SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFAGÜNDEMPOLİTİKADÜNYAGÜNCELEKONOMİYAŞAMGEZİSPORRAMAZANÇEVİRİSAĞLIKKÜLTÜRFOTOVİDEO

BAE ve Suudi Arabistan'a Kızıldeniz suçlaması

Aralık 2018’de Suudi Arabistan Ürdün, Mısır, Cibuti, Yemen, Somali ve Sudan'ın katılımıyla kurulan “Kızıldeniz Birliği” isimli yeni ittifak, BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesini yeni bir nüfuz alanı olarak ilan ettiğine işaret ediyor.

BAE ve Suudi Arabistan'a Kızıldeniz suçlaması
26.2.2019 12:52:15

Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika'nın güney ucundan dolanıp Hindistan'a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı. Petrol öncesi dönemde Kızıldeniz bölgesine yönelik ilginin kaynağı deniz ticareti ve Batılı ülkeler açısından sömürgelerin (Hindistan) güvenliğiyken, petrol çağıyla birlikte buna gelişmiş ekonomilerin enerji güvenliği vizyonu da eklenmişti. Kızıldeniz bölgesinin Hint Okyanusu'ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini son derece artırdı.

Tarihsel olarak küresel güç rekabetinin odağında yer alan Kızıldeniz bölgesi, Arap Baharı sürecinde bölgesel güçler açısından en önemli gerginlik ve rekabetin yaşandığı bir bölge olarak ön plana çıktı. Bu gerginliğe ve bölgesel rekabete sebep olan ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-Suudi ekseninin bölgeyi kuşatan devletler (Mısır, Sudan, Somali, Eritre, Cibuti, Ürdün ve Yemen) üzerinde kurduğu baskıyla Kızıldeniz'i bir “içdeniz” haline getirme çabası. Suud rejiminin Tiran boğazı girişinde Mısır'a ait olan Tiran ve Sanafir adalarını tartışmalı bir biçimde Mısır'dan devralması, bu adalar üzerinden Sina bölgesine bir köprü inşa ederek karayolu bağlantısı kurma projesi, Kızıldeniz bölgesine 500 milyar dolarlık bir yatırımla mega bir turizm kenti inşa planları, Eritre, Cibuti gibi ülkelerde kurulan askeri üsler, bu çabanın en somut işaretleri oldu. Aralık 2018'de (Körfez bölgesinde 1981 yılında oluşturulan Körfez İşbirliği Konseyi'ne [KİK] benzeyen), bölgede Suudi Arabistan'ın ve komşu ülkelerin çıkarlarını korumak, bölge ülkeleri arasında yeni bir sinerji oluşturarak, bölgeye dönük dış etkileri engellemek ve bölgeyi yeniden “istikrara kavuşturmak” için, altı ülkenin (Ürdün, Mısır, Cibuti, Yemen, Somali ve Sudan) katılımıyla “Kızıldeniz Birliği” isimli yeni bir ittifak oluşturulduğunun duyurulması da bu işretlere dahil edilmeli. Bütün bu çabalar, BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesini yeni bir nüfuz alanı olarak ilan ettiğinin ve bunu Kızıldeniz bölgesindeki aktörlere kabul ettirdiğinin en önemli göstergeleri olarak yorumlandı.

BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz'i çevreleyen bölgedeki nüfuzunu artırarak Kızıldeniz'i bir içdeniz haline getirme çabasının altında, ekonomi ve güvenlik başlıklarını da içeren beş önemli gündem bulunuyor: Türkiye ve Katar'ın bölgeye dönük politik nüfuzunu geriletmek, bölgede İran'ı sınırlamak, bölgede kurulan nüfuz üzerinden BAE-Suudi-İsrail eksenini tahkim etmek, Mısır gibi bölgenin önemli gücünün zayıflıklarını da kullanarak bölgede liderlik rolü oynamak ve bölgeyi ekonomik bir cazibe merkezi haline getirerek petrol gelirlerinin azalmasıyla yaşanabilecek bir ekonomik darboğazı aşmaya çalışmak.

Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesi Türkiye ve Katar açısından Afrika kıtasına giriş için önemli bir alan. Ekonomik ve insani yardım projeleri ve bölgedeki siyasi ihtilafları arabuluculuk yoluyla çatışmasız şekilde çözme politikası, Türkiye ve Katar'ın bölgedeki nüfuzunun artmasını sağlamış bulunuyor. Bu politikanın temel hedefi bölge kaynaklarına el koymak veya bölgeyi siyasal olarak şekillendirmek  değil; bölge ülkeleriyle yakın ilişkiler kurarak her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir atmosferin oluşumuna katkı sağlamak. Bu süreçte Türkiye ve Katar bir taraftan bölgeye yönelik yoğun bir insani yardım çalışması yaparken, diğer taraftan bölge ülkeleriyle yakın ekonomik/siyasi ilişkiler geliştirme imkânına kavuştu. Sudan'la imzalanan anlaşmayla Sevakin adasının Türkiye'ye tahsis edilmesi ve yapılacak 4 milyar dolarlık yatırımla adanın önemli bir liman kenti ve ticaret merkezi haline getirilme projesi ve yapılan anlaşmayla Somali'de Türkiye tarafından kurulan askeri üs, bu çabaların en somut sonuçlarından bazıları.

Türkiye'nin genelde “Afrika Açılımı”, özelde ise Kızıldeniz bölgesine yönelik aktif politikasının başka bir sonucu da son 15 yılda ticaret hacminin yaklaşık dört kat artması oldu. Arap Baharı sürecinde Türkiye ve Katar'ın bölgede takip ettiği “demokratik eğilimleri destekleme” politikasını kendi rejim güvenliği ve bölgesel güvenlik anlayışı açısından önemli bir tehdit olarak algılayan BAE-Suudi ekseni, Türkiye ve Katar'ın Kızıldeniz bölgesinde artan nüfuzunu Kızıldeniz'i bir içdeniz haline getirme politikasının önündeki en büyük engel olarak gördüğü için, bu nüfuzu geriletmeyi önemli bir dış politika gündemi olarak belirledi.

Kızıldeniz bölgesi ve Afrika Boynuzu ülkeleri, Arap Baharından kısa bir süre önce İran'ın etkili olmaya başladığı bir alan olarak ön plana çıktı. Nükleer programından kaynaklanan uluslararası yaptırımlar sebebiyle Ortadoğu bölgesinden tecrit edilen İran Eritre, Sudan ve Cibuti gibi Afrika Boynuzu ülkelerine yönelerek ekonomik gücünü ve bölgedeki askeri etkinliğini azami düzeye çıkarmak için girişimlerde bulundu. Afrika Boynuzu ülkeleri bulundukları jeopolitik alan itibariyle İran'ın Suriye, Lübnan ve Filistin'deki taraftarlarına silah ve mühimmat sağlamak için gereken deniz bağlantısı açısından da kritik önemdeler. Ayrıca Yemen'de devam eden iç savaşta, İran destekli Husilere yönelik yardımlar da bu rota üzerinden kolayca sağlanabiliyor. İran yönetimi bu süreçte Sudan, Eritre ve Cibuti gibi ülkelerle çok sayıda ekonomik ve askeri anlaşma imzalamakta da muvaffak oldu. Sudan'la imzalanan anlaşmalar gereğince, Sudan silahlı kuvvetleri, İran tarafından eğitildi, ülkenin silah endüstrisinin kurulmasında İranlı uzmanlar istihdam edildi. Eritre yönetimi ise ülkede İran'ın bir askeri üs kurmasına müsaade ederek Assab limanını İran donanmasının erişimine açtı. Bu tarihten sonra İran donanması Kızıldeniz bölgesinde varlık göstermeye başladı. İran'ın Afrika Boynuzu ülkeleriyle kurduğu bu yakınlığı, Yemen'de Husileri desteklemek için işlevsel hale getirmesi, Suud rejimi açısından enerji nakil hatlarının güvenliğini de tartışmalı hale getirdi. Bu dönemde İran donanması gerek Yemen'deki gerekse de Filistin ve Lübnan'daki taraftarlarına lojistik destek sağlamak için Eritre ve Sudan limanlarını sıklıkla kullanmaya başladı. İran'ın bölgede askeri üsler kurması ve İran donanmasının bölgedeki limanları aktif olarak kullanmaya başlaması, Hürmüz boğazıyla birlikte stratejik Bab el-Mendeb boğazında da İran etkinliğini gündeme getirerek BAE-Suudi ekseninin tehdit algısını artırdı.

