Sempozyum’da Türkiye ile birlikte; Ürdün, Malezya, Suriye, Mısır, Katar, S.Arabistan, Filistin ve Fas olmak üzere toplam 8 ülkeden 28 konuşmacı tebliğlerini sunacak. Sempozyum tam gün oturumlu 2 gün boyunca devam edecek. Medeniyet İlim Kültür ve Dayanışma Derneği ve Genç Birikim Derneği’nin işbirliği ile yapılacak sempozyuma uluslararası alanda tanınmış isimler konuşmacı olarak katılıyor.
Sempozyumun sunumunu gerçekşeltiren Beşir Ersoy Hoca, konuşmacıları selamladıktan sonra şunları söyledi:
"Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a, salât ve selam Allah’ın alemlere rahmet olarak gönderdiği rasulüne, onun aile halkına, bütün ashabına, onun davetini günümüze kadar müstesnâ bir dikkat ve emanetle taşıyan, kıyamete kadar taşıyacak bu davanın gerçek erlerine, onun izini yaşatarak, sürdürmek için yaşamış, kan ve ter dökmüş, mürekkep akıtmış bütün kalem ve kılıç erbabına olsun.
Yüce Allah Al-i İmran suresi 179. ayet-i kerimesinde “Allah müminleri içinde bulunduğumuz hal üzere bırakacak değildir” buyurmaktadır. Peygamber (s.a.v) da konumuzla çok yakından irtibatı bulunan bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah bu ümmete her yüz yıl başında dinini yenileyecek kimse(ler) gönderecektir.”
Ayet-i kerime ile ilgili olarak müfessirler özellikle Cenab-ı Allah’ın müminleri ve kâfirleri ayrıca münafıkları iç içe ve hal-i hazırdaki durumlarında bırakmayacağını belirtmektedirler. Dolayısıyla bu ayet-i kerimenin konumuz ile şöyle bir ilgisi bulunmaktadır:
Müminler zorlu ve sıkıntılı bir hal içinde bulunup dinlerini Cenab-ı Allah’ın kendilerinden istediği ve onu razı edecek şekilde yaşayamıyor iseler onları bu vaziyette bırakmayacağını, içinde bulundukları bu zorlu, sıkıntılı hallerini feraha ve kurutuluşa tebdil edeceğini müjdelemektedir. Dinlerini Cenab-ı Allah’ın kendilerinden istediği ve onu razı edecek şekilde yaşayamamaları halinde bu vaziyetlerinin böyle sürmeyeceğini, onları içinde bulundukları bu zorlu, sıkıntılı ve dinlerinin kendilerinden istedikleriyle bağdaşmayan hallerinden zamanı gelince kurtarıp, bunun için gerekli sebepleri de halk edeceğini işaret etmektedir.
Zikrettiğimiz hadis-i şerif de yüce Rasulün yüz senelik zaman dilimleri içerisinde dinlerinin eskiyen kısımlarını yenileyecek müceddid dediğimiz kimseler göndereceğine işaret etmektedir.
Bu, işaretten öte ümmet için çok güçlü ve ümit verici bir müjdedir. Diğer taraftan sonradan gelen sıkıntılı ve buhranlı zamanlarda yaşayan müminlerin ümmetin geçmişinde, benzer sıkıntılı ve buhranlı zamanlarında bu işin öncüleri sayılan müceddidler rehberliğinde hangi yol ve yöntemler izlenerek, hangi adımlar atılarak bu tecdîdin yani yenilemenin gerçekleştirildiğine dikkat etmemizi işaret etmektedir. Bu sebeple dinin hak ettiği boyutlarda her bakımdan doğru, güçlü ve muktedir olarak rolünü yerine getirebilmesi için sorumluluklarını yerine getirmek azim ve gayretinde olanların, daha önce gerçekleştirilen yenilenme/tecdid işinin hangi usul ve yollar izlenerek tahakkuk ettirildiğini dikkatle izlemleri bir zorunluluktur.
Bu arada şunu da belirtmek yerinde olacaktır. Eskime dinin kıyamete kadar temel kaynakları olan Kur’an ve sahih sünnette kesinlikle söz konusu değildir. Böyle bir eskimeye karşı Cenab-ı Allah bu dini ve bu dinin temel kaynakları olan Kur’an ve sünneti muhafaza etmiş bulunmaktadır. Bunun için gerekli esbabı halk etmiş ve adeta dinin temizliğini, saflığını, arılığını, duruluğunu, her türlü yabancı şaibeden etkilenmesine karşı korunmasını bizzat Cenab-ı Allah kendisi halk edeceği ve halk ettiği sebeplerle gerçekleştireceğini bildirmiştir.
