2017-11-17 13:19:43

Napoleon'a atfedilen bir söz vardır: “Bırakın uyusun; Çin uyanırsa yer yerinden oynar.”

Napoleon'un 200 yıl önce farkettiği bu potansiyel harekete geçeli epey oluyor. Çin, Deng döneminde başladığı transformasyon hamlesiyle zamanla Batılı şirketlerin ucuz üretim üssü olmak gibi edilgen bir konumdan, kendi şirketlerini kuran, kendi markalarını yaratan daha etkin bir konuma doğru evrildi.

Çin bu büyük dönüşüm hamlesinden önceki 30 yılda, yani komünist rejimin kurucu babası Mao döneminde büyük acılar çekti ve dramlar yaşadı. Mao'nun Büyük Atılım (Great leap forward) adını verdiği kalkınma hamlesi ile Çinli insanlar büyük kütleler halinde kırsaldaki komünlerde seferber edildiler. Bunun neticesi tam mânâsıyla bir hüsran oldu; 45 milyon insanın kıtlık sebebiyle öldüğü söylenir. Ardından gelen, kapitalizmi ve Çin toplumundaki burjuva değerleri kökünden kazımayı hedefleyen 1966-76 arasındaki kültür devrimi, büyük infazlar ve tutuklamalarla adeta bir toplu kıyıma dönüşmüştü.

Çin'de komünist rejimin bu şedit baskısı sâdece kapitalist değerlere karşı yapılmış bir sindirme operasyonu değildi aynı zamanda Çin'in geleneksel yapılarını ve kültürünü de hedef alıyordu. Çin'in Mao'nun ölümünden kısa bir süre sonra Deng Xiaoping döneminde girdiği revizyonist tutum, Çin'in Mao döneminde yaşadığı sosyal-ekonomik sıkışmışlığı aşmaya mâtuf kaçınılmaz bir esneme ve yumuşamaydı.

Çin, Deng revizyonizmiyle sosyal-siyâsal gerilimleri boşaltırken, ekonomi cephesinde de uzun yıllar boyunca çift hâneli rakamlara ulaşan büyümeler gerçekleştirdi.

Çin'in 35 yılda katettiği mesâfeyi göstermek için bâzı çarpıcı verileri paylaşma lüzûmu hissediyorum. Çin'de 1980 yılında, yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların toplam nüfusa oranı %90 mesâbesindeyken, bu oran 2016 îtibârıyla %3'ler seviyesindedir.

1995 yılında dünyânın en büyük 500 şirketinin yer aldığı Fortune 500 listesinde sadece üç Çin menşeili şirket varken, 2016 yılı îtibârıyla bu rakam 134'e çıkmıştır ve Çin, ABD'nin arkasında ikinci sıradadır.

Teknolojik trendleri iyi okuyan Çin, dijital devrimin de iyi bir tâkipçisi ve uygulayıcısı konumunda bugün. E-ticarette Alibaba gibi dünya çapında markalar çıkarırken, 2016'da 1 trilyon dolarlık satış hacmiyle pazarın en büyüğü konumundadır.

Daha evvel Çin malı ifâdesi, insanların zihninde kalitesizliğe ve ucuzluğa tekâbül ederken, Çin bugün o algıyı değiştirmeye başladı. Artık uygun fiyata daha kaliteli ürünler üretebiliyor.

Çin geçtiğimiz yıllarda ortaya koyduğu “Made in China 2025” inisiyatifiyle, sanâyisini yüksek teknoloji odaklı, otomasyon ve robotik ağırlıklı bir irtifâya çıkarmak istiyor. Böylece verimliliği ve ürün kalitesini de artırmayı planlıyor. Çin bir yandan sanâyisinde otomasyonu artırmaya çalışırken, emek yoğun sektörleri de işçilik mâliyetlerinin daha düşük olduğu periferisindeki ülkelere (Sri Lanka, Vietnam, Bangladeş vb.) kaydırma gayreti içerisinde. Bu bağlamda Çin'in diğer bir yatırım hedefi ise Afrika. Afrika'ya ilgisi daha çok doğal kaynaklar ve altyapı projeleri alanında olan Çin'in, manifaktür yatırımlarını da zamanla işçilik mâliyetlerinin düşük olduğu Afrika ülkelerine kaydırması beklenebilir. (Tanzanya, Etiyopya)

Uzak Asya'da dünyânın 21. yüzyıldaki kaderini tâyin edecek jeopolitik ve jeoekonomik gelişmeler olurken, Türkiye içinde bulunduğu Yakın Asya bölgesinde hakim olan kaotik düzende bekâ mücâdelesi veriyor. Bekâ kaygısı ağır bastıkça ülke olarak ufkumuz daralmaya başlıyor. Tabiatiyle, can kaygusundan başımızı kaldırıp uzaklarda neler olduğuna bakmaya mecâlimiz kalmıyor. 200 yıllık istikâmetimizin adresi olan Batı, bekâ kaygımızın bizzat kaynağı hâline gelince bizim de yeni arayışlar içerisine girmemiz doğal karşılanmalıdır.

Bu minvalde Çin, bizim yeni yönelişlerimizin adreslerinden birisi olarak dış politika ajandamızın ilk sıralarında kendisine yer bulmalıdır. Çin'e dâir yaklaşımımızın son zamanlarda tekrar revaç bulan Avrasyacılıkla bir alâkası olmadığını vurgulamak isterim. Türkiye, Batı ile köprüleri tamamen atsın ve doğuya yönelip Asyatik ittifakların kucağına kendini bıraksın gibi bir teklifimiz de yok. Alternatiflerimizi çeşitlendirelim; kimseye kapıyı kapatmadan, muhtelif sebeplerle bugüne kadar kayıtsız kaldıklarımızla münâsebetlerimizi yoğunlaştıralım.

Peki, Türkiye olarak biz Çin konusunda neredeyiz?

Ülkemizde sâdece 2 üniversitede Çin Dili ve Edebiyatı Bölümü varken (İstanbul Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi) tam 80 üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü var. Tablodaki dengesizlik aşikâr. Çin Dili ve Edebiyatı bölümlerini artırmalı, Çin Tetkikleri yapan araştırma/kültür merkezleri, enstitüler kurmalıyız. Devlet, Çin'i öğrenmek ve daha yakından tanımak adına planlı bir şekilde belli sayıda öğrenciyi Çin'de üniversite okuması için teşvik etmeli.

Çin'de başkent Pekin dışında sadece üç noktada diplomatik temsilciliğimiz var. Afrika'da yaptığımız gibi, Çin'deki hâriciye ağımızı daha da genişletmemiz iktizâ ediyor. Ayrıca Hâriciye'de Çince bilen diplomat sayımızı da artırmalıyız.

Ülkemizi ve yönetici elitlerimizi etkisi altına alan son 200 yıllık Batı hâkimiyetinin bir neticesi olarak ortaya çıkan bu tablo, dünyadaki cârî siyâsî tablo ile uyuşmuyor. Dünyanın siyâsî ve ekonomik ağırlık merkezi Asya'ya, Çin'e kayarken biz bu gidişâta bîgâne kalamayız.