![]() |
Rum Suresinde Rumların İranlılara yenildikten sonra onları yakın bir zamanda yeneceklerini ihbar eden ayetler müminlerin hayata bakışlarını nasıl belirlemelidir? O dönemde bir avuç mümin uzak bir diyardan gelen habere üzülmelerini ve sevinmelerini nasıl değerlendirmeli? Bunun günlük yaşam üzerine hangi etkilere sahip olduğunu öğrenme çabası anlamlı olmalıdır. Ayrıca insanın motive olma duygusu ve Kurani ihbarın bu motive olmayla ilişkisi de anlamlı olacaktır.
Mümin, tevhidi düşünceyi hayatın bütün aşamalarında ortaya koyma çabasına ortak olandır. Din, kişisel bir tercihle yaşanmasına rağmen birlikte paylaşılarak ortaya konabilen bir yaşamı içerir. Ortak duyguyu, ortak inancı ve ortak hedefi bilen ve buna yönelik eylemlilik ortaya koyanların ortaklaşa paylaştıkları yaşamın adıdır Din!
Tevhid düşüncesi; düşünsel, toplumsal, felsefi, yaşamsal farklılıkları ortak değerler veya bir üst değer içinde öznelliğini muhafaza ederek korumaya alır. Her insanın kendi imtihanını kendi öznelliği içinde vermesini içerir. Kâinatta bir zerre ve bütün zerrelerle farklılıkları ve aynilikleri taşır. Bir tamlık ve bütünlük algısı üretir. Kişiden topluma ve eşyadan kâinata gerçekliğin algısını üreterek varlığın objesinin yaratıcısı ile bağını kavratır?
Din, kişiyi motive ederken gelecekle ilgili beklentilerden bilgiler aktarır ve somut göndermelere de işaret eder. Çünkü insanın otantik doğası, somut deneyimler üzerinden kesinlik kazanır. 'Bir bela bin nasihatten evladır' sözünün ifade ettiği bağlamı hesaba katarak bu yargıyı dikkate almalıyız.
İnsanoğlu, heyecanlı, meraklı, arzulu, aceleci ve sonucu görme üzerine betimlenmiş, çabuk küsen, ağırdan alan, vaz geçen, kaybolan ve kendi içine gömülen bir kişiliktir?
İşte insanoğlunun bu durumu onun ilişkilerinin vazgeçilmez özelliğini belirler. Bu ilişkiler, naif, kırılgan, sert, haşin, kaba olduğu kadar, çelik irade, sarsılmaz bir bağ, ince ve yalında olabiliyor. İnsan ve ilişki kavramlarını bu düzlemi hesaba katarak yol alınabilir?
İnsan, etrafında olan yakın ve uzak ilişkilerden birebir etkilenebilen ve motivasyonunu ona göre belirleyebilen yegâne varlıktır. Dünya yaşamını bu olgu üzerinden selamete ulaştıracak bilgi elbette ki vahiy yoluyla elçiye gönderilmiş ilahi bilginin eşliğinde oluşturulabilir. Bu bilginin temel dayanağı tevhittir! Tevhit ise; varlığı, oluşu ve yaşamı kendi bütünlüğü içinde doğru kavrama üzerine bina edilmelidir.
Bu bakış bize insanın ilişkilerini ne üzerine bina edeceğini gösterir. Burada temel soru: Hangi yöntemle ilahi rızaya ulaşılabilir olduğudur!
Bu durum bizi temel ilkelere götürecek ve bu ilkelerin hangi yöntemle uygulanabilir olacağını belirlemeye taşıyacaktır.
İnsan ontik yapısı gereği tevhidi yapısında bulunduruyor. Varlığın bütün özelliklerini kendi iç bütünlüğünde temsil ediyor. Her zerre ile varlığa katılıyor. Varlığın ve oluşun dünyasını en iyi kavrayabilecek zihni donanıma da o sahiptir. Bu onun sorumluluğunu yükseltiyor ve ona yüklenen teklifin hakkını vermesi için gereken hassasiyeti göstermesini elzem hale getiriyor. İnsana verilen nefis ve onun sahip olduğu karakter kendi içinde bütünlüğünü kuracak ilgiyi sağlıyor. Kendisine fücuru ve takvayı veren Allah, o özelliklerini nasıl kullanacağını da belirtmiştir. Dolayısıyla insan varlığı ve sahip olduğu özellikleri itibarı ile varlıkla bütünleşebilecek özelliklere haiz olarak yaratılmıştır. Sadece, sahip olduğu bazı özelliklerini yanlış bağlamlarda kullanıma soktuğu zaman fitnenin nedeni haline gelmektedir. Fesada kapı aralamaktadır. Zaten haram olarak nitelenen bu özellikleri hangi helal yollarla gidereceğine dair bilgi de ilahi vahiyle kendisine bildirilmiştir.
