Eyüp Kılıç: Türkiye tam bağımsızlık yolunda emin adımlarla ilerliyor

Uluslararası ilişkiler uzmanı Eyüp Kılıç, dünyada ve bölgede yaşanan son gelişmelerle ilgili Timetürk’e değerlendirmelerde bulundu. ABD’deki başkanlık seçimi sonuçlarının ABD dış politikası bakımından önemli bir değişikliğe yol açmayacağını ifade eden Kılıç, ABD seçimleri, Dağlık Karabağ, Türkiye-Rusya ilişkileri, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, İsrail’in girişimleri gibi farklı başlıklar altında görüş belirtti.

19.11.2020 14:55:30

Röportaj

ABD başkanlık seçimlerinde böylesi ilk oluyor sanırım. Trump hâlâ “ben kazandım” diyor. Öte yandan aradaki delege sayısı farkıyla birlikte kazanan da açıklandı. Sizce ABD'de yaşanan süreç olağan mı?

ABD seçimlerini doğru anlamak için ABD seçim sistemini de doğru anlamak gerekiyor. Geçtiğimiz süreçte çok konuşuldu anlatıldı ancak tam olarak halim olmayanlar için meselenin doğru analiz edilmesi açısından kısaca anlatalım. ABD'deki seçim sistemine göre kullanılan oylar doğrudan Başkan adaylarına gitmiyor. Seçim sistemine göre oylar Seçiciler Kurulu olarak adlandırılan 538 seçici üyenin belirlenmesi için kullanılıyor. Yani verilen oylar ile her eyalet kotası kadar seçici kurul üyesi belirliyor. Bu sayı eyaletin senato ve Temsilciler meclisindeki temsilci sayısına eşit. Toplam 538 seçici üyeden 270'ini alan oy çoğunluğuna bakılmaksızın başkan olarak seçilmiş sayılıyor.

Bir örnek verebilir misiniz?

Örneğin 2016 yılında yapılan seçimlerde Hillary Clinton, Trump'tan yaklaşık 3 milyon fazla oy almış olmasına rağmen seçiciler kurulunda 227 sayısında kaldığı için Donald Trump başkanlık koltuğuna oturmuştu. Seçimi kazanan partinin seçicileri, tüm eyaletlerin seçim sonuçları eyaletler tarafından onaylandıktan sonra tek defada bir araya gelirler, oylama yaparlar ve aldıkları kararı ABD Kongresi'ne gönderirler. Ocak ayı içerisinde de Kongre sonucu onaylar ve başkan belirlenmiş olur. Eğer süreçte bir aksama yaşanmazsa (itiraz, mahkeme süreçleri vs) 20 Ocak tarihinde ABD Başkanı resmen görevine başlamış olur.

Trump'ın “hile var” iddialarına ne diyorsunuz?

Şu anda ABD seçimlerinin üzerinden iki haftadan fazla süre geçmiş olmasına rağmen bir netlik söz konusu değil. Resmi olmayan sonuçlara göre Biden 277 seçici üye kazanmış olarak ilan edilse de Trump'ın birçok noktada itirazları olduğunu görüyoruz. ABD basınına ve özellikle sosyal medyaya yansıyan hile iddiaları ise çok dikkat çekici… Tarihinin en yüksek posta ile oy kullanma rakamına ulaşan ABD'de kullanılan oy pusulalarının çoğunluğunun filigransız (sahte) olduğu ve bu pusulaların yüzde yüzüne yakınının Biden lehine çıktığı iddiaları yüksek sesle konuşuluyor. Velhasıl asgari 20 Ocak'a kadar sürecek bir karmaşa dönemi bekliyor ABD'yi… Trump'ın yenilgiyi kolay kabul etmeyeceği de zaten aşikâr.

ABD'deki yeni dönem Türkiye'ye nasıl yansıyabilir?