O halde yenilenmesi söz konusu edilen nedir? Hadis-i şerifin açıkça ifade ettiği üzere -ki aynı zamanda az önce işaret ettiğimiz ayet de buna değinmektedir- eskime, bu ümmetin dininin kendisinde değil, bu dinin ümmet tarafından hayata geçirilmesinde, yaşanmasında, uygulanmasında söz konusu olacaktır. Ümmetimizin tarihinde ve sosyal vakıasında gördüğümüz budur.
Ümmet, tarih boyunca İslam’ı anlama ve yaşamasında bir takım aşınmalarla ve yıpranmalarla karşı karşıya kaldığı her seferinde ciddi yeniliklerle, daha doğrusu ümmetin hayatında eskiyen kısımların yenilenmesi hareketleriyle karşı karşıya kalmıştır.
Tarihi gerçekleri bu açıdan takip ettiğimiz zaman Ömer b. Abdulaziz gibi müstesna bir şahsiyetin, kendi döneminde İslam’ın eskiyen siyasal ve hatta ilmî hayatını ciddi manada yenilediğini görürüz.
Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel gibi parmakla gösterilecek daha nice ilim adamımızın yaptıkları hesaba sığmayacak kadar yoğun ve etraflı ilmî faaliyet ve mesailerinin, bu alanda ümmete sağladıkları faydaların gereği gibi tanımlanması adeta imkânsızdır.
Yeni fütuhatın ümmeti karşı karşıya kaldığı her türlü fıkhi ve itikadi meselelerde şöyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde etkilediği bir gerçektir.
Bunun bir neticesi olarak ümmetin itikadi, ilmi ve fikri hayatında eskiyen, aşınan veya yanlışa doğru meyleden pek çok husus ortaya çıkmıştır.
İşte, tek tek saymak adeta imkânsız gibi görünen kendilerine işaret ettiğimiz bu yüce şahsiyetlerin yani dini eskiyip yıprandığını gördükleri alanlarda yenilemek çaba ve azminde olanların büyük çapta tashihler yaptıklarını, hadis-i şerifin ifade ettiği şekliyle dini ümmetin faydasına olmak üzere yenileyip, tecdid ettiklerini görmekteyiz.
Ümmetin İslamî hayatının aşınan çeşitli alanlarını yenilemek gayretiyle ortaya çıkmış müceddidlerin isimlerini dahi zikretmek pek büyük bir vakit alacağından, çok özel ve ciddi araştırmaları gerektirdiğinden bu müceddidlerin başı olarak gördüğümüz öncü bazı şahsiyetlere işaret ettikten sonra ve ayrıca bir asırda hadis-i şerifteki “men: kimse, kimseler” lafzının genelliği dolayısıyla aynı asırda birçok müceddidin bulunabilmesinin de mümkün olacağına dikkat çekerek hadiste bunun önünün açık olduğunu ifade ettiğine de özellikle atıfta bulunmak yerinde olacaktır.
Güzide ilim, fikir ve davet erbabının değerli katkılarıyla gerçekleştirmekte olduğumuz bu hayırlı ve güzel toplantımızda hayatını, kişiliğini, hareketini ve ümmete armağan ettiği açık seçik, net, arı duru İslamî ve aynı zamanda diriltici anlayışı İslam dünyasının tamamına neşretmek üzere ateşleyen bir dava ve hereket şehidini ve onun bereketli hareketini biraz daha yakından tanımak imkân ve fırsatını elde edeceğiz.
Bu mübarek hareketin ilim, fikir ve davet kadrolarını bir dereceye kadar tanıyan, bu hareketin belli bir dönemden itibaren yalnız
Müslümanları ve İslam’ın dostlarının dikkatini çekmekle kalmayıp, aynı zamanda uluslarası güçlerin ve emperyalistlerin de kendi oyunlarını bozabilmeye aday bir fikir ve hareket adamı olarak Hasan el-Benna’yı ve onun izinden gidenleri gördüklerini göz önünde bulunduracak olursak, merhum şehid Hasan el-Benna’nın asrımızın en büyük müceddidlerinden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Onun, 20. asrın yani 1324 hicri yıla tekabül eden 1906’da doğup, yine hicri 1368’e tekabül eden 1949 tarihinde şehit olduğunu hesaba katacak olursak, zaman dilimi itibariyle de uygun düşmesini nazar-ı itibara alarak hicri 14. asrın müceddidlerinin başında geldiğini kabul ediyoruz.