İman ve bu imanın sosyalleşmesi, buna yönelik bir toplumsal zeminin inşası için gerekli olan bütün toplumun iman etmesi değil, imanın önündeki kuru gürültüyü ortadan kaldıracak bir düzeneğin oluşturulması ve insanın kendi kişisel özgürlüğü ve özgüllüğü içinde dünyada tabi tutulduğu imtihanın hasılasına ulaşmasına imkan tanımaktır. Bu insanların birbirleri ile ilişkilerinde nasihatin ve yol göstericiliğin olmaması anlamına gelmeyeceği gibi tebliğ ve irşadın dayanacağı temel ilkeyi belirlemesi açısından da ayrıca bir önemlilik arz eder! Herhangi cebri bir ilişkinin belirleyici gölgesi olmadan doğal, kendiliğinden oluşan bir etkileşimin eşliğinde ilişkilerin kurulması ve buna yönelik temel ilkelerin bağımlılık ilişkilerini belirlemesine imkân tanımaktır.
Bu girişi insanın birlikte yaşamasının temel koşullarını belirlemenin alt yapısını oluşturması, cephe fikrinin oturacağı zemini işaret etmek ve uluslar arası siyasal ilişkilerin mantığını doğru kavramayla bağını belirten bir zemin olması için yaptım?
Tarihsel bir gerçeklik olarak Müslümanların farklı eğilim ve fikirleri savunuyor olması, ayrılığın varlık sebebi kılınamaz! Mezhep ve meşreplerin oluşu, dini düşüncenin yaygınlık ve süreklilik kazanması bağlamında önemli bir tutum olarak belirlenmeli ve ayrıca her farklı mezhep ve meşrebin hayata dair bir açılım ve açıklama biçimi olduğunu kabul ederek yaklaşmanın birlikte yaşamanın bir itkisi olacağını belirlemek tamamlayıcı unsur olacaktır. Her açıklama, kendi bütünlüğü içinde Allah'a yönelişi imliyor ve buna yönelik bir ilgiyi canlı tutuyorsa vazgeçilmez olmalıdır. İnsanların çabasının karşılığı olarak insanı Allah'a götürecek yolların inşası temel bir ilkedir. Ve yolun tekliğini çokluğa irca eder?
Yaşamın kodları düz çizgisel bir yürüyüşün uzamında belirlenmemelidir. Batı düşüncesi bu izlek üzerine bina edilmiş, fesadın ve fitnenin yöntemsel bir özellik karakteri kazanmasına neden olmuştur. Hâlbuki İslami düşünce; yaşamın kodlarını dairesel bir döngü olarak betimler. Ve yukarı doğru bir çıkışı, stabilize değil dinamik ve yeniden sürekli karılan bir olgu olarak tanımlar. 'O her an bir oluş ve iş üzeredir' ayetini bu bağlamda değerlendirmenin önemine yapılan vurguyu kaçırmamak gerekir?
İlahi belirleyicilik altında her varlık kategorisinin ve her insan topluluğunun sahip olacağı dairesel döngünün ortak özellikleri olduğu gibi farklılıkları olması da uygundur. Bu uygunluk insana sürekli bir yeni arayışın imkânlarını verecektir. Bu dinamizm, insana yeni olgular ve olaylar karşısında yeni tutumlara izin verecektir.
Burada bağlam dışına taşma ile zorbalık ve zulüm kol kola yürüyüşe çıkmaktadır. Birbirini besleyen bir ortamı inşa ediyorlar. Doğrunun üzerine kalın bir örtü atarak insanların gerçeğe ulaşmasına imkân tanımıyorlar. Burada kendi akli muhakemesini öne alarak ilahi bilgiyi dışlayan bir yaklaşımı öne çıkaran kâfirler güruhu ve onlara benzemeye çalışan diğer insanlarda aynı hataya düşmektedirler. Çıkış yolu ise; bir olgunun veya olayın doğasını doğru kavrayarak her varlığın aynı hakka sahip olduğu görüşü ile yola koyulmaktır.
Burada kişisel hayat ile ortak hayat ve aralarındaki farkı gözlemlemek ve bunun (silm) barışa, birlikte yaşamaya yapacağı katkıyı anlamak gerekir. Elbette ki kişisel farklılıklarımızı ortak yaşama aktarma çabası, bir başka kişisel yaşamı dışlamayan bir tutumu içermesi önemli olmalıdır. İnsanların kendi kişisel hayatlarında istedikleri biçimde kendi inançlarına, kültürlerine ve felsefi düşüncelerine uygun yaşamaları önemli ve gerekli. İlahi muradın ortaya çıkmasında bu temel bir ilkedir. Ancak, bunu bir baskı aracı haline getirmeleri ve ayartıcı faaliyetlerle destekleyerek baskın bir karakter olarak temellendirilmesi yanlış olmalıdır.
