DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

Türküleri bir de 'böyle dinleyin'

Zahidem Kurbanım nolacak halım, Mihriban, Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun,Güvercin Uçuverdi...hepsinin bir hikayesi var

09.03.2021 23:33:41

Anadolu'nun hemen her bölgesinden dinlediğimiz türkülerin ezgisi kadar öyküleri de insanı etkiliyor. Öyle türküler var ki belli kişi ya da bölgenin değil artık tüm ülkenin malı olmuş durumda.
Biz de bu satırlarda ülkemizde hemen herkesin diline pelesenk olmuş türkülerden bazılarının ne anlam taşıdığı ve hangi "Yaşanmışlıklara" atfedildiklerine değineceğiz.
İşte türküler ve içerikleri:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, Türk Halk Müziği'nin bazı ölümsüz eserlerini ilk kez hikâyeleri ile birlikte müzikseverlerin beğenisine sundu. Sözlü edebiyatın en güzel örneklerinin yer aldığı albümde, Kastamonu, Yozgat, Tokat, Erzurum, Kayseri, Ankara, Edirne, Ordu, Kars ve Şanlıurfa yörelerine ait türküler bulunuyor.
Müzikseverler, “Hikâyesi Olan Türküler” isimli albümde, acı, hasret, sevda, vuslat ve sıla kokan türküleri, İBB Kent Orkestrası sanatçılarının sesinden gerçek hikâyeleriyle beraber dinleme imkânı bulacaklar.

Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun

Geçim derdiyle beli bükülen aileler, evlerinin reislerini, evlenme çağında oğlu olanlar da evlerinin delikanlılarını para kazanması için gurbete gönderirmiş. Anadolu'nun köy ve kasabalarından iş imkânlarının geniş olduğu büyük şehirlere özellikle de İstanbul'a çalışmaya gidenler senelerce oralarda kalırmış. Memlekette bıraktıkları eşleri, nişanlıları da sevdikleri adamın gurbet yolunu gözlermiş. Bu türkü de kocası İstanbul'a çalışmaya gidip senelerce dönmeyen bir kadının yaktığı bir ağıttır.


Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Malkara'ya ait olduğu rivayet edilen bu ayrılık türküsü, uzak bir köye gelin giden Zeynep'in ailesine duyduğu özlemi anlatır. Zeynep'in gelin gittiği köy, kendi köyüne üç gün uzaklıktadır. Yedi yıl boyunca ailesini görmeyen Zeynep'in hasreti gün geçtikçe büyür. Zeynep de özlemini dindirmek için kendi yazdığı bu türküyü evinin bahçesinde söyleyip durur. Bu haline, kocasının kötü muameleleri de eklenen genç kadın hastalanır ve yataklara düşer. Halinin kötüleştiğini ve başka çaresi kalmadığını anlayan kocası karısının köyüne gider ve ailesini getirir. Zeynep'i yatağında kendinden geçmiş halde, bu türküyü söylerken gören annesi fenalık geçirir. Zeynep'in hasreti dinse de hastalığı iyileşmez ve vefat eder. Bu türkü halen kına gecelerinde en çok söylenen türkülerin başında yer alıyor.

Hekimoğlu

Hekimoğlu İbrahim, Fatsa'da yaşayan bir delikanlı. Gürcü Sefer Ağa'nın yanında çalışır ve onun kızına gönlünü kaptırır. Delikanlının kızla gizli görüşmeleri duyulunca, kızın nişanlısı Seyyid Ağa ve adamları Hekimoğlu İbrahim'in peşine düşer. Bir çatışma yaşanır. Bu çatışmada İbrahim, Sefer Ağa'nın bir adamını öldürür. Bu olaydan sonra Hekimoğlu olarak anılmaya başlar. Dağa çıkar ve kaçarak yaşamaya başlar. Hekimoğlu'nun dağa çıktığını duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Yoksul halkla dostluk kuran, zenginlerden alıp fakirlere veren Hekimoğlu'nun ünü artar. Himayesine birçok kişi girer. Gürcü beyinin korkulu rüyası olur. Bir gün Hekimoğlu'nun yeğenleri pusuya düşürülür. Bunu haber alan Hekimoğlu, intikam almak için pusu kurulan yere gider ancak kendisi de bu oyunda kurban olur. Uğradığı saldırıda ağır yaralanır ve ölür.

