Önce yapay zekâ, sonra süper yapay zekâ, ardından robotlarla birleşen makineler… Peki ya sonrasında? İnsan bedeninin ve beyninin teknolojiyle yeniden tasarlandığı, insanın kendi sınırlarını aşmak adına kendisini değiştirmeye başladığı bir dünya!
Bilim kurgu mu, yoksa bugünden konuşmamız gereken bir gelecek mi?
Bir düşünün…
İnsan, binlerce yıldır doğayı anlamaya, hastalıkları yenmeye, hayatını kolaylaştırmaya çalışıyor. Tekerleği icat etti, makineler üretti, bilgisayarları geliştirdi. Şimdi ise kendi zekâsını taklit eden, bazı alanlarda kendisinden daha hızlı işlem yapabilen sistemler geliştiriyor.
Yapay zekâ…
Süper yapay zekâ…
Yapay zekâyla bütünleşen robotlar…
Sonraki aşamada, insanın kendi bedenini ve beynini teknolojiyle yeniden şekillendirme girişimi!
İşte bu noktada karşımıza bir kavram çıkıyor: Transhümanizm. Bu kavramı not edin…
Ne demek bu? Şu demek; artık mesele makinelerin ne kadar gelişeceğinden daha fazlası... İnsanın da bir makine gibi yeniden tasarlanmak istenip istenmediği!
İnsanı kim, neye dönüştürmek istiyor?
İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi adlı kitabında insanlığın gelecekte ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısal güçlere benzer yetenekler arayışına girebileceğini tartışıyor. Harari'nin ortaya koyduğu çerçevede biyoteknoloji, yapay zekâ ve algoritmalar, insanın geleceğini belirleyebilecek güçler olarak öne çıkıyor.
Harari'nin tartışmaya açtığı soru son derece önemli: İnsan, kendi biyolojik sınırlarını aşmaya çalışırken nasıl bir varlığa dönüşecek?
Şahsi kanaatim Harari’nin yazdıkları, bir kitaptan ve daha da önemlisi kişisel bir görüşten çok daha öte… Küresel bir planın önsözü gibi… Kirli, şeytani ve siyonist bir projenin spoileri gibi. Sanki, yazmamış, yazdırılmış…
Bakın burada sıradan bir teknolojik gelişmeden söz etmiyoruz.
İnsanın daha hızlı bir bilgisayara sahip olması başka, kendi beynini ve bedenini teknolojiyle yeniden şekillendirmeye yönelmesi başka bir şey.
Transhümanizm, insanın biyolojik, fiziksel ve bilişsel sınırlarının bilim ve teknoloji aracılığıyla aşılabileceğini savunan düşünsel bir hareket. Yaşlanmanın yavaşlatılması, insan ömrünün uzatılması, zihinsel kapasitenin geliştirilmesi ve biyolojik bedenin teknolojik araçlarla güçlendirilmesi bu yaklaşımın gündemindeki hedefler arasında.
Peki, insanın kendisini geliştirme arzusu nerede sona erecek?
Daha uzun yaşamak isteyen insan, bir gün ölümün kendisini ortadan kaldırmayı mı hedefleyecek? Hafızasını geliştirmek isteyen insan, bir gün öğrenmenin yerini teknolojik müdahalelerin almasını mı isteyecek? Bedensel sınırlarını aşmaya çalışan insan, bir gün biyolojik varlığını yetersiz görmeye mi başlayacak?
Asıl tehlike, insanın teknolojiyi kullanması değil; insanın kendisini, teknolojinin yeniden tasarlaması gereken eksik bir ürün olarak görmeye başlamasıdır.
Allah'ın yarattığı insanı teknolojiyle mükemmelleştirmek mi?
Burada tartışmanın sadece bilimsel değil, felsefi ve inançla ilgili boyutunu gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bizim inancımızda insan, rastgele ortaya çıkmış ve değerini yalnızca fiziksel kapasitesinden alan bir varlık değildir. İnsan, yaratılmış olmasıyla, aklıyla, iradesiyle ve sorumluluğuyla anlam taşır.