İslam'ın temel belirlenen olarak tanımladığı ortak temel haklar aynı zamanda ortak insanlık tarihi bağlamında da tecrübe ile belirlenmiş ilkelerdir.
Beş temel insan hakkı olarak kabul edilen:
Mal emniyeti
Can emniyeti
Nesil emniyeti
Akıl emniyeti
Din emniyeti
Bu beş temel ilke; insanlığın yaşam kodu olarak belirlendiği zaman ve buna uygun şartları değişime zorlamadığı zaman silm (barış) meydana gelir. Toplumsal ve siyasal yaşamın kodları da bu gerçeklik üzerine bina edilmelidir. Aynı coğrafyada yaşayanların veya uluslar arası ilişkilerde de dikkat edilmesi gereken ilkeler bunlardır. Bu ilkeler, varlığın huzur içinde kendisine biçilen eceli tamamlayarak ilahi huzura dönüşünü garanti eder. İnsana da ilahi imtihanı başarıyla vermesine imkân tanır.
Bu felsefi yaklaşım üzerine bugünkü Müslümanların sahip olması gereken toplumsal ve siyasal ilişkileri yorumlayabilir ve uluslar arası ilişkileri de tanımlayabiliriz.
Müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri bina ettikleri ilkelerin yukarıda dile getirilen ilkeler olduğunu söylemek fazla iyimserlik olur! Yozlaşmış bir nefsi arzunun betimlediği gücü elde ederek diğer bütün farklı düşünüşleri imha etme isteği fazlasıyla meşrulaştırılmıştır. Gayri meşru bir fiili meşrulaştırma girişimi olarak bunu gözlemek yeterlidir. Büyük cemaat yapıları ve bunları besleyen küçük cemaat yapıları da dâhil dışa dönük değil, içe dönük propaganda faaliyetlerinde fiskoslar devreye girerek silm (barışa) büyük bir darbe vurulmaktadır. Abartılı, yanlış yargılar veya suizanlar eşliğinde farklılıkları büyüterek yadsımak ve hakikatin temsilini kimseye bırakmamak arzusu gizli bir kibri ve gücü elde etme tutkusunu ifşa eder. Hâlbuki hakikati arayış ilke olarak betimlenmeli ve farklılıkları hakikate ulaşma noktasında bir imkan olarak tanımlamak ancak sorunu çözmeye yarayan adımların atılmasına imkan tanıyacaktır. Ayrıca yukarıda dile getirilen temel ilkeler sadece insana has değil, insanın içinde bulunduğu toplumsallığa da ait olduğu gerçeğini kabul etmek meseleleri asgariye indirmeye yarayabilir.
Burada temel bir konuya vurgu yapmak önemlidir. İnsan sahip olmayı istediği yaşamın kodlarını tek başına belirleyecek güce ve imkâna sahip değildir. Bunu ancak birileri ile paylaşarak gerçekleştirebilir. Bu insan teki için geçerli olduğu gibi, toplum ve cemaat tekleri içinde geçerlidir. Ayrıca, aynı kültürün havzasından beslenen müminlerin farklılıkları benzerliklerinden her zaman daha azdır. Daha yararlı ve daha doğru bir yaşama ulaşma adına ayniliklerimizi çoğaltarak birlikte paylaşıma ulaşmaya çalışmak, gerçeği yakından tatmak adına da önemlidir. Demek ki her Müslüman kişi ve topluluk ancak birlikte ortak ilkeler eşliğinde çabalar ortaya koyarak farklılıklarını kişiliklerinin bir parçası haline getirebilirler?
İlahi hitabın, Müslümanları da aşarak ehli kitaba 'gelin bir tek kelimede birleşelim' çağrısı bize birliğin sathı mailini gösterir. Yani Müslümanlar yaşadıkları topraklarda, öncelikli olarak Müslüman guruplarla birlikte hareket etmek daha sonra da insani hasletlerini muhafaza eden bütün toplumsal katmanlarla işbirliğine yönelebilirler? Liberal, demokrat ve sol demokratlarla Türkiye Müslümanlarının işbirliği buna yönelik bir örneklik olarak ortaya konabilir. Bu örneklik, bizim arzuladığımız sahih bir işbirliğinden çok şartların zorunlululuğundan kaynaklanan bir beraberliktir. Ama faydası görülebilmektedir.
