Dolar

32,2020

Euro

35,0069

Altın

2.504,53

Bist

10.643,58

Erbakan'dan 'korkmaya gerek yok'muş

Türkiye’de Prof. Dr. Necmettin Erbakan üzerine ilk ve tek doktora tezini hazırlayan Dr. Işıl Arpacı Erbakan Hoca'yı anlattı.

12 Yıl Önce Güncellendi

2013-03-04 16:58:33

Erbakan'dan 'korkmaya gerek yok'muş

TIMETURK / Haber Merkezi


Dr. Işıl Arpacı, 'Türk Siyasal Yaşamına Etkileri Bakımından İslamcılık ve Necmettin Erbakan' konulu tezini, neden konu olarak Erbakan’ı seçtiğini, Erbakan’ı diğer liderlerden ayıran özellikleri, Erbakan’ı tanıma ve tanışma sürecini, Erbakan’dan neler öğrendiğini, en çok hangi yönünden etkilendiğini, Erbakan’ın vefatını ilk duyduğundaki duygularını anlattı.

Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1981 yılında İstanbul’da doğdum. İlk eğitimimi İstanbul’da, orta ve lise eğitimimi Malatya’da tamamladım. 1998 yılında İnönü Üniversitesi İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü kazandım. 2002 yılında bölüm birincisi olarak mezun oldum. 2003’de İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalında yüksek lisansa başlayıp, 2005 yılında Türkiye’de siyasi tarihin kurucusu olan Ahmet Şükrü Esmer hakkında hazırladığım tezle mezun oldum. Aynı yıl yine İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalında doktora eğitimime başladım. 2006’da İnönü Üniversitesi İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaya başladım. 2012 yılının haziran ayında, Türk Siyasal Yaşamına Etkileri Bakımından İslamcılık ve Necmettin Erbakan konulu doktora tezimi savunarak, doktora eğitimimi tamamladım.

Neden Erbakan?

Esasında Necmettin Erbakan’ı çalışma fikri, başlangıçta aklımda hiç olmayan bir şeydi. 2007 yılında doktora tezi için belirlenen ilk konu, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in karşılaştırmalı incelenmesini kapsıyordu. Okumalar ve literatür araştırmasına yoğunlaşınca, Ecevit ve Demirel hakkında yazılmış çok sayıda teze rağmen, Necmettin Erbakan’ı doğrudan konu alan bir tez olmadığını gördüm. Ek olarak Erbakan’ın Demirel’den farklı olarak oluşturduğu bir dünya görüşünün olması, bu dünya görüşünün Ecevit’in oluşturduğu siyasal duruştan da (ortanın solu örneğinde olduğu gibi) farklı olması ve hala yaşıyor olması tek başına Erbakan’ı çalışmak için nesnel nedenlerim olarak belirdi. Öznel olarak da Necmettin Erbakan, benim hiç tanımadığım bir dünyayı ve dünya görüşünü temsil ediyordu. Necmettin Erbakan’ı benim için ilginç yapan; farklı sosyo-ekonomik-politik çevrelerden çok farklı insanlar için Erbakan’ın; ya akan suları durduracak kadar çok sevilen bir lideri, ya da yağan yağmuru ondan bilecek kadar tepki uyandıran bir siyasetçiyi temsil etmesiydi. Kimle konuşursanız konuşun, herkesin kafasında bir Erbakan profili var fakat hepsi birbirinden farklı. Erbakan’ın kim olduğu, ne yapmak istediği, nereden gelip nereye gittiği, insanların siyasal yelpazede kendini konumlandırdıkları yere göre değişen kocaman bir boşluk. Ancak daha önemlisi ve benim için asıl merak uyandıran Erbakan’ın tüm parti kapatmalara, siyasi yasaklara rağmen inatla siyasette kalabilmesi, kitleleri peşinden götürebilmesi ve elbette bunu nasıl becerebildiğiydi.

Tezden önceki Erbakan kimdi ve nasıl biriydi sizin için?

