikaları ve refah devletinin kaynaklarını kötüye kullandığı, Avrupa'da terör olaylarının artışına neden olduğu gibi iddialar etrafında şekillenmektedir. Bu iddiaları ileri sürenler, genellikle toplumsal kaygıları politik bir araç olarak kullanmayı ve korku atmosferi yaratmayı amaçlamaktadır.

2024 yılının Haziran ayında Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 ülkede gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları açıklandığında, geleneksel sağ partilerin oy oranlarını büyük ölçüde korudukları, buna ek olarak Avrupa genelinde aşırı sağ partilere olan halk desteğinin kayda değer biçimde arttığı gözlemlenmiştir. 30 Haziran 2024 tarihinde Fransa'da yapılan seçimlerde aşırı sağcı Ulusal Birlik (Rassemblement National, RN) Partisi yüzde 33 oy ile bir ilke imza atarak ülke genelinde birinci parti olmuştur (BBC Türkçe, 2024). Yine Almanya'da 23 Şubat'ta yapılan erken genel seçimlerde aşırı sağcı olarak nitelendirilen Almanya için Alternatif Partisi (AFD) oyların %20,8'ini kazanmıştır. Birliğin yüksek nüfuslu üyelerinden İtalya'da ise bu iki ülkeden de daha önce, henüz 2022'de, aşırı sağcı İtalya'nın Kardeşleri Partisi seçimleri %26 oy alarak birinci olarak tamamlamıştı (Euronews, 2022). 2023'te Hollanda'da aşırı sağcı Özgürlük Partisi seçimlerde birinci parti olurken Avusturya'da ise Hollanda'daki parti ile benzer bir isim taşıyan Avusturya Özgürlük Partisi 2024 sonlarında Avrupa Parlamentosu seçimlerinden hemen sonra %29,2 oy almış ve Avusturya tarihinde ilk kez aşırı sağ bir parti birinci parti olmuştur (BBC Türkçe, 2024).

Almanya'da 2025 yılında yapılan iltica başvuruları bir önceki yıla kıyasla yüzde 50 oranında azaldı. Federal İçişleri Bakanlığının yayınladığı verilere göre 2024 yılında Almanya'da 229.751 kişi ilk kez iltica başvurusu yaparken, bu sayı 2025 yılında yarı yarıya düşerek 113 bin olarak kaydedildi. (Perspektif, 2026). Bunun nedeni, Almanya'da mart ayında göreve gelen Hristiyan Birlik (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) liderliğindeki büyük koalisyonun uyguladığı katı iltica politikaları. Almanya'nın sınır kapılarında geri çevirmeleri de içeren göç politikası dönüşümü, aile birleşiminin mülteciler için askıya alınması ve hızlandırılmış vatandaşlığa geçişin kaldırılması bu azalmada etkili oldu.

Son yıllarda ABD de göç politikaları, Meksika sınırı, düzensiz göç, sığınmacılar ve mülteciler üzerinden yoğun tartışmaların odağında yer almaktadır. Bir yandan ekonomik büyüme için göçmen emeğine ihtiyaç duyulurken, diğer yandan sınır güvenliği ve ulusal kimlik tartışmaları ön plana çıkmaktadır. Trump yönetimi döneminde uygulamaya konulan sert sınır politikaları, ailelerin sınırda zorla ayrılması ve mülteci kabul kotalarının düşürülmesi, göç meselesinin nasıl bir insani krize dönüştürülebileceğini açıkça göstermiştir. Göçmen çocukların gözaltı merkezlerinde insan onuruna aykırı koşullarda tutulması, uluslararası hukuk ve çocuk hakları sözleşmeleri açısından ciddi ihlaller doğurmuştur. Bu politikalar, göçü azaltmak bir yana, yalnızca acıyı ve düzensizliği artırmıştır.

Son zamanlarda ABD Dışişleri Bakanlığı, Brezilya, Somali, İran da dahil olmak üzere 75 ülkeden göçmenlik vize işlemlerini süresiz olarak durdurdu. Bu hamle, 2025 sonlarında Washington'da bir Afgan vatandaşının iki Ulusal Muhafız askerini vurmasının ardından Trump'ın yaptığı vize kısıtlaması tehditlerinden sonra geldi. Bu durum, dünyanın yaklaşık 200 ülkesinin üçte birinden fazlası için ABD'ye göç etmenin önünü kesecek. Konsolosluk görevlilerine tarama ve inceleme prosedürleri yeniden değerlendirilene kadar göçmenlik vizesi vermeyi reddetmeleri talimatı verildi.

Yalnızca ABD'de kalıcı olarak yaşamak ve çalışmak isteyen kişiler için geçerli olacak. 21 Ocak'ta yürürlüğe girecek bu uygulamanın en çok ABD vatandaşlarının eşleri, çocukları ve diğer yakın akrabalarını kapsayacak şekilde aile temelli göçmenliği etkilemesi bekleniyor.

Son aylarda göçmen polisi mahallelere ve kamusal alanlara daha çok girmeye başladı ve operasyonlarına karşı çıkan bazı yerel sakinlerin tepkilerine yol açtı. ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza kurumu), ABD Başkanı Donald Trump ikinci kez Beyaz Saray'a geldiğinden bu yana çok sayıda operasyon düzenledi, sokaklardaki etkisini artırdı ve binlerce gözaltı gerçekleştirdi. Yönetim 20 Ocak - 10 Aralık 2025 tarihleri arasında 605 bin kişiyi sınır dışı ettiğini açıkladı (BBC Türkçe, 2026).

Sonuç olarak yükselen aşırı sağ zihniyet Batı'da göçmen karşıtlığını içeren bir devlet politikası haline gelmekte, siyasallaşmanın da ötesinde toplum nezdinde kabul görerek meşru bir zemine oturmaktadır. Göçmenleri yapısal sorunların kaynağı olarak gösteren bu dışlayıcı anlayış, demokratik değerleri zayıflatmakta, insan hakları evrenselliğini aşındırmakta ve birlikte yaşama kültürünü ciddi biçimde tehdit etmektedir. Bu sürecin hız kazanması, yalnızca göçmenler açısından değil, Batı toplumlarının siyasal ve ahlaki geleceği açısından da kaygı verici bir tablo ortaya koymaktadır.