2017-09-29 11:01:31

Türkiye'nin son 15 yıllık dış politika serüvenini iki temel kısma ayırabiliriz: 

2002-2011 döneminde; odağında AB'nin olduğu, komşularla sıfır sorun politikası güden, Batı ile çatışmaktan uzak duran bir dış politik çizgi hakimdi. Bu dönem, Türkiye'nin nispeten dış politika açısından daha istikrarlı ve kafa konforuna sahip olduğu bir dönemdi. Hatta Türkiye bu dönemde bazı dâhilî meselelerini aşmak için Batı'nın desteğini aldı.

2011 sonrası dönem; Türkiye'nin daha bağımsız bir dış politika arayışının ve Arap Baharı'nın yarattığı kaos ve belirsizliklerin de etkisiyle dış politikada yalpaladığımız, pozisyon almakta zorlandığımız bir süreç oldu. Bu süreçte Türkiye'nin en büyük dış politika imtihanıysa Suriye meselesi oldu.

Türkiye, Suriye İç Savaşı'nda muhâliflerden yana bir tavır aldı. Türkiye'nin bu tavrında moralpolitik faktörlerin yanında, Esad'ın aynen Kaddafi gibi kısa bir süre içerisinde devrileceği beklentisi ve Esad sonrası yeni Suriye'de etkin olabilmek gibi son derece pragmatik gerekçeler de vardı.

Geçtiğimiz 6 yıllık süreç içerisinde, Suriye İç Savaşı Türkiye'nin beklentileri istikametinde şekillenmedi. Esad rejimi devrilmediği gibi, Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü ile birlikte eski kayıplarının bir kısmını telâfi etti ve tekrar etkinlik kurmayı başardı.

Türkiye, “Esed devrilecek” şeklindeki büyük hesâbı tutmayınca, en azından desteklediği muhâliflerin Halep ve çevresinde, Kuzey Suriye'de tutunmasına dönük bir planlama içerisine girdi. Ama Rusya'nın ve İran'ın sahaya bütün ağırlıklarını sürmesi, terâzinin diğer kefesinin ağır basmasına neden oldu. Türkiye'nin desteklediği muhâlif unsurlar sınır hattımızdaki dar bir koridora hapsoldu. Suriye hududumuz boyunca PKK devletinin kurulma tehlikesi ortaya çıktı. Kısacası Suriye cephesinde, evdeki hesap çarşıya uymadı. Herşeye rağmen Türkiye, Suriye'de kendi oyununu kurmayı başaramasa da savaş sonrası masada kalmak için Fırat Kalkanı Operasyonu'nu başlattı ve kurulması planlanan Kürt-PKK koridorunu ortadan ikiye kesti. Bu, son yıllarda dış politikada köşeye sıkışan Türkiye'nin en önemli manevrasıydı belki de ve Suriye'de tutunmamızı sağladı.

2011 sonrası Batı ile gerginleşen ilişkiler bu dönemin dış politikasının önemli belirleyicilerinden biriydi şüphesiz ki. ABD&Avrupa ile ilişkilerin bozulmasındaki âmil, Türkiye'nin Batı'nın belirlediği çerçevenin dışına çıkma hamlesiydi. Mısır'da İhvan'ın iktidara gelişi ve Suriye'de Esad'ın yerini alacak politik aktörlerin Türkiye ile birlikte hareket etme ihtimali, bölgedeki müesses nizamı kuranlar açısından ciddi bir sapma olarak algılandı. Mısır ağır bir şekilde cezalandırıldı; el'an hâlini görüyoruz. Türkiye'de terbiye edilmek için muhtelif operasyonlara mâruz kaldı. Her şeye rağmen Erdoğan'ı tasfiye etmeleri mümkün olmadı.

Türkiye'nin dış politikada sürekli yeni krizlerle boğuşurken çetin bir imtihan daha kapısına dayandı: Kuzey Irak'taki bölgesel yönetimin bağımsızlık referandumu.

Bölgesel güçlerden gelen bunca tepkiye ve uluslararası desteği (en azından görünüşte) olmamasına rağmen, Barzani referandumu yaptı. Açıklanan neticelere göre, Kuzey Irak'taki Kürtlerin kısmı âzamı bağımsızlık istikâmetinde bir irâde beyânında bulundular.

Türkiye, İran ve Irak ile müşterek hareket ederek referandumu engellemeye çalıştı ancak bunda muvaffak olamadı. Bundan sonraki süreçte hâdiselerin nasıl bir seyir tâkip edeceği tarafların tutumuna ve Barzani'yi perde arkasından cesaretlendirenlerin tutumlarına bağlı.

Barzani, bu niyet beyânını hayâta geçirecek mi yoksa referandumla mı iktifâ ederek bir yatıştırma politikası mı izleyecek?

Öte yandan İran,Irak ve Türkiye; Barzani'yi cezalandırma yönünde askeri bir adım atacaklar mı yoksa muvakkat hafif tedbirlerle bu durumu geçiştirmek mi isteyecekler?
Bekleyip göreceğiz...

Konuyla ilgili referandumdan önce yazdığım yazıda (https://www.timeturk.com/bahari-beklerken-zemheride-kalmak/yazar-713012) Barzani'yi bu iş için cesâretlendirenleri ve muhtemel niyetlerini işâret etmeye gayret etmiştim. Barzani'nin ABD'nin muvâfakatini almadan böyle bir işe teşebbüs edecek kadar acemi olmadığını, hatta bölgedeki pek çok siyâsetçiyi çırak çıkarabilecek bir tecrübe ve kâbiliyete sahip olduğunu ifâde etmiştim.