Söz konusu olan akademik bir çalışma olunca kişisel düşüncelerinizin nötralize olması gerekiyor. İncelediğiniz konuyu, paydaşı olun ya da olmayın, kendi dünya görüşünüzle yorumlamadan önce tarafsız olarak anlamanız gerekiyor. Diğer türlü yapılan her övgü ya da eleştirinin ideolojik olduğunu düşünüyorum. Fakat elbette tezden önce Erbakan hakkında; insanlara İslami bir yaşam biçimi dayatan, bunun için inatla yeni parti kuran, yavaş konuşan bir siyasetçi olduğu gibi öznel yargılarım olduğunu belirtmeliyim. Hatta antipatik bulduğumu bile söyleyebilirim. Tabii bunun en önemli nedeni, 28 Şubat sürecini herhangi bir zarar almadan atlatmış, sistemle en ufak bir sıkıntı yaşamamış biri olmam. Önceki rastgele okumalarımda elime geçen ve özellikle RP’nin yükselişe geçtiği döneme ilişkin çalışmaların da etkisini inkar edemem. Hatta ilginç gelebilir, Necmettin Erbakan’ı noel babaya benzeten yabancı bir çalışmaya bile rastlamıştım. İtiraf etmeliyim ki, geçmişe dönük en büyük hatam siyasal ezberlerimi bozmak konusundaki direncim oldu. Erbakan ile ilgili okumaya başladıktan yaklaşık 7-8 ay kadar sonra, acı verici de olsa bu direncimi kırmayı becerdim.

Aslında Milli Görüş’ün içinde ya da yakınında olmayınca, Necmettin Erbakan’ı ve Milli Görüş’ü anlama şansınız çok az oluyor. Toplumsal siyasette oluşan görünmez kutuplaşmayı çok daha iyi anlıyorsunuz ortada durunca. Önemli boyutta diğerlerini anlamama üzerine kurulu bir kutuplaşma bu. Çok beylik bir cümle olacak ama, toplum olarak siyasal aklımız ne yazık ki takım tutar gibi çalışıyor. Tabii böyle bir aklın yaratılmasında medyanın katkılarını da yadsımamak gerekiyor. Eğer Erbakan’ı sadece basından takip ediyorsanız bile, Erbakan hakkında olumlu bir geribildirim oluşturmanız çok zor. 28 Şubat sürecini bir yana bırakın, çocuklarının düğünü hakkında yazılanlar, kayıp trilyon davası ve hatta yakınlarda Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi’nden ayrılma sürecinde yazıp çizilenler bile insanların kafasında Erbakan ile ilgili negatif etki yaratmak için yeterli. Umuyorum bir gün bir iletişimci çıkar ve basının Erbakan’ı neden ve nasıl manipüle ettiğini inceler.

Kesin bir yargı olarak sunmak istemem fakat Erbakan ve Milli Görüş hakkında sunulan yaygın düşüncenin siyasal konjonktürle ilgisi olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Özellikle vefatından sonra, Erbakan ile ilgili estirilen pozitif rüzgarın, yine değişen siyasal konjonktürden bağımsız olduğunu düşünmek çok zor.

Tezinizi hazırlarken teknik olarak tanıdığınız Erbakan hakkındaki düşünceleriniz?

Necmettin Erbakan’ı çalışmak, hele de benim gibi tamamen konunun dışında biriyseniz, dipsiz bir kuyuya düşmekten farksız hale geliyor. Erbakan’ı anlamak için, Erbakan’ı okumak, dinlemek yetmiyor. Kendi deyimiyle “kuş diliyle” konuşmak durumunda kalan bir lider Erbakan. Siyaset biliminde kullandığımız Batılı literatüre ilişkin kavramlarla anlayamıyorsunuz, tanımlayamıyorsunuz Erbakan’ı. Zira tüm siyasal yapılanmayı, söylemi, verdiği tepkileri, kullandığı kavramları İslam’ı referans alarak oluşturmuş; İslami terminolojyi siyasal alana büyük bir ustalıkla tercüme etmiş.

