![]() |
Varlık Dergisinin Şubat 2010 1229 sayılı sayısında ‘Başka Bir Edebi Modernleşme Mümkün Müydü?’ sorusu eşliğinde bir dosya yayınladı. Savaş Kılıç imzası ile bir tartışma dergi sayfalarında yer aldı. Tartışmaya Hilmi Yavuz, Sabit Kemal Bayıldıran, Özdemir İnce, Hulki Aktunç, Güven Turan, Ömer Lekesiz, İbrahim Yıldırım, Murat Gülsoy ve Baki Ayhan. T. Fikirleriyle katkıda bulundular.
Varlık Dergisi, yaşanan bunca siyasal gelişmelerin sebep olacağı zemini yoklayarak olması gerekeni bizzat kendisi üstlenerek bir tartışmayı başlattı. Edebi alanda başlayan bu tartışma elbette ki tahrik olmuş zihinlere yeni sorular eşliğinde başka tartışmaların kapısını aralayacaktır. Bu cesaretinden dolayı Varlık Dergisine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Aslında bu soru sürekli zihinlerin derinliklerine saklı duruyordu. Böylece gün yüzüne çıkma imkânı buldu. Ve bu yakıcı soru, bugüne kadar sahip olunan fikirlerin nasıl bir boşlukta yüzdüğünü göstermesi bakımından da önemlidir. Taklitçi Kim sorusuyla yazısına başlayan Savaş Kılıç, gerçekten isabetli bir soru sormaktadır. Bugüne kadar taklitçilikle suçlanan kişilerin aslında ne kadar özgün oldukları ve özgün kabul edilenlerin ise üçüncü sınıf taklitçiliği başarı kabul ettiklerini sorunun kendisi işaret etmektedir. Çünkü her soru hakikatin bizzat kendisini içinde taşır…
Cumhuriyet dönemi edebi akımları incelerken sahip olduğu fikri derinliği veya taşıdığı kültürel formları hesaba katarak söyleyecek olursak; bu toprakların düşünsel derinliğinden ve kültürel yoğunluğundan nasip almadığını belirtebiliriz. Çünkü rasyonel ve pozitivist bir yaklaşım ile meseleleri ele alarak bir edebiyat kurgulamak ancak rasyonel ve pozitivist olabileceği gibi hakikat ile bağı da yine pozitivistçe olacaktır. Bugün sadece bu topraklarda değil, bizzat kendi toprağında, yani Avrupa da bile artık pozitivizmin bir hakikat taşımadığı aşikâr kılınmışsa, halen bunu bu topraklarda sürdürebilmenin imkânsızlığı ortadadır. Yazıda dile getirilen başka modernleşme mümkün müydü sorusu elbette ki daha çok muhafazakâr kimliği altında görüşlerini dile getiren yazar ve aydınlara dikkat çekmektedir. Ve o aydın ve entelektüellerin modern durum içinde yeni şeyleri gelenekle bağdaştırarak ortaya koyduklarına dikkat çekiliyor. Yazının temel teması; ulusalcılığın sahip olduğu kültür kodlarının yeniden tartışmaya açılmasıdır. Bunu edebiyat alanı ile sınırlamanın imkânsızlığı ortada.
Burada konuşulması gereken önemli bir tartışma alanı ise; İslamcılık bağlamında modernlik karşısında tutulacak ikircikli tutumun gerçekliğini tartışabilmektir. Çoğu kez dile geldiği gibi gerçeği tartışmaya başladığımız anda, gerçeği kendi tekelinde tutan güçlerin bunu engelleme çabasına giriştiğini gözlemleyebiliyoruz. O zaman bu tartışmaya bir Müslüman aydın ve entelektüel olarak katılmanın yararı ortada. Ancak bizim soracağımız temel soru şu: Batı’dan gelen her şey kötü müdür? Batı eğer bir insani birikimin veya beşeri birikimin tecessüs etmiş halini yansıtıyorsa, bu durumun kendisi hakikat bağlamında bir öneme sahip değil midir? Eziklik ve yenilmişlik psikolojisi içinde batı ile tartışmanın anlamsızlığı ortada değil mi? Elbette ki batı, beşeri olanı, beşeri tecrübe ve birikim içinde yorumlayan bir kültürel formu da içermektedir. Eğer insan, beşeri bir boyutu içeriyorsa, bu batıdan gelen tecrübe ve birikimi bizim de dikkate almamız gerektiğini açıklar. Ayrıca batı kültürünün ortaya koyduğu bilimsel bilginin tümünün yanlışlanabilmesi mümkün değildir. Çünkü sınırlı ve öznel bir bakışla da ortaya konsa sonuç itibarı ile bir gerçeğe tekabül edebilir. Ortaya çıkan sonuçlardan dinsel bir felsefe ortaya çıkarmak ayrı, kendi sınırları içinde bir gerçekliğe tekabül etmesi ise ayrı bir olgudur. Müslümanların bu gerçekliğe gözlerini kapatmaları ise mümkün değildir. Elbette ki Müslümanların kendilerini sınırlayan helal ve haram sınırlarına riayet ederek bir yaşam sürdürmeleri kaçınılmaz ve onların imanlarının zorunluluğudur. Ancak insan, kâinat ve tanrı arasındaki ilişkilerin niteliğini ve bunun nasıllığını ortaya koyan bütün kültür ve birikimlerden kendi otantik düşüncemizle bağını hesaba katarak bir alışveriş gerçekleştirebiliriz. Korkuların vehimlere dönüştüğü bir algıyı terk etme zorunluluğu kendisini dayatıyor.