Güvercin Uçuverdi (Misket)

Ankara'da meşhur bir elma türü olan “misket” bu türküye ismini vermiştir. Evlerinin önündeki misket ağacına çıkıp yollarını gözlediği için sevdiği Osman Efe tarafından “Misket” adı konan Huriye'nin hikâyesini anlatan türküdür. Ankara'nın gözde efelerinden yakışıklı Osman Efe ile Huriye'nin gönlü zamanla birbirine kayar. Günlerden bir gün, yiğitliğiyle meşhur Kır Ağa Huriye'yi çeşme başında görür, kısa zaman sonra Misket'i istemeye gelir. Osman Efe ile Kır Ağa meseleyi kendi usullerince çözmek için karşı karşıya gelirler. Kazanan Misket'i alacaktır. Ancak kavga sırasında Osman Efe'nin yiğitliğini gören Kır Ağa çekilir ve Misket'i Osman Efe'ye bıraktığını söyler. Evine doğru gelenleri elma ağacının üzerinden seçmeye çalışan Misket, o kalabalık arasında Kır Ağa'yı görüp de Osman Efe'yi göremeyince başı döner ve ağaçtan düşer. Son nefesini veren genç kızın ardından Osman Efe bir feryat koparır ve bu türküyü yakar.

Zahidem Kurbanım nolacak halım

Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Âşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı'na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını ve
annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü. Arap Mustafa'nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca
Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rolünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa'ya da “Arap” lakabı takılır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa on yaşına gelince Yukarı Ahmetli
köyünden Hacı Bürozadeler'den Mehmet'e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren, yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, ağasının yeni yetişen
kızı Zahide'ye gönlünü kaptırır. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramaz. Yirmisinde askere giden Mustafa'nın aklı Zahide'de kalır. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide'den haber almaya çalışan Arap
Mustafa, Zahide'nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğününün de bir hafta sonra
olacağını duyunca üzüntüsünü mısralara döker.

Tüfeng aldım çıktık keklik avına 

Türküde adı geçen İlhan Gökçe, “Pala Remzi” türküsünün söz ve müziğinin sahibi Arif Çelik'ten başlayıp bütün olup bitenleri şöyle dile getirmektedir: 1979 yılıydı. Ben o zamanlar, Türkiye Elektrik Kurumunun, yani TEK'in Tatvan trafosunda çalışıyordum. Bekar olduğum için kendime ev kiralamıştım. Aynı yıl Tatvan'a öğretmen olarak atanan şarkının yazarı Urfalı Arif Çelik'le tanıştım ve onunla aynı evde kalmaya başladık. Urfalı Arif Çelik, boş zamanlarının çoğunu sazıyla nağmeler yaparak, türküler söyleyerek geçiriyordu. O yıllarda bu şarkının müziğini yaptı. Doğrusunu isterseniz “Pala Remzi” şarkısının bu kadar popüler olacağını beklemiyordum. Pala Remzi 1951 Bingöl doğumlu. Teyzemin kızı olan Fatma'yla evliydi. Esas adı da Ramazan Tekmen. O tarihlerde Siirt TEK'de bakım ekip şefiydi.Çalışkan, işini seven, dürüst ve mert bir kişiliğe sahip olması
nedeniyle adına “Pala Remzi” deniyordu.. Pala av tutkunuydu. İyi bir avcıydı ve resmî arabasında devamlı tüfeği bulunurdu. Siirt ve Siirtli sevgisi yüzünden Siirtliler ona, o da Siirtliler'e tutkundu.Nitekim, şarkıda adı geçen Botan çayı avlanmak için en çok gittiği yerdi. Başta da dediğim
gibi şarkının yazarı Arif Çelik ile aynı evi paylaşıyorduk. Pala Remzi yani eniştem
Tatvan'a geldiğinde mutlaka bana uğrardı. Her geldiğinde de Palayı zevkle misafir eder,
sohbetini dinlerdik. Bu nedenle şarkıda “Ara sıra İlhan'ına uğrarmış” sözleri buradan
geliyor.Maalesef Pala Remzi 4 yıl önce akciğer kanserinden vefat etti.

