26 Mayıs 2012 Cumartesi
![]() |
Pakistan Nereye Gidiyor?
rasidgannusi
Batılı güçlerin yararına olan ölçüsüz uluslar arası güç dengesinin, siyasi İslam birlikteliğinin son şeklini parçalamayı ve bu birlikteliği -güç kazançlarının önüne kırmızı çizgiler çizilerek- onlarca zayıf ülkeye çevirmeyi başarmasına rağmen parçalanan ülkelerden bazıları, büyük şeytanların çekişmelerle meşgul olduğu özel şartların gölgesinde bu durumdan kurtulmayı ve kırmızı çizgileri aşmayı başarmıştır.
19. yüzyılda Muhammed Ali’nin Mısır’ı uluslararası çekişmeleri kullanarak bunu yapmaya çalışmıştır ancak ona karşı tuzaklarını kurmuş ve bu çalışmayı başarısız kılmışlardır. Aynı durum soğuk savaş döneminde Abdunnasır’la da tekrar etmiş ama yine büyük güçler bu çabanın üzerine çullanmış ve onu yok etmiştir. Buna benzer şartlarda İran da kurtulmayı başardı. Tabiiyet iktidarını diskalifiye etti ve güç ile büyüklük unsurlarını kazanma hırsıyla dolu bir iktidar getirdi. Baas liderliğinde olan ve Arap petrolüyle finanse edilen en modern ekipmanı eline vererek Arap rejimini bu durumu sonlandırmaya sevk ettiler.
Irak Baas’ı, bölge halkı için zayıflığının devam etmesi, kaynaklarının kullanılması ve Siyonist üstünlüğünün devam etmesi için çizilen kırmızı çizgileri aşan ilmi bir ilerleme kaydetmek için şartlardan faydalanmaya çalıştı. Ancak görevini yerine getirmesiyle birlikte İran’ı zayıf düşürüp bölgede mezhep kanserinin patlamasına sebep olduktan sonra ona sırt çevirdiler ve verilen imkanlardan mahrum bıraktılar. Bu durumdan kurtulmaya çalıştı. Tuzaklarını kurdular, onu ezdiler ve kutsal ateşi çalmaya yeltenen kişiye ibret olsun diye ülkeyi paramparça ettiler, müze ve kütüphanelere bile saygı göstermediler.
İran’a gelince onu zayıf düşürmekle yetinmeyip ağır bir ambargo uyguladılar ve barışçıl amaçlarla da olsa bilgi ve nükleer teknoloji elde etme isteğini felce uğratmak için kesintisiz bir gözetlemeye tabi tuttular. Sanki nükleer silahın yayılmasını gözlemleyen Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı İslam ülkelerini bu teknolojiyi kazanmaktan alıkoymak için kurulmuş gibiydi.
Devler kulübü hâlâ başının üzerine tehdit kılıcını koyarak ve Irak tecrübesinin tekrarı gözdağını vererek onu boğmaya devam ediyor. Son günlerde olduğu gibi toplumsal, siyasi ve etnik yapısında gedikler bulup bunları patlatmaya çalışıyor. Müttefik olmasına rağmen Pakistan’da da aynı durum tekrar edecek mi?
1-Hint alt kıtasından çekilme anlaşmaları kapsamında sömürgeci İngiltere ülkeden ayrılmadan evvel, kıtayı alttan kazmaya ve yüzlerce sene olduğu gibi İslamın yeniden bu kıtada hakim olmaması için İslam karşısında kan ve nefretle dolu hendekler açmaya başladı. Nihayetinde sorunlu bir sezaryenle Pakistan devleti doğdu. Soğuk savaş döneminde Hindistan sosyalist yöntemle Bağlantısızlar kampına liderlik etti. Hint üstünlüğüyle tehdit edilen Pakistan Batı kampının yanında yer aldı. Bu nedenle aralarında acımasız savaşlar oldu ve bu savaşlar her iki ülkeyi de silahlanma yarışında yol almak için bütün imkanlarını kullanmaya sevk etti. Bunun neticesinde ikisi de nükleer teknolojilerini geliştirmeye yöneldiler ve kısa süre sonra eş zamanlı olarak ilk patlamalarını gerçekleştirdiler.
Fakir ülke Pakistan’ın lideri Ali Butto’nun Hindistan’ın meydan okumasına karşı koyma hırsı “Ot da yesek nükleer güce sahip olmaktan geri adım atmayacağız” diyecek noktaya kadar vardı. Bu gelişme, yalnız bir İslam ülkesini Batı ülkeleri tarafından rağbet gören yasaklı nükleer bölgeye dahil etmedi. Ancak soğuk savaş dönemi küresel çatışma merkezinden (Arap-İsrail çatışması) uzakta geçti. İstemeyerek de olsa buna tolerans gösterildi.
Fakat durum ilk önce soğuk savaş döneminin bitmesiyle değişti. Savaşın bitmesi Batı’nın Hindistan’daki çıkarlarını artık çok fazla ihtiyaç duyulmayan eski müttefikiyle (Pakistan) olan çıkarlarından daha önemli hale getirdi. Bu durum, onun sahip olduğu nükleer silah üzerindeki stratejik örtünün kaldırılmasına sebep oldu. Hatta Bush Hindistan’a karşı duyduğu hayranlığı dile getirmekte tereddüt etmedi ve nükleer programını geliştirmede ona yardım etmek için anlaşmalar yaptı. Öte yandan Afganistan savaşının arka bahçesi olan Pakistan’a düzenlediği ziyaretler soğuk ve sönük geçti.