Transhümanizmin bazı yorumları ise insanın mevcut biyolojik durumunu aşılması gereken bir sınır olarak görür. Yaşlanmanın, hastalığın ve ölümün teknolojiyle mümkün olduğunca ortadan kaldırılmasını; insanın bilişsel ve fiziksel kapasitesinin yeni araçlarla artırılmasını hedefler.
Bu hedeflerin her biri aynı felsefi temele dayanmaz. Hastalıkları tedavi etmekle insanın doğasını bütünüyle yeniden tasarlamaya kalkışmak da aynı şey değildir.
Ancak burada cevaplanması gereken ciddi bir soru var:
İnsan, kendisini geliştirme iddiasıyla kendi varlığını yeniden tanımlama yetkisini de kendisinde mi görecek?
Eğer insanın biyolojik sınırları yalnızca aşılması gereken kusurlar olarak değerlendirilirse, bir sonraki soru kaçınılmazdır: İnsanın hangi özellikleri korunmaya değer, hangileri değiştirilmesi gereken eksiklikler olarak görülecek? Bu kararı kim verecek?
İnsanı yalnızca performansıyla değerlendiren bir anlayışta yaşlanmak bir kusura, hastalanmak bir başarısızlığa, biyolojik sınırlara sahip olmak ise giderilmesi gereken bir eksikliğe dönüşebilir.
Böyle bir anlayış, insanın değerini sahip olduğu teknolojiye, zekâ düzeyine veya fiziksel kapasitesine bağlama tehlikesi taşır.
Bugün hastalıkları tedavi etmekten söz ediyoruz. Yarın hangi insanın daha üstün, daha gelişmiş veya daha değerli sayılacağına ilişkin yeni ölçütlerle karşılaşabiliriz.
İşte asıl sorgulanması gereken nokta burada!
İnsan, teknoloji sayesinde daha güçlü hâle gelebilir. Ancak daha güçlü olmak, daha değerli olmak anlamına gelir mi?
Korkulan tehlike: İnsansız bir dünya!
Benimle aynı endişeleri taşıyan yazar Ahmet Dağ, ‘İnsansız Dünya: Transhümanizm’ adlı eserinde transhümanizmi yalnızca teknolojik gelişmeler üzerinden değerlendirmiyor; onun arkasındaki insan anlayışını ve felsefi temelleri de sorguluyor.
Bu eleştirel yaklaşımda insanın mekanik bir sistem gibi değerlendirilmesi, verilerin ve teknolojik kapasitenin merkeze alınması, insanın biyolojik sınırlarını aşma arzusunun giderek büyümesi önemli meseleler olarak karşımıza çıkıyor.
Çünkü, bir insanı yalnızca beyninin işlem kapasitesiyle, bedeninin performansıyla veya sahip olduğu verilerle tanımlamaya başladığınızda, insanı insan yapan diğer özellikleri ikinci plana itme riskiyle karşılaşırsınız.
Vicdanı, merhameti, sorumluluğu, iradesi ve manevi dünyası…
Bunları bir işlemci hızıyla ölçebilir misiniz?
İnsanın bütün değerini veriyle açıklayabilir misiniz?
İnsan beyninin işleyişini daha iyi anlamak, insanın anlamını bütünüyle açıklamakla aynı şey midir?
Teknolojinin insana yardımcı olmasıyla insanın teknolojiye göre yeniden tanımlanması arasındaki ayrım, tam da bu sorularda yatıyor.
Akademisyen Mücahit Gültekin'in posthümanizm ve yapay zekâ üzerine akademik çalışmalarında ele aldığı tartışmalar da insan merkezli varlık anlayışının sorgulanması, insan ile makine arasındaki sınırların yeniden değerlendirilmesi ve bu dönüşümlerin toplumsal sonuçları açısından önemli bir düşünce zemini sunuyor.
