SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFAGÜNDEMPOLİTİKADÜNYAGÜNCELEKONOMİYAŞAMSPORÇEVİRİSAĞLIK5 SORUKÜLTÜREMLAKFOTOVİDEO

“Tek adam” sendromu

08.08.2010

Yavuz Bahadıroğlu

“Tek adam” olmak, insanın doğasında var…

Hele maddi yahut manevi, üst düzey bir makamdaysa, bu dürtü daha da artar…

Zaman içinde “isabet buyurdunuz efendim”cilerin de etkisiyle, müthiş bir enaniyete dönüşür ve kontrol edilemez seviyeye çıkar…
“Dediği dedik, çaldığı düdük” olur…
Artık o hayatın en önemli figürüdür: Kimsenin düşünemediğini düşündüğüne, kimsenin bilmediğini bildiğine, kimsenin yapamadığını yaptığına ve her kararında mutlaka isabet kaydettiğine inanır.
Varlığının partisine, cemaatine, cemiyetine “İlâhî bir ikram” olduğunu, kendisinin olmaması halinde hiçbir işin yürümeyeceğini düşünür: Bundan sonra da çevresinden “mutlak itaat” istemeye başlar…
Farklı düşünenleri, farklı inananları Alicengiz oyunlarıyla çevresinden uzaklaştırır, gerekirse yok eder…
Oysa kendini “vazgeçilemez” sanmak, siyasette olsun, cemaatte olsun, tarikatta olsun, bir “önder” için son derece büyük bir kusur ve çok tehlikeli bir süreçtir. Unutmayalım ki, tarih kendini “vazgeçilemez” zanneden insanların mezarlığıdır!
Vaktiyle biri hakkında bana “Yerini kaybetmemek için şeytanla bile işbirliği yapar” demişlerdi. Bunun ne anlama geldiğini şimdi çok iyi anlıyorum.
Etraf “şeytan işbirlikçileri”yle dolu!
Böyleleri sık hata yapar, kimse hatalarına “hata” diyemediği için de sürekli tekrarlar…
Sonunda hem kendi biter, hem de çevresini (partisini, cemaatini, cemiyetini, vs) bitirir.
Hz. Ömer bile böyle bir “varta”ya düşmemek için kendi kesesinden adam tutmuş, her gün ölümü hatırlatmasını emretmişti. İşte bu yüzden ümmet içinden, “Gerekirse seni kılıcımla doğrulturum” diyebilme yürekliliğini gösterenler çıkmıştı.
Osmanlı padişahları aynı yolu seçmiş, “tek adam”lığa kaymamak hususunda, ilim adamlarına kendilerini acımasızca tenkit hakkı tanımıştı.
İlk Bursa Kadısı Molla Fenari, bu yetkisini kullanarak şahitlik etmek üzere geldiği mahkemeden, “Terk-i cemaat bais-i cerh idüğün şuyu bulmağılen eday-ı şehadetün caiz değildür” (Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden şahitliğini kabul etmiyorum) diyerek, Yıldırım Bayezid’i mahkemeden kovmuş, Molla Gürani, Fatih Sultan Mehmed’i; iftarda, Bizans sarayında eline geçen altın tasları, tabakları, kaşıkları sofraya koyduğu için, “Ümmete haram olan Mehmed’e helal mıdır?” diye azarlamış, altın kap-kacak sofradan kalkmadan iftarını açmamıştı…
Yavuz Padişah’ın Şeyhülislâmı Zembilli Ali Cemali Efendi ise hışımla huzura girerek yanlış bir fermanını geri aldırmak için, hakkında “hâl” (tahttan indirmek) fetvası vermekle Padişah’ı tehdit etmişti.
Osmanlı’yı kısa süre içinde zirveye taşıyan olgu, padişahların ve sair yöneticilerin “tek adam”lığa heveslenmemeleridir…
Bu durum “hata”yı asgârî seviyeye indirmiş, “ehil” olanlar yönetimde kendilerine rahatlıkla yer bulabilmiş, sürtüşme, çekişme ve hasedin önü bu sayede alınmıştır.
Osmanlı yönetim şemasında belirleyici olan şahıslar değil, ilim ve irfan ehliyle yapılan “meşveret”lerdir. Osmanlı yönetim şemasında bugünkü anlamda bir meclis olmadığı halde, özgürce fikir beyanı sayesinde bu açık kapatılmış, “tek adam”ların kaçınılmaz olarak düşecekleri hatalardan ve hataların getireceği arızalardan devlet korunmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman devrinden son bir örnek...
Bir Cuma günü, Ayasofya Camii... Padişah “Hünkâr Mahfili”ndeki yerini almış, parmaklıkların arkasından hutbeyi dinliyor…
Ayasofya Camii Baş İmamı, zaman zaman yükselip sertleşen sesiyle Padişah’ı eleştiriyor:
“Bre, ne günlere kaldık! Koskoca Devlet-i Âli Osman’ın hac farizamızı emniyetle yapmamıza imkân verecek tedbirler alamaz vaziyete düşmesi ne hicrandır...”
Padişah ve yanındaki üst düzey yetkililer sessizce dinliyorlar…
“Gemilerle hacca giden Müslümanlar, Malta keferesi (Malta şövalyeleri) tarafından cebren durdurulmakta ve soyulmaktadır. İllâ velâkin Padişah efendimizin umurunda değil. Kos koca Osmanlı, ömrü uzun olası Padişahımızın devr-i saltanatında acze düşmüş da ikibuçuk çapaçulun hakkından gelemez mi olmuş?..”
Sözün burasında gözlerini Hünkâr Mahfili’ne dikiyor: “Şimdiki halde, yol emniyeti olmadığı içün, Ümmet-i Muhammed’e hac farz değildür. Gayrisini padişahumuz bilur.”
İşte bunun üzerine Malta kuşatılarak hakkından gelinmiş, hac yolu emniyete kavuşturulmuştur.
Uzun söze ne hacet? Gerek Dört Halife Devri, gerekse Selçuklu ve Osmanlı tarihi benzer örneklerle doludur. Fakat tarih sadece ders almayı bilenlere ibret dersi verir. Kendilerinde “farklı” kuvvetler ve meziyetler vehmeden “tek adam”lar için bir şey ifade etmez.
Sözü herhangi bir siyasi lidere yahut cemaat önderine getireceğimi zannedenlerin beklentilerini boşa çıkardığım için üzgünüm. İzninizle soyutta kalmayı tercih edeceğim. Zira amacım ne dünyaya düzen vermek, ne de herhangi bir lideri düzeltmeye çalışmaktır. Amacım sadece yaygın bir “arıza”ya dikkat çekmekten ibarettir.


Bu sitede yayınlanan tüm materyallerin telif hakları Vakit Gazetesi'ne aittir. Görüş ve önerilerinizi [email protected] adresine bildirebilirsiniz.

Bahçe - Tatil






    YORUM YAZ

YORUMLAR

Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
SON YORUMLANANLAR