Peki, Barzani'yi cesâretlendirenlerin ve haydi o ihtimâli de göz ardı etmeyelim referanduma mecbur edenlerin hesapları ne olabilir?

Bölgesel ölçekli hesap şu olabilir:

Bölgemiz son 6 yıldır mezhep temelli bir çatışmanın ateşiyle kavruluyor.Bu süreçte Türkiye ve İran karşı karşıya getirilmek istendi, bu çok âşikâr.Türkiye ve İran'ın Rusya ile birlikte yürüttüğü Astana süreci, Suriye konusunda bir “modus vivendi” noktasına gelindiğini gösteriyor.Türkiye ve İran'ın mezhep temelli savaşı soğutma noktasında gösterdikleri gayret, bölgedeki çatışmayı tekrar alevlendirmek isteyenleri harekete geçirdi.

Bölgedeki sekter ayrışmadan umduklarını bulamayanlar, etnik fay hatlarını harekete geçirerek bir Kürt-Arap çatışması, Kürt-Türk çatışması, Türk-İran çatışması çıkarmanın hesabı içerisindeler.

Referandum âdeta mayınlı bir arâzi gibi. Bu arâziye girenlerin oldukça dikkatli hareket etmeleri gerekiyor. Buradaki tahrip gücü yüksek mayınların başında Kerkük geliyor. Referandumun devâmının gelmesi ve Kerkük'ü de içeren bağımsız bir devletinîlânı, Türk ordusunun, Irak ordusunun ve İran güdümündeki Haşdi Şabi milislerinin Kuzey Irak'a askerî müdâhelesinesebebiyet verecek.Sonuçlarını kimsenin tam olarak kestiremeyeceği parça tesirli kuvvetli bir patlamakiminin kolunu, kiminin bacağını götürecek; ve akabinde Türk-Kürt, Kürt-Arap, Kürt-İran, Türk-İran çatışmaları...

Evet, bir kıyâmet senaryosu gibi.Lâkin bölgeye IŞİD gibi şeytânî bir organizasyonu musallat edenlerin yapmayacağı şey değil.

Kürdistan'ın kurulmasıyla bölgesel ölçekteki diğer bir hesap; Arap denizinin ortasında bir adada yaşayan İsrail'e müzâhir, Arap olmayan müstakil bir devletin tesisi. Türk-İran-Arap havzasında ortak düşmanları olan iki yalnızın dayanışması: İsrail&Kürdistan ittifakı. İsrail'in Kürtlerle teması, 1950'li yıllara dayanan ve “Periphery Doctrine”olarak adlandırılan, Araplar tarafından kuşatılmış bu coğrafyada kendisine müttefikler edinme arayışı olarak tabir edebileceğimiz bir dış politika doktrini ile başlamıştı.Yıllardır sürdürdüğü bir hesabın devamı olarak, İsrail'in referandum lehine açık profil vermesine şaşırmamak lazım.İsrail bu ihtimâli dâimâ sevdi ve destekledi.

Makro ölçekteki hesap ise şu olabilir:

ABD hegemonik konumunu sürdürmek için,enerjiye muhtaç Avrupalı ve Asyalı güçleri baskılamak istiyor.Bu nedenle enerji havzalarının kontrolü önem arzediyor.Çin ve Almanya gibi, enerjiye muhtaç dünyanın üretici iki büyük gücünü bu alanlardan uzak tutmak veya en azından enerjiye kolay erişimlerini engellemek, ABD'nin odaklandığı bir konu.Çin ile mücadele sadece Pasifik'te değil Orta Doğu'da da yapılıyor. ABD'nin bir diğer hedefiyse, muazzam bir lojistik seferberlik olaraktelakki edebileceğimiz Çin'in One Belt, One Road (OBOR)/Tek Kuşak, Tek Yolprojesini akâmete uğratmak. Çin bu projeyi arzu ettiği şekilde hayâta geçirebilirse, Asya'dan Avrupa'ya tüm Avrasya kuşağında siyâsî ve ekonomik nüfûzunu artırmış olacak.Bu, ABD-Çin rekabetinde cephe hattını oldukça uzatacak ve ABD'nin Pasifik'te Çin'i kuşatma operasyonunu boşa çıkartacak kapasitede birjeopolitik hamle; ABD'nin korkulu rüyasıâdeta... ABD, bulabildiği her uygun noktada, bu uzun Çin jeopolitik kuşağına bir düğüm atmaya çalışacak.

Kuzey Irak'taki bağımsızlık referandumu, ortaya çıkış şekli ve uluslararası güçlerin aldıkları pozisyonlar îtibârıyla; tuzak içinde tuzağın,oyun içinde oyunun olduğu çok çetin bir süreç olarak karşımıza çıktı. Bir tuzaktan kaçayım derken başka birine yakalanma riski var.Bu mayınlı arazide hesaplı bir dikkatle yol almamız gerekiyor.

Arkasını getirmekte zorlanacağımız askerî tehditler yerine, incelikli diplomasi tercihimiz olmalı.Bizim bu imtihanı atlatmak için, bağırıp çağırmaktan ziyade uygun formüller bulacak soğukkanlı bir devlet aklına ihtiyâcımız var.

Zorlu bir imtihanla karşı karşıyayız; iyi yönetilirse bize alan açacak, kötü yönetilirse etrâfımızdaki ateşi harlayacak bir imtihan..