Elbette bu tartışmaların tamamını tek bir düşünceye indirgemek doğru değil. Fakat insanın yerini ve değerini yeniden tanımlamaya yönelik yaklaşımları eleştirel biçimde incelemek zorundayız.
Çünkü insanın kendisini geliştirmek istemesiyle kendi varoluşunu bütünüyle yeniden tasarlamaya kalkışması arasında büyük bir fark var.
Beyin çipleri: İnsanlığın yeni sınavı!
Şimdi teoriden çıkıp gerçek dünyaya bakalım.
Beyin-bilgisayar arayüzleri artık bilim kurgu değil. ABD'de Neuralink ve BrainGate gibi araştırma programları, beyin sinyalleriyle bilgisayarların ve yardımcı cihazların kontrol edilmesi üzerine çalışmalar yürütüyor. Çin'de de insanlı beyin-bilgisayar arayüzü araştırmaları gerçekleştiriliyor.
Bu çalışmaların önemli bir bölümü felçli kişilerin iletişim kurabilmesini, bilgisayar kullanabilmesini veya hareket kabiliyetini desteklemeyi amaçlıyor.
Bu tür tedavilerin sağlayabileceği faydaları inkâr edemeyiz.
Ancak teknolojinin kullanım alanları geliştikçe daha kapsamlı sorularla karşılaşmamız da mümkün.
Bir gün beyinle bağlantılı sistemler hafıza ve öğrenme süreçlerini destekleyecek kadar ilerlerse ne olacak? İnsanlar, bilgiyi öğrenmek yerine doğrudan dijital sistemlerden edinmeye yönelirse eğitim nasıl değişecek? Teknolojik olarak desteklenen insanlarla bu imkânlara erişemeyenler arasında nasıl bir uçurum oluşacak?
Ve en önemlisi…
İnsanın beynine bağlanan bir teknoloji, kimin kontrolünde olacak?
Bugün bilgisayarlarımızı koruyoruz. Telefonlarımızın şifrelerini saklıyoruz. Banka hesaplarımız için güvenlik önlemleri alıyoruz.
Peki, bir gün beynimizle bağlantılı sistemler yaygınlaşırsa ne yapacağız?
Beyin sinyallerini işleyen bir cihazın yazılımında güvenlik açığı bulunursa? Kişisel sinirsel veriler ele geçirilirse? Bir sistemin işleyişine yetkisiz biçimde müdahale edilirse?
Bugün insanların beyin çipleriyle uzaktan yönetilebildiğini veya düşüncelerinin istendiği gibi değiştirilebildiğini gösteren bir teknoloji bulunmuyor. Ancak beyin-bilgisayar arayüzlerinin güvenliği, sinirsel verilerin gizliliği ve bu sistemlerin kötüye kullanım ihtimali bilimsel ve etik tartışmaların gerçek konuları arasında.
Bu nedenle bugünden düşünmemiz gereken mesele, bilim kurgu senaryolarını gerçekmiş gibi anlatmak değil; insanın bedenine ve beynine bağlanan teknolojilerin oluşturabileceği risklere karşı hazırlıklı olmak.
Beyin arayüzleri bağımsız siber güvenlik testlerinden geçirilmeli. Sinirsel veriler sıkı biçimde korunmalı. Cihazların kontrolü kullanıcıda kalmalı. Yetkisiz erişim engellenmeli ve güvenlik açıkları ortaya çıktığında üreticiler gerekli güncellemeleri sağlamakla yükümlü olmalı.
Daha da önemlisi, insanın rızası olmadan zihinsel süreçlerine müdahale edilmesini önleyecek açık hukuki güvenceler oluşturulmalı.
Çünkü gelecekte siber güvenlik yalnızca bilgisayarları korumakla sınırlı kalmayabilir.
İnsanın bedenini, mahremiyetini ve iradesini korumak da bu mücadelenin bir parçası hâline gelebilir.