Bu açıdan, kısaca Necmettin Erbakan’ın yaptığına, genel kabul gören tanımlamanın aksine siyasal İslamcılık demek yerine İslami siyaset demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bunu iki nedene dayandırmak mümkün. İlk olarak ve teorik bağlamda Necmettin Erbakan’ın siyasal uygulamalarının kökeni, İslam düşüncesinin Sünni kaynaklarından besleniyor. Parti teşkilatlanmasından, yönetim biçimine, aldığı kararlara kadar her konuda referansı Sünni siyasal anlayış. Bu yüzden siyasal tavrı çatışmacılıktan uzak. Burada Gümüşhanevi Dergahının, özellikle Abdülaziz Bekkine ve M. Zahit Kotku’nun etkisini de görmek gerekiyor. İkinci olarak, ben teorik olarak siyasal İslamcılık ya da siyasal İslamı, soğuk savaş sonrası Batılı siyaset tarafından üretilmiş yapay bir kavram olarak değerlendiriyorum. Bir önkabul olarak “modern dünya”nın siyasal gerekliliklerinin dışında kalan fakat içeriği tam olarak belirlenmemiş, İslam’ı referans olan her tür düşünceyi kapsayan ancak yöntemi en baştan şiddet ve terörle eşleştirilmiş, her tür Müslüman siyasal eylemliliğini açıklamak üzere sunulan bir kavram bence siyasal İslamcılık.

Türk siyasal hayatında Necmettin Erbakan’ı en ayrıcalıklı kılan noktalardan biri de, yine İslam’ı referans alan Milli Görüş’ü oluşturması, onu iktidara taşıması ve Milli Görüş’ün hala yaşıyor olması. Çok partili yaşama geçildikten sonra bunun bir örneğine daha rastlamak çok zor. Her ne kadar dünyadaki İslamcı düşünceyle bağlantısı kuruluyor ve onun bir parçası olarak düşünülüyor olsa da, Milli Görüş, bana göre, Türkiye şartlarında biçimlenmiş özgün bir ideoloji.

Türkiye’de Necmettin Erbakan deyince akla gelen konulardan biri de laiklik. Sanıyorum Necmettin Erbakan için, “Türkiye’de uygulanan laiklik anlayışına inanmıyordu” demek olağandışı ya da sıra dışı bir tespit olmayacaktır. Her şeyden evvel Necmettin Erbakan’ın kendi tanımıyla bir laikliği var. Bu laiklik, devletin dininin olup olmaması belirsiz olmakla birlikte kişilerin dini yaşamlarını her alanda; siyasal, toplumsal, hukuksal… olarak özgürce yaşamasına ve buna devletin müdahale etmemesine dayanıyor. Aslında Necmettin Erbakan’ı siyasette zora sokan şey, tam da bu noktada kendini gösteriyor: Devletin bireysel dini yaşamı kontrol ve denetim altına alması, düzenlemesi, sınırlarını çizmesi. Dolayısıyla Necmettin Erbakan’ın siyasal yaşamı boyunca karşısına çıkan şeyin aslında laiklik değil, en kabul edilen tanımıyla devletin din üzerindeki iktidarı olduğunu ifade etmek mümkün.

Necmettin Erbakan’ın siyasal hayatta ayırt edici bir diğer özelliği, temsil ettiği kitleler üzerindeki etkisi. Sadece iknaya dayanmayan farklı bir bağ var Necmettin Erbakan ile aralarında. Bunun sonucunu en iyi, zor zamanlarda görüyorsunuz. Örneğin ne 12 Eylül öncesi ne de 28 şubat sonrasında aşırılığını görmüyorsunuz bu kitlelerin. Dolayısıyla burada iki şeyi çok net ifade edilebilir: İlk olarak Erbakan sadece bir siyasetçi değil, bir lider, yol gösterici. Bunu hem siyasi hem de dini olarak okumak mümkün. İkinci olarak Erbakan temsil ettiği kitlelerin taleplerini siyasal alana aktararak ve bu kitleleri görünür kılarak, onları oy deposu olarak gören siyasetçilerden ayrılıyor. Bu nokta Türk siyasal hayatı için bence çok önemli. Çünkü böylelikle hem bu kitleleri siyasal sistemin dışına çıkarmıyor, hem onların taleplerinin siyasal alanda karşılığını bulmaya çalışıyor ve böylece onların devlet ve iktidara bakışını değiştiriyor, hem devletin vatandaşlarının taleplerine karşı tolerans düzeyini yükseltiyor ve hepsinden önemlisi demokratik sistemin ve çoğulculuğun gelişimine katkı sağlıyor.

