![]() |
Suriye'den aldığımız bir davet üzerine bazı yazarlarla Şam ve Halep gezisine çıktığımızı yazmıştım birkaç hafta önce. 20 Aralık 2008'de Şam ile Halep arasında yeni kurulan çok önemli bir özel üniversiteyi -Kalamun Üniversitesi-ziyaret ettik.
Üniversitenin fiziki koşulları mükemmeldi. Neredeyse Mescid-i Aksa kadar arazisi vardı. 120 bin metrekare alana yayılmıştı, şimdilik beş bin öğrencisi vardı, yurtta kalan öğrenci sayısı ikibin beşyüzdü. Tıp, Sosyal Bilimler ve Mühendisliklerde eğitim ücreti ortalama yılda 4000-5000 dolardı ki bu gerçekten özellikle Türkiye'dekilerle karşılaştırıldığında çok makul bir fiyat. Eğitim düzeyinin ve öğretim elemanı kalitesinin de çok yüksek olduğu anlatıldı. Rektör Prof. Esat Lütfi şimdiden üniversitede yapılan kimi araştırmaların ve yazılan makalelerin önemli dünya üniversitelerinde referans olduğunu ifade etti.
Eğitim dili olarak İngilizce Arapça ve Fransızca kullanılıyor.
Katılımcı olarak öğrenciler de vardı toplantıda. Sorgulayan, cevval birikimli ve bölgede olanları yakından takip eden akıllı gençlerdi.
Buluşmada Hakan Albayrak, Yusuf Kaplan, İlter Turan, Şule Perinçek ve Rıza Zelyut kısa birer konuşma yaptılar.
Muhammed sordu : Türkiye'yi dolaylı bir şekilde Suriye İsrail yakınlaşmasını örgütlemeye iten sebep nedir. Ülkenizde bu yakınlaşmanın sağlanması için bir kamuoyu ilgisi ve eğilimi mi var yoksa da Türkiye bölgedeki rolünü artırsın, İran'ın nüfuzunu kırsın diye dışardan verilen bir rol mü. Soru yanıtlanamadı. Gürültüye kurban gitti.
Antony'nin sorusu . Türkiye Kuzey Irak' a girdi. Güvenlik ve kendini koruma gerekçesiyle onlar da cevap verirse Türkiye'nin tavrı ne olur. Nasıl bir cevap verecek. Bu soru da biz Pkk'nın peşindeyiz bölge halkına bir zarar vermemiz düşünülemez mealinde geçiştirildi. Zaman darlığı yüzünden sorulara eğilemiyorduk ama bu soruları duymak önemliydi benim için.
Kvork Hatay doğumlu, Ermeni asıllı bir ailenin çocuğu, Suriye vatandaşı. Türkçe de konuştu bizimle ama soruları Arapça sordu. Beş yıldır Suriye ile ilişkilerinizin yoğunlaşmasını neye borçluyuz diyordu. Avrupa Birliği'nin size yeterince sıcak davranmayıp dışlaması olabilir mi sebep. Acaba Avrupa neden almıyor Türkiye'yi.
Hakan Albayrak'ın cevabı kısaydı. Müslümanız da ondan, bir de yetmiş milyonu hazmetme zorluğu var diyerek her zamanki gibi net ve keskin cümlelerle duruma açıklık getirdi.
Yusuf Kaplan ise geniş medeniyetler ufkundan ulusal ufka bir daralma yaşadığımızı, bölgedeki gelişmelerin bunun ne kadar yanlış olduğunu ortaya koyduğunu, açılımın yeni vizyonun bir parçası olduğunu ifade etti.
Rıza Zelyut'ta söze bunun bir nüfuz politikası olmadığını söyleyerek başladı. Bu yakınlaşma dünyadaki gelişmelerin doğal sonucuydu. Kapitalizm ve komünizm çelişkisinin yerini Doğu Batı çelişkisi almıştı. Fakat hep Batıya yönelen Türkiye'nin neden Doğuya da meylettiğine açıklık getiremedi. Hristiyan dünyasının Müslüman dünyayı hedef tahtasına koymasından rahatsız gibiydi. İslamın her türlü tezahüründen rahatsızlığını dile getiren yazılarından tanıdığımız Zelyut'un da zihninin karışık olduğu anlaşılıyordu.
Şule Perinçek kendimizi inanç birliği üzerinden değil kime hizmet ettiğimiz yönünden değerlendirmemiz gerektiğini söyledi. Bölgede emperyalistlere ve kapitalist düzene hizmet eden insanların Müslümanlık iddiasıyla ortaya çıkmalarının ortaklaşmak için iyi bir zemin olmayacağını söyledi. Bunlar önemli elbette ama bunları söyleyenler İslamın hakikatini özümsemiş antiemperyalist Müslümanların ceberut yönetimler tarafından nasıl kuşatıldığını görmezden geliyorlardı öte yandan.