Önce makineleri akıllandırdık, şimdi insanı mı değiştireceğiz?
Yapay zekâdan söz ederken bugün çoğunlukla makinelerin ne yapabileceğini tartışıyoruz.
Süper yapay zekâ ihtimalini konuştuğumuzda insan zekâsının sınırlarını sorguluyoruz.
Robotlarla yapay zekânın birleşmesini düşündüğümüzde fiziksel dünyanın nasıl değişebileceğini anlamaya çalışıyoruz.
Transhümanizm tartışmasında ise soru değişiyor:
Ya artık yalnızca makineleri geliştirmekle yetinmez, insanı da makinenin mantığına göre yeniden şekillendirmeye başlarsak?
İnsan beyninin işlem kapasitesini artırmak, bedeni teknolojik parçalarla güçlendirmek veya biyolojik yaşlanmayı mümkün olduğunca yavaşlatmak…
Bunlar farklı bilimsel ve teknolojik hedefler. Hepsinin aynı anda gerçekleşeceğini söyleyemeyiz. Ancak bu hedeflerin insan anlayışımızı nasıl etkileyeceğini şimdiden düşünmek zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca teknolojiye kimin sahip olacağı değil.
İnsan ile makine arasındaki sınırların belirsizleştiği bir dünyada, insanın değerini ve haklarını kimin belirleyeceği de mesele hâline geliyor.
Teknolojik imkânlara sahip olanlar, gelecekte diğer insanlardan daha üstün kabul edilirse ne olacak?
İnsan bedenine entegre edilen sistemler ticari şirketlerin kontrolüne girerse ne olacak?
İnsan, kendisini geliştirmek adına kendi varlığını bir projeye dönüştürürse ne olacak?
Bunlar bugün cevaplarını kesin olarak bildiğimiz sorular değil. Fakat cevaplarını aramak için de geç kalmış sayılmayız.
Teknolojiye karşı çıkmak başka, teknolojinin insanı nasıl değiştirebileceğini sorgulamak başka.
Bizim yapmamız gereken, insanın gelişmesine katkı sağlayabilecek bilimsel çalışmaları reddetmek değil; insanın değerini yalnızca teknolojik kapasitesine indirgeyen anlayışa karşı çıkmak.
Çünkü insanın hastalıklarını tedavi etmekle insanın varoluşunu bir mühendislik projesine dönüştürmek aynı şey değil.
İnsanın hayatını kolaylaştırmakla insanın kendisini yetersiz görmesini teşvik etmek aynı şey değil.
Ve insanın yeteneklerini geliştirmekle insanın kim olduğuna dair bütün ölçütleri değiştirmek aynı şey değil.
Bugün bu ayrımı yapmazsak, yarın tartışmamız gereken mesele yalnızca yeni teknolojiler olmayacak.
İnsanın kendisi olacak.
Önce yapay zekâyı geliştirdik. Ardından onun insanı aşabileceği ihtimalini tartışmaya başladık. Şimdi ise insanın kendisini teknolojiyle aşma arzusuyla karşı karşıyayız.
Peki, insan kendi sınırlarını aşmaya çalışırken kendisini hangi ölçülere göre yeniden tanımlayacak?
Ve bir gün teknolojik olarak daha güçlü bir insan yaratma hedefi, mevcut insanı yetersiz ve değersiz görmenin gerekçesine dönüşürse ne yapacağız?
Belki de asıl tehlike, makinelerin insan gibi düşünmeye başlaması değil.
İnsanın, makine gibi olmak zorunda olduğuna inanmaya başlamasıdır.
Bu ihtimali konuşmak için beş yıl sonrasını beklememize gerek yok.
Çünkü geleceğin insanı hakkında verilen kararların bir bölümü, bugün teknolojiye ve insana nasıl baktığımızla şekilleniyor.
Ömer Selim Subaşı/TİMETÜRK