Edebiyat alanında kazanılan başarının Müslüman aydın ve entelektüel açısından bir önemi olmalıdır. Bunu dosta- düşmana gösterdiğimiz açık. Ancak, kendi aramızda yaptığımız tartışmaların bir kez daha gözden geçirilmesi de ayrıca önemlidir. İslami edebiyat tartışmalarını biliyoruz. Ancak uzun zamandır bu tartışma gündem dışı kaldı. Ancak bu gündem dışı kalmasına rağmen önemli gelişmeler yaşanmakta ve yaşanmaya devam etmektedir. O zaman bu tartışmanın yeniden gündemleştirilmesine olan ihtiyaç aşikârdır. Dün daha çok niteliğini konuştuğumuz edebiyatın bu gün formunu da konuşmak ve dün sahip olduğumuz bakışı bugün yeniden gözden geçirmenin gerekliliğini ıskalamamak gerekir. Çünkü su kendi mecrasında akmaya devam ediyor. Yeni yetişen gençlerin yaklaşımları da doğal olarak farklılaşmaktadır. O zaman bu tartışmaları yeniden başlatmanın gereği bir kez daha kendisini hatırlatmaktadır.
Roman üzerine yapılan tartışmaları hatırlayalım: ROMAN edebi bir tür olarak İslami kabul görmüyordu. Çünkü tanrısal bir bakış açısı ile kurgulanmaktaydı. Ancak Ümit Aktaş, Rüya romanında bunun dışında bir kurgunun varlığını izhar etmiştir. Anlatı ve deneme düzleminde başarılı bir roman da yazılabiliri ispatlamıştır. O zaman o dönemde yapılan tartışmaları nereye koymalıyız? Demek ki yaptığımız tartışmalar sınırlı bir zeminde olduğu takdirde, anlamı, o sınırlar aşıldığı zaman kalmamaktadır. Başka örneklerde muhakkak verilebilir.
Varlık dergisinin hazırladığı bu dosya bir tartışmayı başlatmalıdır. Bu tartışma aklıselim ile sürdürülebilirse, taraflar açısından verimli bir alışveriş olabilir. Dosya genel itibarı ile biraz soyut ve soru zemininde kalmıştır. Ama önemli sorular, önemli açılımlara gebedir. Müslümanların özür beyan edici ve tedirgin duruşları bir tarafa bırakarak bu alanlarda söyleyecekleri sözlerini dile getirmeleri önemlidir. Bu öneme binaen, yeni yaklaşımları, oluşturulan sınırlara göre değil, ontolojik sınırlar içinde kalınarak değerlendirme girişimleri hayırlara vesile olabilir. Modernlik, modernleşme ve modernite arasındaki farkı kavrayarak derse başlamanın vakti gelmiştir, geçmektedir de…
Özdemir İnce, dosya yazısında, ulusalcılığın kendisine yaslanarak bütün bu modernleşme çabalarının ve imkânlarının yokluğunu peşinen savunması, bize hangi zihniyetin bu toprakların geleceğinde iz bırakacağını göstermektedir. Elbette ki her zihin kendi zihni sınırları içinde bir değere sahip olacaktır. Bizim cenahta da yeni Özdemir İnce’ler olacaktır ve bu yeni duruma hemen karşı çıkacaktır. Aslında bu yeni bir durum değildir. Türkiye’nin kuruluş tarihinden bu tarafa Müslüman aydın ve entelektüellerin gelişim seyrine bakılırsa bu sorunun bizim açımızdan aşıldığı söylenebilir. Bu bir umuttur. Bu umuda yaslanarak yeni tartışmaların kapısı aralanmalıdır.
| Değer | Artış | |
| Euro | 2,3355 | ![]() |
| Dolar | 1,8560 | ![]() |
| Altın | 92,2404 | ![]() |






























Filistin'de ilk kez gül ve çilek festivali
Çöpçüye kemer sallayan ergenin sonu
















































RSS/XML
Sitene Ekle
Facebook
Twitter'da Paylaş
Mobil Versiyon