Necmettin Erbakan’ı çalışmanın en keyifli tarafı ise zekası ve bunu hayata yansıtma biçimi. İnce zeka gerektiren, nüktedan ve esprili bir söylemi var. Hep Necmettin Erbakan’ın siyasal düşüncelerinin anlaşılmadığı söylenir, bence söylemleri için de geçerli bu ve yine bence Erbakan da bunun farkında olmuş hep. Verdiği röportajlarda bunu daha yalın olarak görüyorsunuz.

Kendisiyle görüşmeye gittiğinizde neler hissettiniz?

Hocayla görüşmek için 2,5 yıl bekledim. Hatta görüşme umudumu kaybettiğimi bile söyleyebilirim. Sonra Saadet Partisi Malatya il başkanı Mehmet Asiltürk beyin çabalarıyla önce Oğuzhan Asiltürk ile parti binasında görüşmeye gittim. Hoca, Cuma namazından çıkıyordu, ilk kez o zaman gördüm. O ana kadar Necmettin Erbakan benim için sadece bir konuydu: masa gibi, atom gibi, makine gibi…. Komik gelebilir ama o an Erbakan’ın, insan olduğunu gördüm. Bundan 2 gün sonra konutta görüşmeye gittim. Siyasetteki nazik uslubunu biliyordum ancak konunun kendisi ve siyasal birikimi olması tedirgin edici oldu benim için. Sorduğu sorulara doğru cevap verilmeyince, “sen biraz daha çalış, öyle gel” demesi ihtimalini düşünmek bile istemiyordum

Yanına gittiğimde, ayağa kalktı, ceketini ilikledi, bana doğru ilerledi, elimi sıktı ve gülümseyerek “hoşgeldiniz” dedi. O an, benim için sadece konu olan Erbakan, kanlı canlı bir insana dönüştü. Bunu anlatmak o kadar zor ki; gece gündüz ne yaptığını okuduğum, ne düşündüğünü anlamaya çalıştığım kişi karşımda duruyor, çok heyecanlandım, bir tarifi yok sanırım bunun.

Keskin bakışları vardı ve dakikalarca gözlerini kırpmadan gözlerimin içine baktı. Uzun süre konuştuk. Ben sordum, o anlattı, bazen de kendisi yönlendirdi konuşmayı. Konuşurken, zekasını daha iyi fark ediyorsunuz. Bununla ilgili ilginç bir ayrıntıdır bence; kütüphanedeki kitapların yerini tek tek biliyordu.

Görüşmenin bence en etkileyici tarafı, 28 Şubat’ı anlatmasıydı. Herkesten dinleyebilirsiniz ya da okuyabilirsiniz fakat 28 Şubat’ı Necmettin Erbakan’dan dinlemek, siyasal hayat çalışan biri için sanıyorum muazzam bir kazanım.

Görüşme bittiğinde bundan sonra her ay görüşelim dedi. Beklemek zorunda kaldığım 2,5 yıl için içimin nasıl sızladığını anlatamam.

Yüz yüze tanıştığınız Erbakan’la 3. ve 4. Sorudaki Erbakan arasında ne gibi farklılıklar gördünüz?

Sanıyorum fark sadece bizim zihinlerimizde. Bir kurguladığımız Erbakan var bir de gerçek Erbakan. Gerçek Erbakan’a ne kadar temas edebildim bilemiyorum ama en azından kafamda kurguladığım Erbakan’dan vazgeçtim. Her şeyden önce Erbakan ve Milli Görüş hakkında yaratılan korkuların yersizliğini görüyorsunuz tanıyınca. Ben Necmettin Erbakan’ı ve Milli Görüşü bir inanç mücadelesi olarak görüyorum. “Ben inançlarıma uygun yaşamak ve yönetilmek istiyorum” un siyasal karşılığı da diyebilirsiniz buna. Yıllarca inançları sorgulanmış, bunun için ötekileştirilmiş, onaylamadığı bir yaşam biçimini yaşamak için baskılanmış insanların kimlik kazanma sürecini temsil ediyor Necmettin Erbakan. Fakat bu olumsuz bilinçaltına rağmen, farklı olanı dışlamayan, sorgulamayan, baskı altına almayan bir yapısı var. Buna en azından benim karşılaştığım muameleyi örnek gösterebilmem mümkün. Daha çok birlikte olabilme fırsatım olsaydı, durum değişir miydi?, sanmıyorum. Dolayısıyla benim için Necmettin Erbakan hakkındaki belki de en önemli fark noktası bu: “Korkmaya gerek yok!” (muş).