Beni en çok şaşırtan ise Ataol Behramoğlu'nun yaptığı konuşma oldu. Şair ve cumhuriyet gazetesi yazarı olarak takdim edildi. Bunun eksik bir tanıtım olduğunu söyleyerek aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinde hoca olduğunu ekledi, doğrusu bunu bilmiyordum. Konuklar arasında eşi de vardı ve o muhteşem Emevi Cami ve benzeri mekanlara girişte adab olarak başörtüsü kullanılması gereğiyle ilgili rahatsızlığını açıkça dillendirerek girip girmeme hususunda tereddütlü davranmıştı, ne ki burası, girilmese ne olacak ki kabilinden. Tabii ki önünden bizim gibi milyonlarca faninin gelip geçtiği herkese büyük bir derinlik soyluluk ve alçakgönüllülükle bakan bu mekan bir şey kaybetmezdi birinin onu cahil masumiyeti içinde aşağılamasından.
Yüzlerce metrekare alana yayılmış, atların koşuştuğu, deve kuşlarının beslendiği, kuğuların yüzdüğü harika kampus gerçekten sıra dışıydı. Binbir çeşit öğrenci tam bir dostluk havası sergiliyordu. Bize gösterdikleri tanıtım videosunda Hristiyan delikanlılar başörtülü kızlarla birlikte laboratuvarda deney yapıyor, kantinlerde her renkten ve inançtan insan birlikte neşeyle yemek yiyorlardı. Türkiye'den gelen insanlar olarak bu durumu hayranlıkla ve gıptayla izlememek imkansızdı.
Bu atmosferde, hiç de bizden başöğretmenlik yapmamızı beklemeyen, son derece geniş vizyonlu sorular sorabilen gençlerin şahane biraradalığını görmesine rağmen, durumu hiç algılayamadan bir manifesto çekmeye başlamıştı Behramoğlu. 1920'li yılların herkese haddini bildirme medeniyeti öğretme !makamından. Bize ayrılan sürenin üçte ikisini kullanıp zamanı ziyan ederek hem de.
?Türkiye yirminci yüzyılın en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirdi. Yusuf Kaplan'ın ifade ettiği gibi medeniyetler ufkundan ulusal ufka bir daralma değil, çöken bir medeniyetin yıkıntılarından modern bir devletin kurulma başarısı bu. Türkiye Cumhuriyeti dik duruşunu ve varoluşunu Batı medeniyetini içselleştirmesine borçlu. Sırtımızı Batının bile unuttuğu Batı Aydınlanmasına dayayarak bunu yaptık?.
Şaşkınlık verici. Bakıyor gençler ne diyor diye.
Peki o büyük devrimin çocukları olarak ülkemizde böyle bir üniversite atmosferini hayal bile edebiliyor muyuz. Fikir üretme özgürlüğü açısından da bir üstünlüğümüz yok. Burada bir arada yaşama lafı telaffuz bile edilmeye gerek görülmeden yaşanıyor zaten. Sonuçta Batıda bile tartışmaya açılmış bir aydınlanmanın en jakoben evresini hala yaşatmaya çalışan üçüncü sınıf bir aydınlatma öğretme manifestosu nereden çıktı şimdi.
Bu ders verme haddini bildirme medeniyeti öğretme uslubunu kendimizi kaybedip başka halklara da nasıl yöneltebiliriz. Kurtuluş savaşından çıkmış 1920'ler Türkiyesinde perişan ve yorgun bir halka konuşan modernleştirici eli kırbaçlı ayağı çizmeli, buna şapka derler bu kara tahta diye öğreten adamların fotoğrafları geldi gözümün önüne. Bir halk5ın yüzlerce yıllık müstesna birikimini yok sayma gafleti içinde.
Bu uslupla bırakın başöğretmenliği, Doğuyu da Batıyı da bizden iyi bilen, bölgedeki politikalara derinlemesine nüfuz eden komşu aydınlarla karşılıklı bir insani diyalog bile gerçekleştiremeyeceğimiz çok açık.
| Değer | Artış | |
| Euro | 2,3110 | ![]() |
| Dolar | 1,8470 | ![]() |
| Altın | 93,4081 | ![]() |


































Uzayda artık özel sektör de var
İnönü Stadı'nda fetih coşkusu
















































RSS/XML
Sitene Ekle
Facebook
Twitter'da Paylaş
Mobil Versiyon