İkinci sebep, Pakistan nükleer projesinin babası Abdülkadir Han’ın nükleer bilgileri İslam ülkelerine sızdırdığı yönünde yayılan haberlerdi. Üçüncüsü; Amerika’daki bazı çevrelerce Pakistan istihbaratının Taliban’la anlaşmaya vardığının gündeme getirilmesiydi.
2-11 Eylül Pakistan için felaket oldu. Bu yıkıcı depremin üzerinden iki ay geçmeden 11 Eylül olaylarını üstlenen el-Kaide unsurlarını barındırdığı gerekçesiyle halkının başına çöreklenen ilk ülke bir İslam ülkesi olan Afganistan oldu. Taliban devleti bu çirkin olay ve onun faillerinden kendisini aklayacak yerde onlara yataklık yaptı. Belayı hem kendi ülkesine ve halkına hem de el-Kaide’yle ilişkisi olduğu gerekçesiyle Irak’tan başlayarak başka İslam ülkelerine çekmiş oldu. Bu durum önceden hazırlanmış olan planın uygulamaya konulmasına yol açtı: Yeni yüzyılda Amerikan hegemonyası. Bu plan, ateşlenmek için yıldırım düşmesini bekliyordu. Ahmaklık istenileni sunmaya gönüllü oldu.
İş, iki Müslüman ülkenin 2 seneden kısa bir zamanda düşürülmesi, toplumsal dokularının parçalanması ve iç savaşa sürüklenmeleriyle sınırlı kalmadı. Hatta üçüncü İslam ülkesi Pakistan’ında düşürülmesi için geri sayımın başladığı görünüyor.
Bu yolculuk, 11 Eylül sabahı Taliban hükümetinin misafiri olan el-Kaide liderliğinin kahramanlığının kabul edilmesi ve ev sahibi devletin failleri teslim etmeyi reddetmesiyle başladı. Buna verilen hızlı tepki, itaat etmediği takdirde işgal edilmekle tehdit edilmesi oldu. Afganistan işgali Pakistan’dan daha geniş ve önemli bir politika değildi. Darbeci General Müşerref hükümeti, Amerikan siyasi ve askeri liderliğindeki en üst düzey şahsiyetler tarafından ziyaret edildi ve sınırlarını işgal ordularının lojistik üs ve geçişlerine açmadığı takdirde yıkım ve cezayla tehdit edildi. Müşerref özellikle de Hintli rakibinin hizmete hazır olmasıyla kendisini kötü bir durumda buldu. Nükleer silah ülkeyi bütün tehditlerden koruması için kullanılacağı yerde şantaj yapılan bir kaynağa dönüştü. Bu silahın korunması için tavizler verilmesi istendi.
Pakistan liderliği, daha az zarar vereceği ve belki de ülke teknik-mali yardımlar ve imtiyazlar kazanır düşüncesiyle buna razı oldu. Böylece ülke kendisini Amerika’nın bitmek tükenmek bilmeyen labirentleri, kısıtlamaları ve kargaşalarının içinde buldu: Amerika terörizme karşı verdiği savaşta onun havaalanını, toprağı, hava sahası ve yollarını Amerikan-Batı stratejisine boyun eğdirdi.
Bush Irak’ı terörizme açtığı savaşın temel sahası olarak kabul etti. Ancak onun halefi Irak savaşının zorunlu olmadığını düşündü. Zorunlu savaş el-Kaide liderlerinin sığınağı olan Afganistan’a açılan savaştı. Bu nedenle Pakistan’a yapılan baskı ve Taliban’a karşı verilen savaşta yeteri kadar çaba sarf etmediği yönünde ordusuna yapılan suçlamalar arttı.
Pakistan’ın savaştaki askeri katkısı gizli başladı –bu katkılar sadece kolaylaştırmalardan ibarettir- ve bölgede yüzyıllardır yaygın bir şekilde varolan sivil dini okullar suçlamalara maruz kalınca kültürel baskı şeklinde kendini gösterdi. Bu okullar dini enstitülerle değil terörizmle ilişkilendirildi. Bu durum devleti yüzlerce medreseyi kapatıp öğrenci ve öğretmenleri dağıtarak müdahale etmeye sevk etti. Bu müdahale kendini en bariz olarak başkent İslamabad’daki Kızıl Cami’e yapılan saldırıda hissettirdi. Bu saldırıda öğrenciler öldü ve dini kaynaklar yok edildi. Bu olayın dini enstitüler ağı ve öğrencilerinin galeyana gelmesinde etkisi oldu. Bu kişiler Amerika’nın, el-Kaide ve Taliban unsurlarına yataklık ettiği suçlamasıyla aşiret bölgelerine yaptığı saldırıların etkisiyle harekete geçti. Bu saldırılar çoğu zaman elverişsiz coğrafi bölgelerde el-Kaide ya da Taliban unsurlarını arayan pilotsuz uçaklar tarafından düzenlenen gelişigüzel saldırılardı. Bu durum tarih boyunca hiçbir merkezi yönetime boyun eğmeye alışmamış aksine işleri aşiret sistemiyle idare edilmiş ve neredeyse devlet diye bir şeyin varlığını hissetmeyen ancak devletle olan bağlantıları aşiret liderlerinin ördüğü hassas bağlarla sağlanan yerlilerin kalplerinde öfkeyi tutuşturdu.