Kızıldeniz bölgesi jeopolitik açıdan bir taraftan Suud rejimi için “Batı Güvenlik Kuşağını” teşkil ederken, diğer taraftan Arap Baharı sürecinde Ortadoğu bölgesinde bozulan statükoyu yeniden tesis etmek açısından BAE-Suudi Arabistan-İsrail ittifakı için son derece önemli bir alan olarak ön plana çıktı. Her üç üyesi açısından da Türkiye, Katar ve İran'ın bölgeye dönük politikalarının tehdit olarak algılanması, bu ittifakın oluşumuna zemin hazırlayan en önemli etkenlerden biri oldu. BAE-Suudi Arabistan-İsrail ittifakının en önemli göstergesi ise Tiran ve Sanafir adaları üzerinden Sina bölgesine yapılacak olan köprü projesi. Çünkü Tiran boğazı İsrail'in güvenliği açısından son derece önemli bir noktada ve 1967 yılında İsrail ile Mısır arasında çıkan savaşın sebebi, Nasır'ın Tiran boğazını İsrail'in geçişine kapatması olmuştu. İsrail Tiran boğazından geçiş serbestliğini kendi güvenliği açısından kırmızı çizgi olarak görüyor ve bu serbest geçişi tehlikeye atacak her girişime şiddetle karşı çıkıyor. Bu yüzden BAE-Suudi ekseninin İsrail'e rağmen Tiran boğazındaki bu geçiş serbestliğini tehlikeye atacak bir adım atması mümkün görünmüyor. BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesinde İsrail ile benzeşen güvenlik kaygıları ve ekonomik çıkar beklentileri -Ortadoğu'nun geri kalan kısmında da olduğu gibi- her üç aktör açısından önemli bir ittifaka zemin teşkil etti.

BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesine yönelik politikasının diğer bir sebebi de Mısır'ın Arap Baharı sürecinde yaşadığı ulusal güç kaybından istifade ederek Kızıldeniz bölgesini ve Mısır'ı denetim altına almak. Suudi güvenliği açısından önemli bir yere sahip olan Mısır, Suud rejimi için bölgesel statükonun korunmasında, dinî ve siyasî aşırılıkla mücadelede vazgeçilmez önemde. Suud rejimi (Ürdün ve ABD ile birlikte) bölgede aşırılık yanlısı ideolojiler ve İran rejimi karşısında “ılımlı” bir ittifak kurmak için çok çaba harcamıştı. Bu koalisyonun en önemli ayağı olan Mısır'da yönetimin “radikal” bir kadro tarafından devralınması, Mısır'ın demografik boyutu, Arap dünyası açısından stratejik ve kültürel önemi sebebiyle, bölgede Arap Baharı öncesi mevcut olan Suudi yanlısı statükoyu zayıflatacaktır. Nasır sonrası dönemde Arap dünyası için güç ve istikrar kaynağı olan Mısır'ın, bölgedeki BAE-Suudi liderliğindeki statüko yanlısı blok için istikrar bozucu bir aktör olarak davranabilme ihtimali oldukça rahatsız edici bir durum. BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesine yönelik politikası, Mısır'ı ekonomi ve güvenlik açısından zayıflatarak onun askeri gücü ve kendilerinin petro-dolarlarıyla statüko yanlısı “ılımlı” bir Arap konsensüsü oluşturma amacına matuf. Çünkü Mısır'ın dış politikasını büyük oranda -devasa- ekonomik ihtiyaçları belirlemekte. Ülkenin en önemli üç gelir kalemi olan turizm geliri, yurtdışındaki (Körfez'deki) işçi dövizleri ve Süveyş kanalı gelirleri, Kızıldeniz'i iç deniz haline getirme politikasıyla BAE-Suudi ekseninin kontrolüne girmiş olacaktır. Şayet BAE-Suudi ekseni Kızıldeniz'i bir iç deniz haline getirmeyi başarabilirse, Mısır tamamen bu eksenin kontrolüne girecektir. Kızıldeniz sahiline inşa edilecek olan Suudi tatil merkezinin ise Mısır'ın turizm gelirlerinde bir azalmaya yol açmasına kesin gözüyle bakılıyor. Aynı zamanda BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz'de artan jeopolitik ağırlığı, Mısır'ın Süveyş üzerindeki gücünü de sınırlayabilme potansiyeline sahip. Yurtdışındaki işçi dövizlerinin de tamamen BAE-Suudi ekseninin kontrolünde olduğu göz önüne alınırsa, bu süreçte Mısır, BAE-Suudi ekseni tarafından tam bir ekonomik/siyasi kuşatma altına alınmış olacaktır.