ABD seçimleri Türkiye'yi birçok alanda yakından ilgilendiriyor. Bu noktada olası iki Başkan'ın geçmiş eylem ve söylemlerine bakmak gerekiyor. Şu anda Başkanlığa yakın olan Biden'ın geçmiş söylem ve eylemleri Türkiye'nin çok lehine diyemeyiz. Örneğin sözde “Ermeni Soykırımı” iddialarına siyasi hayatının başından bu yana destek veriyor. Geldiği eyalette ciddi oranda Ermeni ve Rum azınlığı nüfusu göze çarpıyor. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde de tavrını daima Yunan tezleri yönünde koymuş bir siyasetçi. Hakeza Kıbrıs hususunda ve Doğu Akdeniz meselesinde de Türkiye aleyhine görüşleri olduğu açık. Son olarak Azerbaycan-Ermenistan meselesinde de Türkiye'nin duruşunu eleştirmişti.

Suriye'de ne tür gelişmeler söz konusu olabilir?

Biden ile sorun yaşanması muhtemel bir diğer husus ise Suriye başlığı… Biden, Trump'ın Suriye'den asker çekme kararını “Suriyeli Kürtlere” (PKK/YPG) ihanet olarak değerlendirmişti. Irak'ın işgalinden sonra Irak'ın Sünni-Şii ve Kürt bölgeleri olarak 3'e ayrılması gerekliliğini de savunan Biden'ın Suriye'de de bu yönde bir tavır alması kuvvetle muhtemel. Yani Irak'ın ve Suriye'nin toprak bütünlüğü başlıkları eğer Başkanlık koltuğuna oturursa Biden döneminde yeniden çok önemli ve tartışılır gündem maddeleri haline gelebilir.

Suriye'de ABD politikaları bakımından Trump-Biden farkı ne olur?

Tabi ki Trump'ın da keskin şekilde Türkiye dostu olduğunu söylemek mümkün değil. 4 yıllık başkanlık döneminde Türkiye aleyhine aldığı birçok karar ve hayata geçirdiği karar söz konusu. Ancak Biden'ın keskin tavrı ile kıyaslandığında kesinlikle Türkiye için daha iyi bir alternatif olduğu söylenebilir.

Biden, bir açıklamasında “Türkiye'de iktidarı değiştirmek”ten bahsetmişti. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Etrafımızda tam anlamıyla bir ateş yumağı var ve dolaylı olarak birbiri ile ilintili ama hepsi başlı başına ülkemizin geleceği açısından kritik konular. Bu konuların tamamında da ABD'nin takınacağı tavır ehemmiyet arz ediyor. Ege, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, Libya… Tabi ki başkan kim olursa olsun Türkiye mevcut siyasi iradesi ile gidişatından asla ödün vermeyecektir. Bu konuda herhangi bir geri adım atılması söz konusu dahi olamaz. Tam da bu noktada Biden'ın “Türkiye'de muhalefeti destekleyerek iktidarı değiştireceğiz” söylemini hatırlamak gerekiyor. Mevcut siyasi irade ile bölgesel hedeflerine ulaşamayacaklarını bildikleri için başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Cumhur İttifakı'nı hedef alacakları aşikâr. Bunu birçok metotla deneyeceklerdir.

Şu halde çok büyük değişiklik beklememek gerekiyor, öyle mi?

ABD'nin “bana biat edeceksin” noktasında keskin bir dış politika anlayışı var. Bunu sadece Türkiye için değil birçok ülke için uyguluyor zaten. Burada da o ülkelerin duruşu önem kazanıyor. Trump'ın NATO üzerinden güvenlik temelli etkilerle Avrupa ülkelerini nasıl “hizaya getirmeye” çalıştığı, INF'den çekilerek üstü örtülü nasıl tehdit ettiği hafızalarımızda taze olarak duruyor. Venezuela'ya karşı takındığı tavır, Körfez ülkelerini nasıl gönüllü birer köle haline getirdiği ortada. Bu dış politika anlayışı başkan kim olursa olsun tabiî ki değişmeyecek. Bizim bu noktada olaya ehveni şer mantığı ile bakmamız gerekiyor.

Dağlık Karabağ anlaşması sonrası bölgeyi ne tür gelişmeler bekliyor olabilir?