Tüm bu etkileşim Pakistan Taliban’ını doğurdu. Devlete ve orduya duyulan kin ve intikam hissi -bu ordu ülkenin ve onun bakiliğinin omurgası ve ulusal bir ordu olmasına rağmen- etkisini iyice göstermeye başladı.
Aynı zamanda bu ordu ve onun istihbaratı koalisyon tarafından hareketsizlik, sorumluluklarını yerine getirmeme ve hatta gizli anlaşmalarla suçlandı. Hatta hükümet devletin meşruluğunu tanıma ve aşiretlerin barışı sağlamaları karşılığında aşiret bölgeleriyle uzlaşma sağladığında –bu anlaşmaya göre hükümet aşiretlerin şeriata göre hüküm vermelerini kabul etti- Batı medyasında ve İslama karşı olan radikal ideolojik kurumlarda kıyamet koptu. Bu kurumlar ve medya Batı koalisyonundaki siyasi karar alıcılara baskı uyguladı ve bunlar da zayıf Pakistan hükümetini baskı altına aldılar. Hükümet de anlaşmadan vazgeçti, öfke kazanları yeniden kaynamaya ve insanların başlarına ateş yağmaya başladı.
Taliban ya da el-Kaide unsurunun arandığı bu rasgele ve yıkıcı saldırılardan okullar, düğün törenleri, mescitler ve pazarlar da nasibini aldı. Bu durum koalisyona, devlete ve ordusuna duyulan öfkeyi ikiye katladı. Ülke bir iç savaşın içinde girdi ve bu savaşla birlikte ordunun güvenilirliği de med cezir halini aldı. Özellikle komuta ve eğitim merkezleri artık sadece aşiret bölgeleriyle sınırlı bölgesel bir hareket olmanın ötesine geçen hatta içlerinde Pencap gibi en büyük ve zengin, yönetim liderleri ile elitlerin bulunduğu bölgelerde yaşayanların eliyle her yeri vurabilen bir hareket haline gelen Taliban’ın hedefi haline geldi. Bu ise ordunun ilk defa olarak Amerika’nın baskılarıyla halkının büyük bir kısmıyla kapsamlı bir savaşa girdiği ülkenin geleceği üzerinde esaslı bir tehlikeye dönüştü. Amerika’nın yaptığı baskılar Kongre’ye, terörizmle savaştaki çabalarına katkı sağlama kapsamında Pakistan’a sunacağı mali yardımı denetleyecek bir kanun tasarısı sunma derecesine kadar vardı. ( Yardımların yapılması hakkında beliren şüphelerin arka planı budur.) Devletin en hususi alanlarına ve egemenlik unsurlarına müdahale etme isteğinin anlamı ordusudur.
Tarihinde ilk feda olarak ülkeyi halkına karşı bir savaşa sürüklemeleri onlara yetmedi, iç işlerine de burunlarını soktular. Bu işin, nükleer silahın ülkedeki her şeye el atan terörizmin eline düşmesine engel olma bahanesiyle ülkedeki nükleer silah deposuna el koymalarıyla sonlanması uzak bir ihtimal değil.
Böylece 11 Eylül olaylarının üzerinden 8 sene geçmeden 3. İslam ülkesi olan nükleer silah sahibi tek İslam ülkesi, sivil savaşa girerek çöküşün eşiğine geldi. Ordu her gün, baskılara boyun eğerek halkına karşı gelişigüzel bombalamalarda Amerika ve İsrail’in tekniklerini kullanarak kazandığı zaferleri ilan etmekten kaçınmaz oldu. Bu işin sonu nereye varacak?
1-Bizim kanaatimizce bugün Pakistan’da asıl hedeflenen şey, soğuk savaş koşullarından onu kurtaran nükleer projesidir. Terörizmle savaş başlığı altında İslama karşı verilen küresel savaşa doğrudan katılması ve müttefik olması onu kurtarmadı. Çünkü bir İslam ülkesinin, ona çıkarlarını savunma ve tehditlere meydan okumasını sağlayacak caydırıcı dengeyi kuracağı teknoloji ve bilgilere sahip olmada belirli sınırları aşması yasaktır. Pakistan’ın karşılaştığı İran, Irak, Muhammed Ali Mısır’ı ve Abdunnasır Mısır’ının karşılaştığından farklı değildir.
2-Batı ilah ya da kader değildir. Korkunç bilgi ve teknik üstünlüğüne rağmen onun İslam dünyasında ve ona açtığı savaşta çektiği sıkıntılar az değildir. Ancak İslami direnişin hırsı hiç bilinmedi. İşte burada direniş daha da hırslanıyor ve farklı şekillere bürünüyor. Hatta Batı’nın İslam’ın kalbine sapladığı hançerle (İsrail) mücadelede ilk hatta yer alanlar bile onun adına konuşuyorlar. Büyük Mücahit Raid Salah İsrail tankının karşısında durarak “Biz teslim olamayan bir milletiz. Ya ölürüz ya zafer kazanırız” diyor. Bu sözler ilahi mesajı izah ediyor: {Deki; bizim için iki iyilikten birini beklemiyor musunuz}Tevbe/52
3-Batı akılcılığı, adalet değerleri ve vicdanının sesi; fanatiklik mirası, hegemonyal Siyonist lobilerinin etkisi, banka simsarları ve silah tüccarlarına galip gelecektir. Goldstone raporu, ötekilerin yönettiği savaşların kurbanlarına karşı duyulan sempatide patlama olması ve onlara karşı duyulan öfke buna delildir. Bunun getirisi adalet ve eşit işbirliği üzerine kurulan uluslar arası ilişkiler yönünde ilerlemek olmuştur.