Pencereden kar geliyor

Çok eski zamanlarda insanların sevdiklerine kavuşmaları pek mümkün değilmiş. Çünkü o zamanlar, özellikle kızların fikirleri pek sorulmazmış. Baba, onu kime vermek
isterse, kız da o kişiyle evlenmek zorunda kalırmış. Oğlanlar da ailesinin sözünden pek çıkmazlarmış. Zaten o zamanlar insanların ailelerine ve aşiretlerine, hem ekonomik hem de
gelenek bağlılığı çok fazlaymış. Durum böyle olunca da, isteyen istediğiyle kolay kolay evlenemezmiş. Hele bir de kan davası, düşmanlık, tarla, bağ, bahçe davası ve başlık parası
işin içine girince, sevenlerin kavuşması mahşere kalırmış... İşte başlık parası yüzünden gurbete para kazanmaya giden bir yiğidin sevda öyküsü, bu türkünün yıllarca söylenmesine
sebep olmuş. Yozgat'ta evlilik çağına gelmiş bir delikanlıyla, nazlı bir kız, birbirlerine sevdalanmış. Kız oğlanı, oğlan da kızı sevmiş. Birbirleriyle evlenmek için de gizlice
kavilleşmişler. Fırsat buldukça, birbirlerine haber gönderir, ara sıra gizlice buluşur olmuşlar. Oğlan bir gün dünürcü gönderip kızı istetmiş. Kızın babası yüklü bir başlık
parası karşılığında evlenmelerine razı olmuş. Yapık yüzük koyup (takıp) söz kesmişler.
Kızın babası, "Ne zaman başlık parasını getirirseniz, o zaman düğün ederiz” demiş. İki sevdalı kara kara düşünmüş. Genç delikanlı, “Bu işin çıkar yolu, gurbet ellerde çalışıp parakazanmak” demiş ve alıp başını çıkmış gurbete. Çok uzun zaman, memlekettekiler
oğlandan haber alamamış. Daha doğrusu, delikanlı o istenen parayı tedarik edemediği için Yozgat'a dönememiş. Aradan hayli zaman geçmiş. Kızın para canlısı babası, daha fazla
beklemeyip, başlık parası veren başka biriyle evlendirmiş, kızını. Oğlan bu haberi duyunca deliye dönmüş. Günlerce yemeden içmeden kesilmiş. Ağlamış, gözyaşları yüreğine,
gönlüne akmış; dolmuş dolmuş boşalmış. Almış kağıdı kalemi bir gece, memlekete bir mektup yazmış.

Kırmızı gül demet demet

TRT'nin Türk halk müziği emekli sanatçılarından Muharrem Akkuş'tan alınan bu türküyü, Nida Tüfekçi derleyip notaya alarak TRT repertuvarına kazandırmıştır.
Erzurum, Palandağı'nın kuzey eteğinde otağ kurmuş güzide bir memleket köşesidir. Bu coğrafya tarihî birçok vakıanın ve yolların kesişim noktasıdır...Söylendiğine göre çok eskiden -kimilerine göre 150 yıl kadar önce- genç yaşında
dul kalmış, oldukça zengin bir hanım ile onun biricik varlığı civan balası yaşarmış. Bu türkünün konusunu teşkil eden olay da genç yaşta yitirilen bu öksüz bala ile talihsiz
hanımın hikâyesidir.

Suzan Suzi

Diyarbakır'ın güneybatısında, Dicle Nehri kenarında Kırklardağı vardır. Bu dağın arkasında da Kırklar Ziyareti bulunmaktadır. Yörede bu ziyaret yeri kutsal kabul edildiği
için hem Hristiyan zaman zaman da Müslüman birçok kişi tarafından ziyaret edilir.
Ziyaretçilerin çoğunluğu da kadındır. İşte burayı çok sık ziyaret eden bir Süryani ailenin de çocukları olmuyormuş. Bu aile oldukça da varlıklıymış. Evin hanımı bir gün ben
de gidip Kırklar'da dilek dileyeyim; kurban keseyim, diye niyet etmiş. Hanım, bir gün Kırklar Ziyareti'ne gelip "çocuğumuz olsun" diye dilek dilemiş; kurbanlar kesmiş ve adak
adamış... Aradan bir hayli zaman geçmiş ve bu zengin ailenin nur topu gibi bir kızı çocuğu olmuş. Bu şirin kızın adını da Suzi (Suzan) koymuşlar. Suzan'ın da gönlü budelikanlılardan birisine düşüvermiş. Gel zaman git zaman Suzan da komşularının oğlu olan
Adil adlı Müslüman gence gönlünü kaptırmış. Adil ile Suzan birbirlerine sırılsıklam âşık olmuşlar. Suzi'nin bir doğum yıldönümü gelip çatmış. Yine Kırklar'a gidip
ziyaret etmek gerektir. Bu kez annesi kızının yanında gitmek istememiş. Suzi'yi hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere Kırklar Ziyaretine göndermiş. Her ziyarete
gidişte Ali de gizlice oraya gider ve kimselere sezdirmeden Suzi'yi seyredermiş. Zaten Suzi'ye âşık olması da yine bir Kırklar ziyareti esnasında olmuş. Kırklar'a giden Suzi ve
hizmetçilerin peşi sıra Adil de her zaman yaptığı gibi ziyarete gelmiş. Hizmetçilerin kurbankesme telaşından yararlanan Suzan, Adil'i bulup onunla dağın arka tarafına gidip oturmuşlar. Kırklar Ziyareti bu ilişkiyi bağışlamamış ve Suzi'yi çarpmış. Kafile köprüden geçerken bir toz, bir fırtına kopmuş.Suzan bu esnada on gözlü köprü civarında Dicle Nehri'ne düşmüş. Bahar olması sebebiyledicle'nin suları da bir hayli kabarmış zaten. Suzi'yi nehrin sularında kimseler bulamamış.
Sele kapılan Suzi boğulmuş.

