Rom Houben 46 yaşında...
Bundan 23 yıl önce, yani
şimdiye kadarki ömrünün yarısında Belçika’da bir
trafik kazası geçirmiş.
Ve komaya girmiş.
Daha doğrusu komaya girdiği zannedilmiş.
Doktorlar bir dizi test sonucu yanlış teşhis koyup Rom’un bilincinin tamamen kapalı olduğu hükmüne varmışlar.
Oysa bilinci açıkmış.
Tende hapis ruh
Buradan sonrası bir korku filmi ürpertisi veriyor.
Bir an için düşünün:
Komadasınız.
Bırakın parmağınızı, gözkapaklarınızı bile oynatamıyorsunuz.
Vücudunuz size ait değil sanki; hiçbir uzvunuzu kontrol edemiyorsunuz.
Giderek tenhalaşan dip bir odadaki yatakta ölüme terk edilmiş yatıyorsunuz.
Veee çevrenizde olup biten, konuşulan her şeyi duyuyor, anlıyorsunuz.
Hayatınızdan gün be gün ümit kesilmesini... En yakınlarınızın giderek uzağa düşmesini...
Gelip gidenlerin seyrelmesini...
“Ölse daha mı iyiydi” diye
soranların, “Acaba fişini çeksek mi”
diye düşünenlerin sesini...
Ağlayamıyorsunuz bile... Sadece dinliyor, uçsuz bucaksız bir boşlukta acı çekiyor, oyalanmak için zihninizde oyunlar oynuyor, hayaller kuruyor, bir gün birinin aslında ayık olduğunuzu anlayacağı anı bekliyorsunuz.
Bir iki gün değil, üç beş yıl değil...
Tam 23 yıl...
Ölmek daha iyi belki...
Ama kendi fişinizi çekemiyorsunuz ki...
Kendi teninizde hapis ruhunuz...
“Buradayım ben!”
Sonra bir gün...
Liege Üniversitesi’nden bir doktor, yeni teknoloji ile daha gelişkin bir beyin tarama cihazı geliştirmiş.
Rom cihaza sokulmuş ve beyninin tamamen fonksiyonel olduğu orada keşfedilmiş.
Doktorlar, Rom’la iletişim kurabilmek için yeni bir cihaz kullanmışlar. Elini tutup bir bilgisayarın ekranındaki harflere kelimeler oluşturacak şekilde dokunmasını sağlamışlar.
Hayallerle oyalandım
Ve Rom, depremde enkaz altında mahsur kalan ve 23 yıl orada unutulan bir kurban gibi “Buradayım” demiş.
Olayın kahramanı, geçen hafta İngiliz televizyonlarındaydı.
Tekerlekli sandalyesinde kucağına yerleştirilmiş özel bilgisayarı ve yanındaki asistanıyla röportaj verdi.
Bilincinin yerinde olduğunun anlaşıldığı anı, “ikinci doğum”u olarak tanımladı.
“Hislerimi anlatmak için ‘hayalkırıklığı’ kelimesi çok hafif kalır” dedi:
“Bir kez ‘Bilinçsiz’ damgasını yiyenin ondan kurtulması çok zor. Çığlık attım, ama duyurmak imkansızdı. Bazen yalnızlık korkunçtu, ama ailemin bana inandığını biliyordum. Yıllarca hayal kurarak kendimi oyaladım. Şimdi dünyayla temasa geçtim. Bu cihaz vasıtasıyla okumak, yazmak, artık ölü olmadığımı bilen arkadaşlarımla konuşmak, hayattan zevk almak istiyorum.”
Anestezik farkındalık
Olay bana Türkiye’de “Anestezi” adıyla gösterilen “Awake” filmini hatırlattı:
Açık kalp ameliyatı için kendisini, kalp cerrahı olan en yakın arkadaşının ellerine teslim eden milyarder Clay’in başına gelenleri...
Ameliyat masasındakiler onun tamamen baygın olduğunu sanırlar, oysa ayıktır. Hem de her neşter darbesini hissedecek kadar ayık...
“Anestezik farkındalık” denilen durumu yaşamaktadır.
Bilinci açıktır, ama hiçbir tepki veremeyecek haldedir.
Ameliyatta risk doğunca genç karısı onun hayatı üzerine kararlar almak durumunda kalır.
Ama filmin daha büyük bir sürprizi vardır:
Clay’in en yakın arkadaşı, aslında eşiyle birliktedir ve bu ameliyatı servetine konmak için yapmışlardır.
Clay komployu ameliyat masasında fark eder, ama çaresizdir.
Haykırışlarını sadece kendisi duymaktadır. Önce filmini, sonra haberini izleyince, zihnin öngörüleri konusunda ürperiyor insan... Bedenle bilincin, tenle ruhun tamamen birbirinden koptuğu bir “öbür dünya”yı, bu dünyada iken yaşamanın, çığlık atıp duyuramamanın dehşetini derinden hissediyor.
Ancak bir yandan da, bizim de toplumsal olarak yıllardır yaşamakta olduğumuz şeyin tam da bu olduğunu düşünüyor:
Toplumsal komaSiyaseten bize yapılanların tamamen farkında olmamıza rağmen, 1980 Eylülünde geçirdiğimiz o yol kazasında girdiğimiz koma yüzünden 29 yıldır bir türlü kımıldayamıyoruz.
Elimiz ayağımız bağlı; hareketsiziz.
İçimizden söylensek, lanet etsek, küfretsek de duyulmuyor.
Hayallerle oyalanıyoruz.
Bilincimizin açık olduğunu fark edecek ve onu deşifre ederek bizi hayata bağlayacak bir mucize bekleyerek yaşayıp gidiyoruz.