Bir başka açıdan benim için, Necmettin Erbakan’ın söylediği şeylere kendisinin ne kadar inandığı önemli bir sorgulama konusu olmuştur. Yüzyüze görüşünce anlıyorsunuz ki; Necmettin Erbakan söylediği ve yaptığı her şeye gerçekten inanıyor zaten bu nedenle karşısındakini ikna etmek gibi bir ihtiyaç hissetmiyor. Dönüp dolaşıp mutlaka kendisiyle aynı noktaya varacağınıza inanarak anlatıyor.

Dışarıdan zekâsını ve nezaketini zaten izleyebiliyorsunuz Fakat bunların dışında aynı zamanda sempatik ve duygusal bir insan olduğunu da görüyorsunuz. Bu da daha önce ifade ettiğim, insan olan Erbakan’ın farkı sanırım.

Bir de bence en önemlisi, Erbakan’ın kafasındaki siyasal anlayışın temelini, Hak-Batıl mücadelesinin oluşturması. Bu nedenle Erbakan, siyaset yaptığı alanı sadece Türkiye olarak değil tüm dünya olarak değerlendiriyor. Dünyanın her neresinde hakla batılın mücadelesi varsa, Erbakan kendisini hakkın temsilcisi olarak batıla karşı konumlandırıyor. Dolayısıyla okuduğunuz, izlediğiniz ve sadece Türkiye’de siyaset yapan Erbakan’ın dışında, bir de dünya için kafa yoran bir Erbakan var.

Erbakan’ın vefatını duyduğunuz anda neler hissettiniz?

İnanmadım. Kaç yerden teyit ettiğimi hatırlamıyorum. Sonrası kocaman bir boşluk duygusu… . Tezimi teslim edeceğim güne kadar, 27 şubat 2011’i yazmadım ben. Her ölüm üzücüdür fakat sanıyorum Necmettin Erbakan’ın vefatı, verdiği üzüntü kadar ders verici de oldu. Vefatının üzerinden saatler geçmeden, siyasal mirasını paylaşanlar, yaşarken ardından onca şey söyleyip sonra ona methiyeler dizenler… kızıyorsunuz. Ama yine de 28 Şubat’tan bir gün önce vefat etmiş olması çok anlamlıdır bence ya da bu anlamı ben yüklüyorum, bilemiyorum. Kocaman, mücadele dolu bir yaşama tanıklık ediyorsunuz. Buraya kadar kızıyorsunuz, beğeniyorsunuz fakat en kötüsü o yaşamın bitişine de tanık olmak. Tarifi yok bunun.

Erbakan’da sizi en çok etkileyen özellik ne oldu?


Aslında akademik çalışma yaparken çalıştığınız konudan etkilenme lüksünüz yoktur zira bu çalışmaya zarar verir. Fakat sanıyorum şimdi söylemenin bir zararı olmaz: tek kelimeyle mücadeleciliği. Tezi yazarken, sürekli “ben olsam ne yapardım” diye sordum kendime. Çoğu zaman verdiğim yanıt, “bırakırdım” oldu. Bıraksaydı, “Necmettin Erbakan” olur muydu? Sanırım hayır. Mücadeleciliği çok etkileyici, ben bunu sadece kendi adına ve iktidar hırsı için yaptığını düşünmüyorum.

Örneğin 12 Eylül’ün siyasi yasaklarının ardından Ecevit’in yanına gidiyor, parti kurup siyasete geri dönmesini istiyor; son dönemlerinde, hastanede yatarken, kendi hazırladığı seçim afişleri vardır. Ülkesine, insanlara ve oluşturduğu ideolojiye karşı hissettiği sorumluluk duygusundan kaynaklanıyor bence mücadeleciliği. “Kenara çekilip sadece akil adam olmak” gibi bir beklentiye karşılık, yapacağı şeylerin olduğuna inanması, çaba harcaması ve bunu son anına kadar hiç bırakmaması…

(Erkan İlyas Helvacı - Takvimhaber)

Haber Ara