4-Şeytan evlerimize ancak ondaki gediklerden girer. {De ki; bu kendi kusurunuzdandır} Ali İmran/165 Bu gediklerden en önemlisi istibdat, otokrasi ve halkları haklarından mahrum etmedir. Bu durum dışarıyla mücadeleye girdiğinde lideri sırtını dayayacak bir şey bulamadığı bir duruma getirir. Halkı onun yok olmasını isteyecek seviyeye gelir hatta onu yok etmeye çalışır. Irak buna delildir.
İran tecrübesinde durum biraz farklıdır. Liderlik geniş halk kesimi üzerinde kurulmuş olsa da sivil ve silahlı gruplardan oluşan muhalif akım karşısında bir parça müsamaha göstermediği sürece bu genişlemenin devam etmeyeceği yönünde gerçek bir korku hakimdir. Bu grupların kini kendilerini kurban etme seviyesine varmıştır. Özetle hilafet ve halkların hususiyetlerine saygı duyan yarı özerk yönetim yerine Batı’dan bize tahrif edilmiş olarak ithal edilen ulus-devlet modeli ve merkezi hükümetin her geçen gün bir kusuru daha ortaya çıkmaktadır.
5-Bazı liderlerin, şerrinden kaçmak ve faydasından yaralanmak için Batı iradesine uyum sağlama hikmetine rağmen meydana gelen olaylar; gerçek hikmetin, tarihin tecrübesiyle etkileşim halinde vahiy potasında erimiş halkımızın vicdanına bağlanma ve gelecekle ilgili kararlarımıza tutunmak olduğuna tanıklık etmektedir. Suriye Amerika’nın Irak’a yaptığı savaşlarda, sınırlarını savaşçılara açmadığı sürece işgal edilmeyle tehdit edilen Pakistan’ınkine benzer bir durum gördü. Ancak o Pakistan liderliğinin aksine dudağını ısırdı ve kendini tehlikeye atarak boyun eğmeyi reddetti. Esed’in “Anladık ki; Amerikan iradesine muhalif olmanın masrafı uyum sağlamanın masrafından daha azdır” sözleri tecrübeyle sabit oldu.
6-İslam dünyası artan bir İslami uyanış denizinde cihat çağrısı ve şiddetle dalgalanıyor. Ama bu uyanış yakıp yıkması mümkün olduğu gibi aydınlatması ve faydalı olması da mümkün olan dev bir enerjidir. Bilim adamlarımızın uygun tarlalara cihat çeşitlerini ekme hikmeti tecrübeyle sabit oldu. Fiili cihadı dışarıdan gelen saldırıları ümmetten bertaraf etmeyle sınırlandırdılar. Cihadın bu alandaki etkinliği büyüktü ve hâlâ da büyüktür. Küstah saldırganları ellerinde kalan son kırıntıları da kaybetmiş bir şekilde gerisin geriye döndürmüştür. {O topluluk yenilecek ve dönüp kaçacaklardır}Kamer/45
Savaşçı cihat enersini ümmet içindeki çürümüşlüğü ıslah etme ve ne kadar büyümüş olursa olsun haksızlık ve zulme karşı durmanın aracı olarak kullanmanın ise verimli olmadığı hatta -özellikle de dışardan destekli büyük araçlara egemen merkezi bir yönetim varken- acı sonuçlar doğurduğu ispatlanmıştır. Bu, birçok cihat grubunu; yanlışını ve dindeki fıkıh anlayışının sapkın olduğunu itiraf ettiği cesur değerlendirmelere sevk etti. Gerçekte ise bu gruplar köklü rejimlere karşı cihat ilan ettiği gün belayı hem kendilerinin hem de insanların başına sarmış oldular. Teröre meydan okuma bahanesiyle insanlara hükmeden, baskı oluşturan ve mallarına musallat olan güçlerin ve tiranların değirmenine su taşımış oldular.
Bizim kanaatimizce; İslami grupların cihat adıyla yaptıkları eylemler meşru ve faydalı değildir. Afganistan Taliban’ı, kazandığı zaferde ve el-Kaide’yi bırakmasının şartı olarak Batı ittifakını çözüm arayışına girmeye mecbur etmede çok şanslıydı. Ancak Pakistan Taliban’ının orduya karşı zafer kazanma şansı çok zayıf. Ya da Somali örneğinde olduğu gibi durum devletin yok olmasına kadar gidebilir. Güçlü bir ordu varken bunun olması da uzak bir ihtimal.
Cundullah gibi, yabancıların planlarının yakıtları olarak kullanılan grupların şansı ise daha az. İç ıslah için sivil eylemden başka yol yoktur. {Hikmet ve güzel öğütle} Nahl/125
* Raşid Gannuşi'nin bu analizi Gülşen Topçu tarafından İsra Haber için tercüme edildi.
19. yüzyılda Muhammed Ali’nin Mısır’ı uluslararası çekişmeleri kullanarak bunu yapmaya çalışmıştır ancak ona karşı tuzaklarını kurmuş ve bu çalışmayı başarısız kılmışlardır. Aynı durum soğuk savaş döneminde Abdunnasır’la da tekrar etmiş ama yine büyük güçler bu çabanın üzerine çullanmış ve onu yok etmiştir. Buna benzer şartlarda İran da kurtulmayı başardı. Tabiiyet iktidarını diskalifiye etti ve güç ile büyüklük unsurlarını kazanma hırsıyla dolu bir iktidar getirdi. Baas liderliğinde olan ve Arap petrolüyle finanse edilen en modern ekipmanı eline vererek Arap rejimini bu durumu sonlandırmaya sevk ettiler.
Irak Baas’ı, bölge halkı için zayıflığının devam etmesi, kaynaklarının kullanılması ve Siyonist üstünlüğünün devam etmesi için çizilen kırmızı çizgileri aşan ilmi bir ilerleme kaydetmek için şartlardan faydalanmaya çalıştı. Ancak görevini yerine getirmesiyle birlikte İran’ı zayıf düşürüp bölgede mezhep kanserinin patlamasına sebep olduktan sonra ona sırt çevirdiler ve verilen imkanlardan mahrum bıraktılar. Bu durumdan kurtulmaya çalıştı. Tuzaklarını kurdular, onu ezdiler ve kutsal ateşi çalmaya yeltenen kişiye ibret olsun diye ülkeyi paramparça ettiler, müze ve kütüphanelere bile saygı göstermediler.
İran’a gelince onu zayıf düşürmekle yetinmeyip ağır bir ambargo uyguladılar ve barışçıl amaçlarla da olsa bilgi ve nükleer teknoloji elde etme isteğini felce uğratmak için kesintisiz bir gözetlemeye tabi tuttular. Sanki nükleer silahın yayılmasını gözlemleyen Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı İslam ülkelerini bu teknolojiyi kazanmaktan alıkoymak için kurulmuş gibiydi.
Devler kulübü hâlâ başının üzerine tehdit kılıcını koyarak ve Irak tecrübesinin tekrarı gözdağını vererek onu boğmaya devam ediyor. Son günlerde olduğu gibi toplumsal, siyasi ve etnik yapısında gedikler bulup bunları patlatmaya çalışıyor. Müttefik olmasına rağmen Pakistan’da da aynı durum tekrar edecek mi?
1-Hint alt kıtasından çekilme anlaşmaları kapsamında sömürgeci İngiltere ülkeden ayrılmadan evvel, kıtayı alttan kazmaya ve yüzlerce sene olduğu gibi İslamın yeniden bu kıtada hakim olmaması için İslam karşısında kan ve nefretle dolu hendekler açmaya başladı. Nihayetinde sorunlu bir sezaryenle Pakistan devleti doğdu. Soğuk savaş döneminde Hindistan sosyalist yöntemle Bağlantısızlar kampına liderlik etti. Hint üstünlüğüyle tehdit edilen Pakistan Batı kampının yanında yer aldı. Bu nedenle aralarında acımasız savaşlar oldu ve bu savaşlar her iki ülkeyi de silahlanma yarışında yol almak için bütün imkanlarını kullanmaya sevk etti. Bunun neticesinde ikisi de nükleer teknolojilerini geliştirmeye yöneldiler ve kısa süre sonra eş zamanlı olarak ilk patlamalarını gerçekleştirdiler.
Fakir ülke Pakistan’ın lideri Ali Butto’nun Hindistan’ın meydan okumasına karşı koyma hırsı “Ot da yesek nükleer güce sahip olmaktan geri adım atmayacağız” diyecek noktaya kadar vardı. Bu gelişme, yalnız bir İslam ülkesini Batı ülkeleri tarafından rağbet gören yasaklı nükleer bölgeye dahil etmedi. Ancak soğuk savaş dönemi küresel çatışma merkezinden (Arap-İsrail çatışması) uzakta geçti. İstemeyerek de olsa buna tolerans gösterildi.
Fakat durum ilk önce soğuk savaş döneminin bitmesiyle değişti. Savaşın bitmesi Batı’nın Hindistan’daki çıkarlarını artık çok fazla ihtiyaç duyulmayan eski müttefikiyle (Pakistan) olan çıkarlarından daha önemli hale getirdi. Bu durum, onun sahip olduğu nükleer silah üzerindeki stratejik örtünün kaldırılmasına sebep oldu. Hatta Bush Hindistan’a karşı duyduğu hayranlığı dile getirmekte tereddüt etmedi ve nükleer programını geliştirmede ona yardım etmek için anlaşmalar yaptı. Öte yandan Afganistan savaşının arka bahçesi olan Pakistan’a düzenlediği ziyaretler soğuk ve sönük geçti.
İkinci sebep, Pakistan nükleer projesinin babası Abdülkadir Han’ın nükleer bilgileri İslam ülkelerine sızdırdığı yönünde yayılan haberlerdi. Üçüncüsü; Amerika’daki bazı çevrelerce Pakistan istihbaratının Taliban’la anlaşmaya vardığının gündeme getirilmesiydi.
2-11 Eylül Pakistan için felaket oldu. Bu yıkıcı depremin üzerinden iki ay geçmeden 11 Eylül olaylarını üstlenen el-Kaide unsurlarını barındırdığı gerekçesiyle halkının başına çöreklenen ilk ülke bir İslam ülkesi olan Afganistan oldu. Taliban devleti bu çirkin olay ve onun faillerinden kendisini aklayacak yerde onlara yataklık yaptı. Belayı hem kendi ülkesine ve halkına hem de el-Kaide’yle ilişkisi olduğu gerekçesiyle Irak’tan başlayarak başka İslam ülkelerine çekmiş oldu. Bu durum önceden hazırlanmış olan planın uygulamaya konulmasına yol açtı: Yeni yüzyılda Amerikan hegemonyası. Bu plan, ateşlenmek için yıldırım düşmesini bekliyordu. Ahmaklık istenileni sunmaya gönüllü oldu.
İş, iki Müslüman ülkenin 2 seneden kısa bir zamanda düşürülmesi, toplumsal dokularının parçalanması ve iç savaşa sürüklenmeleriyle sınırlı kalmadı. Hatta üçüncü İslam ülkesi Pakistan’ında düşürülmesi için geri sayımın başladığı görünüyor.
Bu yolculuk, 11 Eylül sabahı Taliban hükümetinin misafiri olan el-Kaide liderliğinin kahramanlığının kabul edilmesi ve ev sahibi devletin failleri teslim etmeyi reddetmesiyle başladı. Buna verilen hızlı tepki, itaat etmediği takdirde işgal edilmekle tehdit edilmesi oldu. Afganistan işgali Pakistan’dan daha geniş ve önemli bir politika değildi. Darbeci General Müşerref hükümeti, Amerikan siyasi ve askeri liderliğindeki en üst düzey şahsiyetler tarafından ziyaret edildi ve sınırlarını işgal ordularının lojistik üs ve geçişlerine açmadığı takdirde yıkım ve cezayla tehdit edildi. Müşerref özellikle de Hintli rakibinin hizmete hazır olmasıyla kendisini kötü bir durumda buldu. Nükleer silah ülkeyi bütün tehditlerden koruması için kullanılacağı yerde şantaj yapılan bir kaynağa dönüştü. Bu silahın korunması için tavizler verilmesi istendi.
Pakistan liderliği, daha az zarar vereceği ve belki de ülke teknik-mali yardımlar ve imtiyazlar kazanır düşüncesiyle buna razı oldu. Böylece ülke kendisini Amerika’nın bitmek tükenmek bilmeyen labirentleri, kısıtlamaları ve kargaşalarının içinde buldu: Amerika terörizme karşı verdiği savaşta onun havaalanını, toprağı, hava sahası ve yollarını Amerikan-Batı stratejisine boyun eğdirdi.
Bush Irak’ı terörizme açtığı savaşın temel sahası olarak kabul etti. Ancak onun halefi Irak savaşının zorunlu olmadığını düşündü. Zorunlu savaş el-Kaide liderlerinin sığınağı olan Afganistan’a açılan savaştı. Bu nedenle Pakistan’a yapılan baskı ve Taliban’a karşı verilen savaşta yeteri kadar çaba sarf etmediği yönünde ordusuna yapılan suçlamalar arttı.
Pakistan’ın savaştaki askeri katkısı gizli başladı –bu katkılar sadece kolaylaştırmalardan ibarettir- ve bölgede yüzyıllardır yaygın bir şekilde varolan sivil dini okullar suçlamalara maruz kalınca kültürel baskı şeklinde kendini gösterdi. Bu okullar dini enstitülerle değil terörizmle ilişkilendirildi. Bu durum devleti yüzlerce medreseyi kapatıp öğrenci ve öğretmenleri dağıtarak müdahale etmeye sevk etti. Bu müdahale kendini en bariz olarak başkent İslamabad’daki Kızıl Cami’e yapılan saldırıda hissettirdi. Bu saldırıda öğrenciler öldü ve dini kaynaklar yok edildi. Bu olayın dini enstitüler ağı ve öğrencilerinin galeyana gelmesinde etkisi oldu. Bu kişiler Amerika’nın, el-Kaide ve Taliban unsurlarına yataklık ettiği suçlamasıyla aşiret bölgelerine yaptığı saldırıların etkisiyle harekete geçti. Bu saldırılar çoğu zaman elverişsiz coğrafi bölgelerde el-Kaide ya da Taliban unsurlarını arayan pilotsuz uçaklar tarafından düzenlenen gelişigüzel saldırılardı. Bu durum tarih boyunca hiçbir merkezi yönetime boyun eğmeye alışmamış aksine işleri aşiret sistemiyle idare edilmiş ve neredeyse devlet diye bir şeyin varlığını hissetmeyen ancak devletle olan bağlantıları aşiret liderlerinin ördüğü hassas bağlarla sağlanan yerlilerin kalplerinde öfkeyi tutuşturdu.
Tüm bu etkileşim Pakistan Taliban’ını doğurdu. Devlete ve orduya duyulan kin ve intikam hissi -bu ordu ülkenin ve onun bakiliğinin omurgası ve ulusal bir ordu olmasına rağmen- etkisini iyice göstermeye başladı.
Aynı zamanda bu ordu ve onun istihbaratı koalisyon tarafından hareketsizlik, sorumluluklarını yerine getirmeme ve hatta gizli anlaşmalarla suçlandı. Hatta hükümet devletin meşruluğunu tanıma ve aşiretlerin barışı sağlamaları karşılığında aşiret bölgeleriyle uzlaşma sağladığında –bu anlaşmaya göre hükümet aşiretlerin şeriata göre hüküm vermelerini kabul etti- Batı medyasında ve İslama karşı olan radikal ideolojik kurumlarda kıyamet koptu. Bu kurumlar ve medya Batı koalisyonundaki siyasi karar alıcılara baskı uyguladı ve bunlar da zayıf Pakistan hükümetini baskı altına aldılar. Hükümet de anlaşmadan vazgeçti, öfke kazanları yeniden kaynamaya ve insanların başlarına ateş yağmaya başladı.
Taliban ya da el-Kaide unsurunun arandığı bu rasgele ve yıkıcı saldırılardan okullar, düğün törenleri, mescitler ve pazarlar da nasibini aldı. Bu durum koalisyona, devlete ve ordusuna duyulan öfkeyi ikiye katladı. Ülke bir iç savaşın içinde girdi ve bu savaşla birlikte ordunun güvenilirliği de med cezir halini aldı. Özellikle komuta ve eğitim merkezleri artık sadece aşiret bölgeleriyle sınırlı bölgesel bir hareket olmanın ötesine geçen hatta içlerinde Pencap gibi en büyük ve zengin, yönetim liderleri ile elitlerin bulunduğu bölgelerde yaşayanların eliyle her yeri vurabilen bir hareket haline gelen Taliban’ın hedefi haline geldi. Bu ise ordunun ilk defa olarak Amerika’nın baskılarıyla halkının büyük bir kısmıyla kapsamlı bir savaşa girdiği ülkenin geleceği üzerinde esaslı bir tehlikeye dönüştü. Amerika’nın yaptığı baskılar Kongre’ye, terörizmle savaştaki çabalarına katkı sağlama kapsamında Pakistan’a sunacağı mali yardımı denetleyecek bir kanun tasarısı sunma derecesine kadar vardı. ( Yardımların yapılması hakkında beliren şüphelerin arka planı budur.) Devletin en hususi alanlarına ve egemenlik unsurlarına müdahale etme isteğinin anlamı ordusudur.
Tarihinde ilk feda olarak ülkeyi halkına karşı bir savaşa sürüklemeleri onlara yetmedi, iç işlerine de burunlarını soktular. Bu işin, nükleer silahın ülkedeki her şeye el atan terörizmin eline düşmesine engel olma bahanesiyle ülkedeki nükleer silah deposuna el koymalarıyla sonlanması uzak bir ihtimal değil.
Böylece 11 Eylül olaylarının üzerinden 8 sene geçmeden 3. İslam ülkesi olan nükleer silah sahibi tek İslam ülkesi, sivil savaşa girerek çöküşün eşiğine geldi. Ordu her gün, baskılara boyun eğerek halkına karşı gelişigüzel bombalamalarda Amerika ve İsrail’in tekniklerini kullanarak kazandığı zaferleri ilan etmekten kaçınmaz oldu. Bu işin sonu nereye varacak?
1-Bizim kanaatimizce bugün Pakistan’da asıl hedeflenen şey, soğuk savaş koşullarından onu kurtaran nükleer projesidir. Terörizmle savaş başlığı altında İslama karşı verilen küresel savaşa doğrudan katılması ve müttefik olması onu kurtarmadı. Çünkü bir İslam ülkesinin, ona çıkarlarını savunma ve tehditlere meydan okumasını sağlayacak caydırıcı dengeyi kuracağı teknoloji ve bilgilere sahip olmada belirli sınırları aşması yasaktır. Pakistan’ın karşılaştığı İran, Irak, Muhammed Ali Mısır’ı ve Abdunnasır Mısır’ının karşılaştığından farklı değildir.
2-Batı ilah ya da kader değildir. Korkunç bilgi ve teknik üstünlüğüne rağmen onun İslam dünyasında ve ona açtığı savaşta çektiği sıkıntılar az değildir. Ancak İslami direnişin hırsı hiç bilinmedi. İşte burada direniş daha da hırslanıyor ve farklı şekillere bürünüyor. Hatta Batı’nın İslam’ın kalbine sapladığı hançerle (İsrail) mücadelede ilk hatta yer alanlar bile onun adına konuşuyorlar. Büyük Mücahit Raid Salah İsrail tankının karşısında durarak “Biz teslim olamayan bir milletiz. Ya ölürüz ya zafer kazanırız” diyor. Bu sözler ilahi mesajı izah ediyor: {Deki; bizim için iki iyilikten birini beklemiyor musunuz}Tevbe/52
3-Batı akılcılığı, adalet değerleri ve vicdanının sesi; fanatiklik mirası, hegemonyal Siyonist lobilerinin etkisi, banka simsarları ve silah tüccarlarına galip gelecektir. Goldstone raporu, ötekilerin yönettiği savaşların kurbanlarına karşı duyulan sempatide patlama olması ve onlara karşı duyulan öfke buna delildir. Bunun getirisi adalet ve eşit işbirliği üzerine kurulan uluslar arası ilişkiler yönünde ilerlemek olmuştur.
4-Şeytan evlerimize ancak ondaki gediklerden girer. {De ki; bu kendi kusurunuzdandır} Ali İmran/165 Bu gediklerden en önemlisi istibdat, otokrasi ve halkları haklarından mahrum etmedir. Bu durum dışarıyla mücadeleye girdiğinde lideri sırtını dayayacak bir şey bulamadığı bir duruma getirir. Halkı onun yok olmasını isteyecek seviyeye gelir hatta onu yok etmeye çalışır. Irak buna delildir.
İran tecrübesinde durum biraz farklıdır. Liderlik geniş halk kesimi üzerinde kurulmuş olsa da sivil ve silahlı gruplardan oluşan muhalif akım karşısında bir parça müsamaha göstermediği sürece bu genişlemenin devam etmeyeceği yönünde gerçek bir korku hakimdir. Bu grupların kini kendilerini kurban etme seviyesine varmıştır. Özetle hilafet ve halkların hususiyetlerine saygı duyan yarı özerk yönetim yerine Batı’dan bize tahrif edilmiş olarak ithal edilen ulus-devlet modeli ve merkezi hükümetin her geçen gün bir kusuru daha ortaya çıkmaktadır.
5-Bazı liderlerin, şerrinden kaçmak ve faydasından yaralanmak için Batı iradesine uyum sağlama hikmetine rağmen meydana gelen olaylar; gerçek hikmetin, tarihin tecrübesiyle etkileşim halinde vahiy potasında erimiş halkımızın vicdanına bağlanma ve gelecekle ilgili kararlarımıza tutunmak olduğuna tanıklık etmektedir. Suriye Amerika’nın Irak’a yaptığı savaşlarda, sınırlarını savaşçılara açmadığı sürece işgal edilmeyle tehdit edilen Pakistan’ınkine benzer bir durum gördü. Ancak o Pakistan liderliğinin aksine dudağını ısırdı ve kendini tehlikeye atarak boyun eğmeyi reddetti. Esed’in “Anladık ki; Amerikan iradesine muhalif olmanın masrafı uyum sağlamanın masrafından daha azdır” sözleri tecrübeyle sabit oldu.
6-İslam dünyası artan bir İslami uyanış denizinde cihat çağrısı ve şiddetle dalgalanıyor. Ama bu uyanış yakıp yıkması mümkün olduğu gibi aydınlatması ve faydalı olması da mümkün olan dev bir enerjidir. Bilim adamlarımızın uygun tarlalara cihat çeşitlerini ekme hikmeti tecrübeyle sabit oldu. Fiili cihadı dışarıdan gelen saldırıları ümmetten bertaraf etmeyle sınırlandırdılar. Cihadın bu alandaki etkinliği büyüktü ve hâlâ da büyüktür. Küstah saldırganları ellerinde kalan son kırıntıları da kaybetmiş bir şekilde gerisin geriye döndürmüştür. {O topluluk yenilecek ve dönüp kaçacaklardır}Kamer/45
Savaşçı cihat enersini ümmet içindeki çürümüşlüğü ıslah etme ve ne kadar büyümüş olursa olsun haksızlık ve zulme karşı durmanın aracı olarak kullanmanın ise verimli olmadığı hatta -özellikle de dışardan destekli büyük araçlara egemen merkezi bir yönetim varken- acı sonuçlar doğurduğu ispatlanmıştır. Bu, birçok cihat grubunu; yanlışını ve dindeki fıkıh anlayışının sapkın olduğunu itiraf ettiği cesur değerlendirmelere sevk etti. Gerçekte ise bu gruplar köklü rejimlere karşı cihat ilan ettiği gün belayı hem kendilerinin hem de insanların başına sarmış oldular. Teröre meydan okuma bahanesiyle insanlara hükmeden, baskı oluşturan ve mallarına musallat olan güçlerin ve tiranların değirmenine su taşımış oldular.
Bizim kanaatimizce; İslami grupların cihat adıyla yaptıkları eylemler meşru ve faydalı değildir. Afganistan Taliban’ı, kazandığı zaferde ve el-Kaide’yi bırakmasının şartı olarak Batı ittifakını çözüm arayışına girmeye mecbur etmede çok şanslıydı. Ancak Pakistan Taliban’ının orduya karşı zafer kazanma şansı çok zayıf. Ya da Somali örneğinde olduğu gibi durum devletin yok olmasına kadar gidebilir. Güçlü bir ordu varken bunun olması da uzak bir ihtimal.
Cundullah gibi, yabancıların planlarının yakıtları olarak kullanılan grupların şansı ise daha az. İç ıslah için sivil eylemden başka yol yoktur. {Hikmet ve güzel öğütle} Nahl/125
* Raşid Gannuşi'nin bu analizi Gülşen Topçu tarafından İsra Haber için tercüme edildi.
Onaylı yorum bulunamadı.
Foto
Video
Yazarlar
Alıntı
Çeviri
Piyasalar
| Değer | Artış | |
| Euro | 2,3075 | ![]() |
| Dolar | 1,8435 | ![]() |
| Altın | 92,7679 | ![]() |
Röportaj
Gazeteler
Facebook






























Vatikan gizli arşivleri
80 yaşındaki kadın havada dehşet saçtı
















































RSS/XML
Sitene Ekle
Facebook
Twitter'da Paylaş
Mobil Versiyon