DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

2015-05-25 18:00:31

Refah Partisi ile siyasete girip Ak Parti ile devam eden ve oradan da HDP'ye geçerek milletvekili adayı gösterilen Sayın Fırat'ın son zamanlardaki bazı açıklamaları zihinlerde doğal olarak “hangi Dengir doğruları söylüyor?”sorusuna yol açmaktadır. Buna bir cevap olabilir diye Fırat ile olan birkaç hatıramızı kamuoyu ile paylaşmayı elzem gördük. Atalarımız, “insanın aklı nisyan ile maluldür” derler ya, kendisi de dün neler söylediğini yeniden hatırlamış olur.

30 Ocak 2010'da Şivan Perwer'in Viyana'daki konserine Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer ve Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani'nin yanı sıra Türkiye'den de katılanlar vardı. Ak Parti milletvekillerinden Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat ve Gülşen Orhan ile BDP milletvekillerinden Sayın Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Aysel Tuğluk bunlardan birkaçı idi.

Kaldıkları otelde kendilerini ziyaret ettik ve doğal olarak bir-iki sohbetimiz oldu. Birinde Sayın Şivan Perwer, Türkiye ile ilgili gelişmeler hakkında kısa bir değerlendirme yaptı. Onlarca yıldır hasret kaldığı ülkesini çok yakından izlediği ve bu bağlamda açılıma verdiği önem hemen dikkat çekiyordu. Adil bir barış üzerine ne kadar titrediği her halinden belli idi. Bir ara Türk ve Fırat'a hitaben; “Sizler toplumun saygın, etkili ve ileri gelen şahsiyetlerisiniz. Türkiye'de barış için yapıyorsunuz? Gidişat hangi yönedir? Birlikte neler yapmamız gerekir? Siz değerli dostlarımdan düşüncelerinizi dinlemek isterim.” dedi.

İlk sözü alan Türk değerlendirmesini Kürtçe yaptı. Türk, özetle hükümetin kendilerini muhatap almayışından yakındı. Doğrusu, somut bir eleştirisi olmadığı gibi, söyledikleri de içerikten yoksundu.

Türk'ten sonra söz alan Fırat, “ben Türkçe konuşacağım” diyerek Açılım konusundan başladı:

“Biz Açılım konusunu gündemimize aldığımızda, kimlerden ne gibi tepkiler geleceği ve bizim bunlara cevabımız ne olacağı şeklinde bütün hazırlıklarımızı yaptık. Örneğin,  askeriye nasıl bir tepki gösterebilir ve bizim cevabımız nasıl olur? CHP ve MHP nasıl aleyhte bir politika izlerler ve bizim cevabımız nasıl olur? İş dünyası ne der ve bizim onlara cevabımız ne olur? Ön yargıların hala etkili olduğu kamuoyunu olası tahriklere karşı nasıl koruyabilir ve sakinleştirebiliriz? Yani, anlayacağınız, her şeyi günlerce ve aylarca aramızda konuşup tartıştık. Bunun ne kadar riskli olduğunu anlatmaya gerek yok herhalde. Fakat açılımı kamuoyu ile paylaştıktan sonra ilk kurşunu maalesef Barış ve Demokrasi Partisi'nden (BDP) yedik!”

Bu arada Ahmet Türk tebessümle, “bizim silahımız, kurşunumuz yok” deyince, Fırat, daha tok bir ses tonu ile sözlerini şöyle sürdürdü: “Sizin attığınız kurşundan da beterdi. Hâlbuki biz en büyük desteğindoğal olarak BDP'den, sizlerden geleceğini ve barış karşıtlarının oluşturduğu güvensizliği sizlerin de katkılarınızla birlikte ortadan kaldıracağımızı düşünüyorduk. Ne yazık ki en fazla karşı koyan siz oldunuz. Şimdi bile başlatılan bu sürecin sağlıklı bir şekilde yürümesini engellemeye çalışıyorsunuz.”

Türk ile Fırat'ın karşılıklı eleştirileri şöyle devam etti:

Türk: -Hükümet bizi muhatap almıyor ve bizi sürecin dışında tutmaya çalışıyor.