Kınayı getir aney

Muş Ovası, Keremler'in, Aslılar'ın uğrak yeri olmuş; ümitsiz bir sevda uğrunda yüreği korlanmış âşıkları sinesine sarmış yüzyıllar boyunca... Yörenin genç kızları da, bahar ayları gelince kırlara çıkarlarmış ve bu lalelerden başlarına taçlar yapıp takarlarmış. Böylesine güzel bir coğrafyada, böylesine narin ve ince ruhlu büyüyen Muş kızlarının düğünleri de duygu yüklü olurmuş... Bu yörelerde adet haline gelmiş. Gelin olacak genç kızlar düğününe bir gün kala analarının dizinin dibinden ayrılmazlarmış. Çünkü bu ceylan bakışlı, keklik sekişli kızlar, bütün bu güzel vasıfları analarından alırlarmış. Analar da o gün kızlarını bağırlarına daha çok basmak isterlermiş.Gelinlik kız, yatarmış anasının dizine ve bir huşu içinde anasının tatlı tatlı anlattıklarını dinlermiş. Gelin olacak kız için o gün artık baba ocağındaki, ana kucağındaki son gün olduğu için kızlar bu günü özellikle analarının yanında geçirmek isterlermiş. Çünkü gelinlik kız o günden sonra yeni bir hayata başlayacaktır. Kızlar da analarının yanık türkülerine bir o kadar içli türkülerle karşılık
verirlermiş. Bu yörede analı kızlı türküleşmek adettenmiş. İşte Muş yöresinde gelinlik kızlar, düğünden bir gün önce analarına son dileklerini türkülerle dile getirirlermiş.
Düğün başlangıcından sonuna dek çok çeşitli türküler söylenir. Bu türkülerin en yanık olanları, insanı en çok etkileyenleri, dinleyen herkesi ağlatanları ise özellikle de gelin giden kıza tam kına yakılırken söylenen türkülerdir. Muş yöresinde de bu türden çok güzel türküler söylenirmiş ama özellikle eline kına yakılan kızın, baba ocağında çilekeş anasıyla son kez birlikte sarılıp söyleşmek ve yatmak isteğini dile getiren bu türkü, dillere destan olmuş; her düğünde söylenir hale gelmiş.

İzmir'in kavakları

Hüsnü Yüksel, yedi türküye kaynaklık eden söz konusu çalışmasında, Zeynel Besim Sun'un geniş oylumlu çalışmasından da yararlanarak Çakıcı'nın başkaldırısının niteliği ve
boyutları konusunda şunları söylüyor: “Çakıcı Efe, İkinci Abdülhamit'in istibdat yönetimine karşı on üç yıl, İkinci Meşrutiyet'ten sonraki yönetime karşı da iki yıl olmak üzere 1895'den 1910 yılına kadar İzmir, Aydın, Denizli, Nazilli, Ödemiş, Konya dağlarında, Antalya ve Muğla bölgelerinde on beş yıl gibi uzun bir süre dolaşmış; adeta ikinci bir hükümet gibi kendi iptidai usulleriyle hüküm sürmüş; bu süre içinde halktan vergi almış, adalet dağıtmış, yol, köprü ve camiler yaptırmış; Osmanlı ile dolaştığı hükmettiği toprakları paylaşmak uğrunda mücadele etmiş; zaman zaman yüze çıkmış; -dağdan inerek resmi yetkililerle görüşmeler yapmış- zaman zaman dağ başlarının özgür ve bağımsız havasını teneffüs etmiş, hükümetle eşit koşullarda anlaşmalar yapmak gibi sarayı ayağına kadar getiren kudret olmuş bir kişidir.
Çakırcalı halkın istibdat yönetimine karşı bilinçli bir hareketini temsil etmemiş. Fakat müstebit yönetime karşı halk ruhunda parlayan isyan eğilimlerine çeşitli koşullarda
tercüman olmuş, bunun için de hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da sürekli büyük bir halk kahramanı niteliği ve şöhreti kazanmıştır. Esasen Çakıcı Efe merhametli, vicdanlı,
halkı sever, cesur, cüretkar, mert, otoriter bir zeybekti. Gerçekten onun halk içinde en büyük şöhreti “zenginden ve zalimden alıp fakirlere dağıtmasından” ileri geliyordu.