Hepimizin bildiği üzere Azerbaycan-Ermenistan gerginliği Sovyetler Birliği'nin dağılım sürecinde Ermenistan'ın bunu fırsat bilerek Azerbaycan'a ait 7 bölgeyi işgal etmesi neticesinde ortaya çıkan bir durum. Genel olarak Karabağ sorunu olarak adlandırılan meseleyi sadece Ermenistan ve Azerbaycan arasında yaşanan bir konu olarak ele almamak gerekiyor. Rusya, ABD ve Fransa'nın uzun yıllardır ülkelerinde çok aktif olan Ermeni lobileri sayesinde konuya Ermenistan lehine yaklaştığını söylemek gerekiyor. İşin garip tarafı ise şu; Ermenistan lehine tavır alan bu 3 ülke mevcut sorunun çözümü için oluşturulmuş olan ve Minsk grubu olarak adlandırılan yapının eş başkanları durumunda. Yani sorunun çözümü için kurulan yapı bizzat muhataplardan birisine taraf konumunda. Türkiye'nin de gruba üye olması şimdiye kadar Azerbaycan'ın diplomatik anlamda yalnız kalmamasını sağlamıştı ancak son yaşanan gelişmelerde Türkiye çok etkin bir rol aldı ve dengeyi adil yönde değiştirmeyi başardı.

041220191834114536599

Rusya'nın tavrını nasıl değerlendirmek gerekir?

Rusya'nın ikiyüzlü tavrı, ABD'nin Ermenistan desteği Azerbaycan'ın işgal edilmiş toprakları konusunda keskin bir tavır almasının önüne geçiyordu. Ancak Türkiye'nin son gelişmelerdeki kararlı tutumu bu defa belirleyici bir etken oldu ve Rusya'nın nispeten tavır değişikliği ile Azerbaycan önemli kazanımlar elde etti. Ermenistan'ın bölgenin şımarık çocuğu olma vizyonu büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu noktada Azerbaycan ordusunun Türkiye'nin psikolojik desteği ile verdiği başarılı stratejisi de çok önemli bir etken oldu. Süreç içerisinde içeriden ve dışarıdan gelen açıklamaları iyi analiz etmemiz gerekiyor. Zira bu açıklamalar kimlerin kimlerle beraber olduğunun da net emareleri.

Muhalefetin Türkiye'nin Azerbaycan ile ilgili attığı adımlara bakışını nasıl yorumluyorsunuz?

Taraflı yapısı açıkça ortada olduğu halde Minsk Grubu'nu inisiyatif almaya çağıran, konunun bu grup kararıyla çözülmesi gerektiğini söyleyen sözde muhalefet liderlerini herkes not etmeli. Batı medyasına baktığımızda ise zaten onlar açısından olması gereken tepkileri izledik, okuduk. Türkiye'nin Azerbaycan'a haklı desteğini yine Cumhurbaşkanımızı hedef alarak eleştirdiler. Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiği bir noktada hukuktan, insan haklarından bahseden batı dünyası, uluslararası hukuk çerçevesinde haklının yanında duran Türkiye'yi yine üst perdeden eleştirerek hukuku sadece kendi menfaatleri, istekleri istikametinde kullanmaya çalıştıklarını bir kez daha gösterdiler. Konu nihayetlendi mi dersek, bunu söylemek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Zira sahada konuşlanacak Rus kuvvetleri ve kurulacak gözlem noktaları gibi hususlar var ve diplomatik görüşmeler devam ediyor. Süreçte yeni problemler çıkması muhtemel olsa da Türkiye'nin kararlı tutumu ile Azerbaycan'ın konuyu getirdiği nokta tam bir başarıdır.

Doğu Akdeniz'de, Ortadoğu'da Türkiye'yi ilgilendiren tehditlerin boyutunda bir değişim bekliyor musunuz?