Fırat: - Bu doğru değil. Yanaşmayan ve yanaştıkça tavır koyan sizsiniz. Biz ise sizlerle daima irtibatta olduk. Hatta bir defasında sizinle yapacağımız bir görüşmeye kimin gideceği konuşulurken, Sayın Başbakan bana; ‘görüşmeye sen gitme. Çünkü genelde kaba olurlar. Ve sana da kaba ve saygısız davranırlarsa, zoruma gider.' dedi. Ben de kendilerine, ‘Sayın Başbakanım, müsaade buyurursanız, yine de benim gitmem daha uygun olur' deyince, kabul etti. Ama genel merkezinize geldiğimde kim, hanginiz karşıladı beni? Akın Birdal! Oysa sizler dururken Birdal kim oluyor ki beni karşılasın? Yani sizlerden maalesef gerekli ilgi ve desteği hiç göremedik. Ve BDP'ye rağmen yolumuza devam ettik.

Türk: - Ama… Yani… Siz bütün bunları söylüyorsunuz da, biz yine de Erdoğan'ı ve hükümetini samimi görmüyoruz. Kaldı ki Erdoğan'ın Kürtlere bakışı da sorunludur. Üzerine düşeni yerine getirmiyorlar.

Fırat:İnkârı sona erdiren Erdoğan'ın samimiyetinden şüphemiz yoktur. Ayrıca atılacak her adımda ön yargılarla ve hatta korkularla donatılmış vedolayısıyla kışkırtılması çok kolay olan kamuoyunu da dikkate almak durumundayız. Hem uzağa gitmeye de gerek yok. Bizim içimizde bile açılımı hala içlerine sindiremeyen ve Kürt olmamız nedeniyle bize dahi tahammül edemeyenler var. Örneğin,  Sayın Erdoğan beni genel başkan yardımcısı yapmaya karar verdiğinde, çoğu Karadeniz bölgesinden yaklaşık 40 milletvekili gidip kendisine dediler ki, ‘Sayın Başbakanım, bu kararınızı gözden geçirmenizi arz ediyoruz. Ya biz veya Dengir Mir Mehmet Fırat!' Sizce Sayın başbakanın onlara cevabı nasıl oldu? Onlara, ‘Ben Dengir Mir Mehmet Fırat diyorum. İstemeyenleriniz varsa, gidebilir' sözleriyle kapıyı gösterdi. Bu samimiyet ve dürüstlük değil de nedir?

Türk: - Ama hükümetin samimiyetine inanmamız için siyasetin önünü açması, Öcalan'ın hapishane şartlarını iyileştirip sürece dâhil etmesi gerekir.

Fırat: - Bugün artık Türkiye'de özgür siyaset yapmanın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Siyasetin önünün kapalı olduğunu söyleyemezsiniz. Biz silahın gölgesinde yapılan siyasete karşıyız. Bundan böyle sizin de önünüzde iki yol var: ya siyaset veya silah! Siyaset diyorsanız, silahı derhal bırakmalısınız. Silah diyorsanız, Meclisi bırakıp dağa çıkmalısınız. Örneğin, ben de en az sizler kadar mevcut yasalara karşıyım. Ama mücadelemi ve muhalefetimi silah ile değil, siyaset ile yapıyorum. Öcalan'a gelince… Hapishane şartlarını düzelttik. Başka düzenlemeler de zamanı geldikçe yapılacaktır. Öcalan'ın eline telsiz verilerek dağdakilerle defalarca görüştürüldüğünü siz de biliyorsunuz. Bilmeyenleriniz varsa, belgeleri fakslayabilirim.

