SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFARestoranlarKampKonaklamaGezilecek YerlerOTOMOTİVDÜNYAGÜNDEMPOLİTİKAEKONOMİÇEVİRİ HABERGEZİSPORFOTOVİDEOEN

Ayrıntıda kaybolmak

10.06.2010

Toktamış Ateş

 
Türkçemizde güzel bir değerlendirme vardır. "Ormanın bütünlüğünü görüp tek tek ağaçları görememekten" söz edilir.

Kimi zaman da; tam tersi söz konusu edilir: "Tek tek ağaçları görmeye çabalamaktan ormanın bütünlüğünün kaçırılacağı" üzerinden durulur. Bu değerlendirmeyi yaşamın her noktasına taşıyabiliriz.

Örneğin bir piyasada birkaç dükkân sahibi ile konuştuktan sonra; o piyasanın durumu ile ilgili genellemelere gidemezsiniz. Elbette o dükkânlarda konuştuğunuz insanların görüşleri de o piyasayı anlamak konusunda önemli ve değerlidir ama buradan yola çıkarak piyasa hakkında doğru değerlendirmeler yapamazsınız.

Aynı şey eğitim sistemimiz için de söz konusudur başka alanlar için de. Tek tek ağaçları görmeye çabalarken; ormanı gözden çıkarma olasılığınız yüksek olur.

x x x

Bugün bu konuyu ele almamın nedeni "27 Mayıs Devrimi"nin üzerinden yaklaşık 50 yıl geçtikten sonra; o günlerde yaşanan acıları yeni yaşanmışçasına gündeme getirenler ve acıların üzerine (en azından bazıları için) bağlanan kabuğu kaldırmak isteyenler oluyor. Rahmetli Adnan Menderes'in bence çok haksız, anlamsız ve hatta alçakça idamının sonrasında; yıllarca ve yıllarca en ufak bir sesi çıkmayanların, en ufak bir tepki koymayanların; aradan yaklaşık 50 yıl geçtikten sonra birdenbire Menderes'in idamının üzerinden prim yapmaya çalışmaları tek kelimeyle utanç verici.

Çok renkli bir "kişilik" olan Sayın Besim Tibuk; geçtiğimiz günlerde bu konuda yapılan bir televizyon programında; bunca yıl suskun kalanları ve suskun kalmalarını "alçaklıkla" itham etti ki; kısmen katılıyorum. Zira eğer bu denli kin ve nefretle dolu idiyseler; bunu dile getirmeleri gerekliydi. Maliyeti ne olursa olsun. Ama neredeyse yarım yüzyıl; dilini "yuttuktan" sonra şimdi veryansın etmek doğrusu pek ahlaklı tutum değil.

Bundan önce defalarca ve defalarca yazdım. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildikleri 6 Mayıs günü; yıllardan beri büyük kentlerdeki güvenlik güçlerinde izinler kalkar. Denizgillerin idamının 20 yıl sonrasında dünyaya gelen çocuklar; riskli gösterilerle bu "ideali" anar ve yaşatırlar. Ama Menderes'in idamının günü bile büyük çoğunluk tarafından anımsanmaz. Üstelik sofralarına ekmek koyduğu, sofralarındaki ekmeği büyüttüğü insanlar bile Menderes'i unutmaya çalışırlar.

Menderes bir yana; Kayseri Cezaevi'ndeki DP'li mahkûmların affını ertelemek için döndürülen manevraları bir anımsamak bile yeter. Ve aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra; 27 Mayıs anımsanmaya başlandı. Anlamak mümkün değil...

x x x

Halkımıza sunulmak istenen bir yalan var. 27 Mayıs'ı askerler yaptı. 12 Mart da askerleri işi. 12 Eylül'ü de askerler yaptı. Demek ki bunların hepsi aynı şey...

Garip bir mantık bu. Buna göre; örneğin Küba bir cumhuriyet. Hindistan da bir cumhuriyet, ABD de bir cumhuriyet. O halde bunların hepsi aynı şey...

Evet 27 Mayıs sabahı ortaya çıkan şey bir "darbe" idi. Aynen 12 Mart sabahı ve 12 Eylül sabahı gördüklerimiz gibi. Ancak daha sonra 27 Mayıs; 1961 Anayasası ve demokrasimize kazandırdığı ivme ile bir "devrim" biçimine dönüştü. 12 Mart ve 12 Eylül'ün neye dönüştüğünü herkes biliyor.

Türkiye'yi 27 Mayıs'a götüren anlayış; maalesef günümüzde kimi siyasetçilerin her şeye rağmen benimsedikleri yanlış bir demokrasi anlayışı idi. Buna göre; "çoğunluk iradesi" tek başına "milli irade" demekti ve istediği her şeyi yapabilirdi. Rahmetli Menderes bir TBMM DP Grup toplantısında; "Sizler isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" diyerek; bu anlayışın en açık örneğini vermişti.

Bir demokraside "egemen irade" elbette "çoğunluk iradesi"dir. Ama bu irade sınırsız değildir. İşte DP maalesef bunu göremedi ve değerlendiremedi.

x x x

27 Mayıs'a yukarıdan bakar ve aynen bir orman gibi değerlendirirsek bunu görürüz. Ama tek tek ağaçlara baktığımız zaman; yaşanmış inanılmaz acılar ve haksızlıklar gerçekten yürek burkar.

Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Zaten son zamanlarda bunların pek çok örneğini okuduk ve televizyonlardan izledik. Fakat bunlar arasından beni çok etkileyen birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Olay Sayın Nazlı Ilıcak'la ilgili. Kendilerinin iznini almadan bunları yazıyorum ama televizyonlarda herkes izlediğine göre umarım darılmaz.

Sayın Ilıcak lise talebesidir ve babası Yassıada'da yargılanmaktadır. Bir gün okulundan kaçar ve Dolmabahçe'den vapura kaçak olarak binerek Yassıada'ya gitmek ister. Fakat elbette yakalanır ve okuluna geri gönderilir.

Belki kendi kızım aynı okulda lisede (Dame De Sion) okuduğundan; belki o yaşta bir çocuğun acısını içimde duyduğumdan; belki de kendimi babalarının yerine koyduğumdan; bu olayı duyduğum zaman inanın gözlerim doldu. Çekilen acı ve ıstırapların acıları yüreğimi sardı.

Bunun gibi çok acılar çekildiğini biliyorum. Bilemediklerimi de tahmin ediyorum. Fakat öyle "ayrıntılarda kaybolursak" işin bütünlüğünü kaybederiz.

Analizlerimizi dikkatli yapmamız gerekir.





    YORUM YAZ

YORUMLAR

Foto Galeriler Videolar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
TİMETÜRK AJANS HABERLERİ
SON YORUMLANANLAR