Doğu Akdeniz, Libya, ABD Seçimler, Azerbaycan-Ermenistan çatışmalarına odaklanılmışken geri planda İsrail'in ABD öncülüğünde yaptığı bölgesel dizayn çalışmaları biraz arka planda kalmış durumda. Ama önümüzdeki süreçte burayı da çok fazla konuşacağız. Zira Trump'ın damadı Kushner'ın hayata geçirmeye çalıştığı plan İsrail lehine ciddi anlamda olumlu ilerliyor. Birleşik Arap Emirlikleri bu noktada önemli bir rol üstleniyor. Devşirilmiş veliahtlar eliyle bölgede İsrail lehine bir dizayn yapılıyor ve Filistin meselesinin üstü üstelik adeta hakkaniyetli bir çözüm üretiliyormuş algısı inşa edilerek örtülüyor. Hayata geçirilen planın Filistin meselesi ile sınırlı kalmayacağını da hepimizin anlaması gerekiyor.

İsrail-BAE-Suud işbirliği ve Türkiye arasında tırmanan gerilimle ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?

Yıllarca Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkeleri İran'ı bir tehdit olarak gördü veya onlara böyle görmeleri noktasında İsrail'in algısı dayatıldı. Oysaki son dönemde artık İran bir tehdit olarak görülmüyor. Nitekim geçtiğimiz Ocak ayında MOSSAD Başkanı Kohen'in bir toplantı esnasında artık İran'ın kontrol altına alındığı şeklinde bir beyanda bulunduğuna dair haberler yerel kaynaklar tarafından haberleştirilmişti. İran'ın özellikle Kasım Süleymani gibi kritik bir isme yapılan suikaste karşı verdiği cılız tepkide bunu adeta teyit ediyor. Peki, şayet İran sınırlandırıldı ya da Kohen'in deyimiyle kontrol altına alındıysa kurulan planda yeni hedefler ne olabilir, bunun üzerinde düşünmek gerekiyor. Gelişmeleri takip ettiğimizde aslında planın yeni aşamasının izlerine yine söz konusu devşirilmiş Arap ülkeleri yöneticilerinin ağzından ulaşabiliyoruz. Arap Ligi olarak adlandırılan grubun bir toplantısında yapılan şu açıklama çok ilginç… “Arap Dünyası'nı tehdit eden yeni yabancı güç Persler (İran) değil, Ruslar da değil, asıl tehlike Türklerdir” Bu açıklamayı başka açıklamalar da takip etti. Örneğin BAE Dışişleri Bakanı Gargaş; “Türkiye'nin Arap ülkelerinin içişlerine müdahalesi bölgeye yönelik olumsuz müdahalenin açık bir örneğidir.” diyerek mesnetsiz bir iddia ile Türkiye'yi hedefe koyarken, Mısır Dışişleri Bakanı Şukri; “Pek çok Arap ülkesindeki Türk müdahaleleri, Arap ulusal güvenliğine yönelik en önemli tehdidi temsil ediyor” diyerek yine hiçbir delil ortaya koymadan Türkiye'yi hedefe koyan algısal bir açıklama yaptı. Fransa'nın yaptığı Lübnan açıklamasını da bunlara dahil etmek gerekiyor tabiî ki. Macron'un Lübnan ziyareti sırasında kullandığı “Fransa rolünü üstlenmezse İranlılar gibi Türkler de Lübnan'ın iç meselelerine müdahale edecekler” ifadeleri altı çizilmesi gereken ifadeler. Körfez'de askıda bekleyen ve yine üstü örtülü bir İsrail projesi olan “Arap Natosu” olarak değerlendirebileceğimiz MESA'yı da unutmamak gerekiyor. Türkiye, Cumhurbaşkanımızın etkin liderliğiyle tam bağımsızlık yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bölgede en güçlü orduya sahip, bir zamanlar İsrail ve ABD'den paramızla alamadığımız alsak bile bağımsız şekilde kullanamadığımız insansız hava araçlarını artık kendisi üreten, milli silah sanayinde büyük ivme kazanan, İngiliz, İtalyan ve Amerikan şirketlerine mahkûm olmadan kendi doğalgaz aramasını ve sondajını yapabilecek kapasiteye ulaşmış güçlü bir ülke haline geldi ve her geçen gün de güçleniyor. Bu ivmenin önüne geçebilecek tek şey ise ne yazık ki ülke menfaatlerini asla önceleyememiş olan sözde muhalefet.

Röportaj: Cumali Dalkılıç

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

YORUMLAR (0)