Cephe fikrini ilk ortaya atan ve bunu başarıyla uygulayan Turabi olmuştur. Turabi, Sudan'da yaşayan bir mütefekkir ve âlimdir. Kendi coğrafyasında askeri diktatörlüğe karşı mücadele ederken farklı toplumsal katmanların varlığını ve hareket açısından önemini fark ederek öncelikli olarak işçi, kadın ve öğrenci hareketlerini başlatmış ve oralarda örgütlenmeye başlamış, ayrıca farklı toplumsal katmanlarla da ortak yararlar için birlikte mücadele kavramını geliştirmiş. Dinin farklı yorumları olan, sufilik, selefilik, geleneksel yaşam tarzı gibi ekolleri dışlama yerine; ortak neler yapılabilirliği tartışarak, onlarla birlikte hareket etmenin yöntemlerini araştırmış ve iktidara yönelen yolu açmıştır. Zaten her kurum, topluluk ve fikri ekol kamuoyuna çıktığı zaman farklılıkları kötüleme yerine normal görme gibi bir tavrı ortaya koymaktan çekinmemektedir. Çünkü bu tutumun meşru olduğu görüşü kesinlik kazanmıştır.
Müslümanlar açısından veya diğerlerini de kapsayacak şekilde sorun şu: şartların dayatması karşısında birlikte hareket ederek işin safiyetini bozma, meselenin zora koşulmasını beraberinde getirmekte ve fesadı ağırlaştırmaktadır. Kamuoyu baskısı ile gerçekleri dile getirme farklı, bir doğruyu doğru olduğu için dile getirme farklı olmalıdır. Bu tutumların neden olacakları sonuçta farklı olacaktır?
Bu gerçeklik üzerinden uluslar arası ilişkilerin mantığını kavrayabiliriz. Öncelikle uluslar arası gücün belirleyici fonksiyonunu hesaba katarken bizzat gerçeğin ve bu gerçeğin oluşturduğu gücün de farkında olmayı itiyat haline getirmeliyiz.
Uluslar arası gücün kaba ve teknik boyutu önemli olmakla birlikte farklı güçlerin varlığını inkâr ise mutlak karamsarlığın oluşumunu etkiler. Hâlbuki farklı güçler çoğu kez kaba ve teknik gücü; yani askeri gücü darmadağın eder. Barbarların Avrupa işgali ve Moğolların İslam coğrafyasını işgal etmelerinden sonra o toprakların rengini almaları, yumuşak güç olarak yorumlanan askeri gücün dışında kalan gücün ağırlığını belirler?
Temelde bir aile, kabile, ulus veya uluslar arası yapılarda güç dağılımları ve özellikleri aynı düzlemi işaret eder. Her güç kendi özelliğine göre yapıya bir katkı sağlar, muhalefet eder veya iktidarını yürütür. Ama bu güç dengesini her zaman meşru ve ahlaki olan belirler. O yüzden güç sahipleri o güce sahip oldukları halde kendi meşruiyetlerini muhafaza adına yaptıkları işleri bir meşruiyet çizgisini oluşturarak, yanlı, yanlış ve aldatmaya dayalı da olsa, ancak o meşruiyet çizgisi ve olgusu içinde yürürlüğe koyar. İstikbar ve müstağnilikte ayyuka çıkanlar hariç! Onlar çok kaba bir şekilde her türlü arsızlığı açıktan yaparak kendi iktidarlarını ve güçlerini kaybetmenin başlangıcını oluştururlar, çoğu kez de bunu fark edemezler?
Sonuç olarak her insan ve insan toplulukları, düşüncelerini, eylemlerini, tavır alışlarını bir hedefe binaen ve bir amaçla gerçekleştirirler?
Müslüman kişi, Allah'ı razı etmeyi hedefler, bunu gerçekleştirirken kulluk şuuruyla davranmayı ve düşünmeyi amaçlar, insanlığın ortak doğrularını destekler ve her kişinin kendisi olarak yapacaklarından hesaba çekilmesinin adil şartlarını oluşturmaya azami katkıyı sunmak ister?
| Değer | Artış | |
| Euro | 2,3330 | ![]() |
| Dolar | 1,7675 | ![]() |
| Altın | 97,3102 | ![]() |


















PKK, Suriyeli muhaliflere saldırıyor
Suriyeli doktorun feryatları
















































RSS/XML
Sitene Ekle
Facebook
Twitter'da Paylaş
Mobil Versiyon