Evet… Dün bunları söyleyen Fırat'ın bugün aksi beyanlarda ve iddialarda bulunması doğal olarak çeşitli sorulara da yol açmaktadır. Çünkü karşımıza biri diğerini inkâr eden ve biri diğerini yalanlayan iki Fırat çıkmaktadır. İlkeli bir duruş sergiledikleri sürece siyasiler elbette ki parti değiştirebilirler. Eleştirmek ise zaten işin doğasında var. Ancak Fırat'ın gerek halkın oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanına yönelik kimi sözlerinin eleştiriden çok birer itham içermesi ve gerekse başta Sayın Erdoğan olmak üzere Ak Parti'nin Kürt Sorunu politikası ile ilgili kimi iddiaları kendisine bazı sorular yöneltmeyi zorunlu kılmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, şimdiye kadar demokrat özelliğiyle öne çıkan Fırat'ın Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk olarak halkın oyları ile seçilmiş Cumhurbaşkanı hakkında “diktatör” ve “sultan” gibi ifadeler kullanması birer itham ve iftira olmanın da ötesinde halkın iradesine bir hakarettir.

Dolayısıyla kamuoyu Fırat'a sorma ihtiyacı duyuyor:

1) Değişen ne oldu ki soluğu, Kürt Sorununun adil bir şekilde çözümü için girdiğiniz yolda kendi ifadenizle size “ilk kurşunu sıkanların”kapısında aldınız?

2) Demokratik bir ortamda ve halkın oylarıyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanına “diktatör” ve “sultan” gibi ithamlarda bulunmanın demokratik veya ahlaki bir duruş ile ilgisini izah edebilir misiniz?

Duruşunu tasvip etmesek de siyasi tecrübesi ile mesleki birikiminin yanı sıra Fırat'ın takdir ettiğimiz diğer bir yönü de münafıklık yapmamasıdır. Bununla ilgili olarak da bir hatıramız var. Fırat,Refah Partisi'nde milletvekili iken, okul arkadaşımız ve dostumuz Sadık Bey (Turanlı) aracılığıyla Kâhta'da tanışmıştık. Masada oturanlar olarak bir milletvekilini yakalamış olmanın sevinciyle soru üstüne soru yöneltiyorduk. Söz din ve siyasete geldiğinde, şöyle demişti: “Örneğin, ben namaz kılmam. Ve birileri için veya birileri görsünler diye münafıklık da yapmam.”

Bilindiği insanlar zaman zaman renkleri, milliyetleri, dilleri, aşiretleri ve aileleri de değişik nedenlerle gündeme gelir ve değerlendirilirler. Bize göre fıtri olan her şey haddizatında kutsaldır. Milliyet, dil, renk ve nesep gibi aidiyetler bunlardandır.

Dolayısıyla bizim Dengir M.M. Fırat veya Ahmet Türk'ün yahut başka birinin ağa, şeyh veya peygamber kökenli olması değil, onların sahip oldukları maddi ve manevi şeylerden çok sevdiklerini söyledikleri Kürtleri de yararlandırıp yararlandırmadıkları olabilir.

Bizim tutup da kendilerine “siz neden ağasınız?” diye sormaya hakkımız yok, ama bugüne kadar kendi servetlerinden halk için bir okul, bir hastane veya başka hayırlı bir eser yapıp yapmadıklarını sormaya hakkımız var.

Elleri ceplerine gitmemiş olabilir, ama birçoğu bakan, milletvekili ve bürokrat olan ağalardan herhangi birinin devletin imkânlarını bölgeye yönlendirdikleri de pek vaki değil. Aksine devletin yapmak istediği hizmetlere engel olanları bile var. Engel olan ağalardan biri de Fırat'tır. Bugüne kadar bölgeye herhangi bir eser kazandırdığını duyan gören yok, ama Nissibi Köprüsünün yapılmasına sonuna kadar karşı durduğunu herkes bilmektedir.

Bu vesile ile bir hususa daha dikkat çekelim. Örneğin, sadece Fırat ve Türk'ün değil, bütün ağaların ellerindeki arazilere ne zaman ve hangi yollarla sahip oldukları, “ecri misil” adı altında hazineden adeta gasp ettikleri arazileri ellerinde bulunduranların bu araziler için devlete kaç kuruş ödedikleri gibi sorular da zihinleri kurcalamıyor değil.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş