Türk dış politikasının yönelimlerini ve pozisyonlarını savunmak bana düşmez elbette, bunun için koca bir bakanlık ve onun iyi eğitimli çalışanları var. Ama son günlerde Batı medyasında bizim Radikal’in dış yorum sayfasında yayımlamaya yetişemediğimiz kadar çoklukta yazı çıkıyor, Türkiye’yi ve onun dış politikasıyla hükümetini eleştiren.
Hükümetin Gazze saldırısı sonrası İsrail’e karşı aldığı tutum, bu tutuma eşlik eden İran’ı ve Suriye’yi uluslararası sisteme yeniden entegre etme çabaları, Sudan’ın soykırımla suçlanan liderinin Türkiye’de yönetim tarafından açıkça savunulması...
Bunların üst üste gelmesi Batı medyasına Türkiye’nin temel yöneliminin değişip değişmediği sorusunu sorduruyor. Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı düne kadar yere göğe sığdıramayan, gelmiş geçmiş en büyük reformcu olarak öven Batı gazeteleri (ki bunlara saygın The New York Times, The Washington Post, The Wall Street Journal, The Economist, The Guardian da dahil) şimdi aynı Erdoğan’ı sadece Türkiye’yi Batı’dan kopartıp Doğu’ya yönelten kişi olarak değil, otoriter bir demokrasi kuran, Doğan Grubu üzerinde bu grubu susturmaya yönelik baskı oluşturan, Ergenekon davasıyla bütün muhaliflerini sindiren kişi olarak da gösteriyorlar.
Nereden nereye... Bu kadar hızlı değişim, bizim gibi bir uçtan bir uca bir gecede geçen gazetelere sahip bir ülke medyası için bile şaşırtıcı.
Batılı gazeteler ansızın Türkiye’deki iktidar partisini ‘islamcı’ olarak adlandırmaya yeniden başladılar ve daha önce eski komünist muamelesi yaptıkları ‘laik kesimleri’ ise hafiften haklı bulur tarzda yazılar yayımlamaya başladılar.
Ne oluyor?
Olan basitçe şu: Türk hükümeti, son dönem politikalarıyla, özellikle de dış politika uygulamalarıyla Batılı hükümetleri ve o hükümetler üzerinde etkili baskı gruplarını rahatsız etmiş anlaşılan. Batı derken de en çok Amerika’yı kastettiğim açık.
Medyaya yansıyan o rahatsızlığın kibar ifadeleri.
Dış politikada kendi bildiğini okuma, belli bir yörüngede kalmak yerine daha bağımsız hareket etme hali, Türkiye’de hep sonuçlar yaratmış bir şeydir.
Çoğu kişi, 27 Mayıs darbesini Adnan Menderes’in Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişki kurma isteğine bağlar. Onlara göre bu duruma Amerika kızmış ve darbeye yeşil ışık yakmıştır.
Hoş 27 Mayıs’tan sonra bu ilişki kurulmuş, Sovyetler, Türkiye’de pek çok fabrika inşa etmiştir ve bunlar Amerika’ya rağmen olmuştur ama bu inanış da devam etmiştir.
Şimdi de, Ak Parti hükümeti bir ölçüde Batılı müttefiklerden farklı politika uygulamaya çalışıyor diye darbe olacağını söylemiyorum ama görünen köy de kılavuz istemiyor: En azından Amerikan medyası Ak Parti hükümetine artık ‘güvenilir’ olarak bakmıyor.
İşte o bakımdan, kayan bir eksen vardıysa, onu burada aramak gerekir. Ne oldu da Ak Parti hükümeti dış desteğini kaybetti, güvenilmez bulunmaya başlandı?
Bana göre bunun miladı da, Hamas liderinin Ankara’ya davet edildiği gündür, başka bir zaman değil. Bir kısım Yahudi lobisi, o andan itibaren Ak Parti hükümeti aleyhine baskıya başladı ve o gün atılan tohumların bugün sonuçlar vermeye başladığını Amerika’nın etkili gazetelerine bakarak görebiliyoruz.
Kayan eksen budur. Hükümet, umarım bunu görüyor ve olan biteni ‘Ergenekon komplosu’ veya ‘sivil andıç’ olarak nitelemek yerine daha gerçekçi analizler yapıyordur.