Hey Onbeşli onbeşli

On beşlilerin acısı: H:1315, M:1899-1900'lülerin çocukluğu.Kafkas cephesinde başlayan savaş, 1914 den 1918 yılı sonlarına değin Anadolu topraklarının,
kentlerinin alınıp verilmesiyle, Doğu Anadolu'nun bütününe yayılırken, çökmekte olan İmparatorluğu parçalamaya çalışan dış güçler, yönetimimizde bulunan Irak, Suriye ve S.
Arabistan'da ordumuzu zayıf yakalamanın hıncıyla saldırıyor, Hicazlar'da, Yemenler'de yiğitlerimizin kırılması bitmek bilmiyordu.
Anadolu içlerinden gelen delikanlılar, bilmedikleri, görmedikler, duymadıkları vatan topraklarında çarpışıyor; geride kalanlar yavrularından, yavuklularından bir haber
alabilmek ve hayatta kalmak için direniyordu. Her gidenin kolay kolay dönmediği karlı, çöllü topraklara, ihtiyar, genç demeden askerler gönderiliyordu. Artık sıra, savaşın acısıylayanan Anadolu insanının çocuklarına, 14 ile 15 yaşlarındaki çocuklarına geliyordu.
Başkomutan vekili Enver Paşa'nın ve yönetimine girdiği Alman subaylarının tutkuları son çırpınış içinde, ellerini vatanı kurtarmak için 1315 doğumlu çocuklara uzatıyor, onları,
vatanı savunmaya yolluyordu. Gidenler sel gibi gidiyor, işe yaramaz
olanlar, gelebilirlerse vatana gazi olarak dönüyordu. Ancak analar, bacılar, eşler acılarını,bağırlarına taş yapıp saklıyorlar, artık oğullarını, ağalarını, sevgililerini, yavrularını,ağıtlarda, türkülerde yaşatmaya çalışıyorlardı.

Burası Muş'tur yolu yokuştur

Yemen Türküsü Yemen'de çatışmada ölen Osmanlı askerleri için yakılmış bir ağıttır. Osmanlı Yemen topraklarını ülkesine kattıktan sonra buradaki hükümdarlığını sürdürmek için çok şehit verdi. Beş cephe de birden çarpışan Osmanlı kuvvetleri Anadolu'dan asker sevki yaptı. Çarpışmalar o kadar şiddetli oldu ki aileler Yemen'e cepheye giden evlatlarının artık geri dönmeyeceğini biliyorlardı. Birçok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber alamadı. Hatta bazı askerler yıllar sonra savaş bitse de bu topraklardan geriye dönememişler sağ kalabilenler orada yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Bu acıyla halkın dilinden düşmeyen Yemen Türküsü etki ve izlerini günümüze kadar taşımıştır. Yemen Türküsüyle ilgili Muş, Huş, Hiş mi tartışmaları vardır. Türküyü hem Muş ili hem de Elazığ ili sahiplenmektedir. Türkü de geçen “Burası Muş'tur yolu yokuştur” diyenler ve türkünün yazarı Düriye Keskin 'in Muş da yaşadığını için türkünün Muş'a ait olduğudur. Bir diğer söylevde “Burası Huş 'tur yolu yokuştur “ şeklindedir. Birçok farklı şekilde değiştirilerek söylenmiştir.

Mihriban

1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç'un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi.
Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban'ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.
Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim'in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş'a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim'in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”
Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.

 

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

YORUMLAR (0)

Görüş Bildir Bizimle Paylaş
İHH Ramazan