BAE-Suudi ekseninin Kızıldeniz bölgesine yönelik politikasının son hedefi ise gerileyen petrol gelirlerinin meydana getirdiği ekonomik darboğazı aşabilmek için, bölgeyi başta turizm olmak üzere, önemli bir ekonomik cazibe merkezi haline getirmek. Suudi Arabistan'ın, ülkenin petrol gelirlerine olan bağımlılığını azaltmak için geliştirdiği Vizyon 2030 planının başarısında, turizm gelirlerinin artırılması son derece önemli bir yer işgal ediyor. Ülkenin turizm gelirlerini artırmak için giriştiği en önemli proje ise hiç şüphesiz Kızıldeniz sahiline 500 milyar dolarlık bir yatırımla inşa etmek istediği mega turizm kenti NEOM. Kızıldeniz'de insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi de içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekare. Neredeyse Belçika'nın yüzölçümüne eşit olan bu alan Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii'nin toplam büyüklüğü kadar. 2022 yılında bitirilmesi hedeflenen projeyle sadece turizm gelirlerinin artırılması değil, uluslararası büyük şirketlerle krallığın bağının güçlendirilmesi ve ülkeye büyük ölçekli yabancı yatırımların çekilmesi de hedefleniyor.

Antik çağlardan itibaren önemli güç rekabeti ve gerginliklere sahne olan Kızıldeniz bölgesi, Arap Baharı sürecinde BAE-Suudi eksenin Kızıldeniz'i bir içdeniz haline getrime politikasıyla yeni bir rekabet alanı haline gelmiş bulunuyor. Bu süreçte, Türkiye, Katar ve İran gibi devletlerin bölgeye dönük politikasını tehdit olarak algılayan BAE-Suudi ekseni, bölgenin önemli devletlerinin (Mısır, Sudan, Yemen) yaşadığı ulusal güç kaybından istifade ederek Kızıldeniz'i bir içdeniz haline getirmeye çalışıyor. Bu politikayla, bölgesel statükoya meydan okuyan güçleri sınırlamayı, bozulan bölgesel statükoyu yeniden inşa etmeyi, gerileyen petrol gelirleriyle azalan ülke kaynaklarını çeşitlendirmeyi, Ortadoğu'da statüko yanlısı BAE-Suudi-İsrail eksenini tahkim etmeyi ve bölgenin en önemli aktörü olan Mısır'ın askeri, demografik, kültürel kapasitesini kullanarak bölgede liderlik rolü oynamayı hedefliyor.

[Doktora tezinde Suudi Arabistan'ın güvenlik algısı ve dış politikasının değişimini konu alan Dr. Necmettin Acar Ortadoğu'da bölgesel güvenlik ve dış politika konularında çalışmaktadır]

 

    YORUM YAZ
Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
TİMETÜRK AJANS HABERLERİ
SON YORUMLANANLAR