Zorlu, sıkıntılı ve buhranlı zamanlarda toplumların önüne toplumsal hayatın pek çok cephesinde yaşanan krizlerden, sıkıntılardan kurtulmanın çarelerini arayan, yollarını gösteren, toplumlarına, ümmetlerine önderlik ederek önlerini açan büyük şahsiyetlerin de ortaya çıkış zamanları olduğu tarihte açıkça görülen gerçeklerdendir.
Şehit, imam Hasan el-Benna 43 yıllık bir ömre yalnızca bir cemaat kurmayı, her birisi başlı başına bir program ve ciltlerle ancak hakkıyla açıklanabilecek çapta özlü risaleler yazmayı sıkıştırmakla kalmamıştır. Hatta diyebiliriz ki, Risalelerinden başka bir eser bırakmamış olsaydı, bunlar dahi onun ileri çapta bir ilim, fikir ve hareket adamı olarak tarihe geçmesi için yeterli idi.
Ama o, bu kadarıyla yetinmedi. Yazdığı her bir cümlenin gereğini en mükemmel anlamda yerine getirdi. Her bir kelimeyi başlı başına hareket eden adeta büyük birer şahsiyete dönüştürdü, teriyle, kanıyla bu kelimelere hayat verdi. Bütün ümmetin önünü açan hatta makûs talihini değiştirmenin yollarını gösteren ve fiili olarak da bunu kurduğu müstesna hareketiyle ortaya koyan örnekliğini yaptı.
Bu hüviyetiyle o, aynı zamanda bir hareket adamıdır.
Yani o işaret ettiğimiz bu temel özellikleriyle gerçek manada bir peygamber varisi idi.
Yüce rasule ihsan edilmiş ve kendisinden önceki peygamberlere verilmemiş temel özelliklerden birisi olan Cevamiu’l-Kelim yani kısacık ve az sözlerle geniş ve özlü anlamları ifade edebilmek kabiliyet ve lutfunun Hasan el-Benna’nın, merhum şehidimizin sözlerinde ve risalelerinde pek büyük çapta bir makes bulduğunu söylemek bizim için gerçekten bir mübalağa değildir. -Kimseye hak etmediği bir övgüyü yapmaktan Allah’a sığınırız.-
Kısaca Cevamiu’l-Kelim diye ifade edilen bu nebevi özelliğin Hasan el-Benna’nın söyleyip ettiklerinde ma‘kes bulması onun gerçek manada bir peygamber varisi olduğunun da göstergesidir.
O peygamberler ki geriye para pul miras bırakmazlar, onlar doğru, dünya ve ahiret saadetini sağlayan ilmi, salih ameli, ahlakı miras bırakmışlardır. İşte Hasan el-Benna, merhum ve muazzez o büyük şehit, gerçekten de peygamberî mirasa sahip birisi olarak devraldığı bu mirasın sorumluluğunun farkında olmuş birisidir. Bu bilinçle yaşamış ve bu bilinçle asırlara sığmayacak çaptaki büyük eylemleri ve başarıları -ihlâs ve samimiyetinin de katkısıyla- Cenab-ı Allah ona ve onun hareketine lutfetmiştir.
Merhum Hasan el-Benna’nın bir hareket adamı olarak ortaya çıktığı dönemlerde ve Müslüman Kardeşler hareketinden önceki hazırlık faaliyetleri diyebileceğimiz türlü cemiyet çalışmaları ile Müslüman Kardeşler hareketini kurduktan sonra ve bu hareketin gerçek anlamda mürşitliğini yaptığı, şahadetine kadar devam eden dönemde yani kısacası 20. asrın başlarında İslam dünyasının durumu ne idi?
Hasan el-Benna henüz çocuk yaşta iken bütün emperyalistlerin İslam'ın son kalesinin başkenti olan, fethedilmesi için Peygamber aleyhissalatu vesselamın müjdesi bulunan İstanbul’un o zamanın İslam'ın hilafet merkezini ele geçirmek için bütün emperyalist güçlerin, Mehmet Akif’in tasviriyle;
“Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ
Hani tauna da züldür bu rezil istila.”mısralarıyla canlandırdığı o tek dişi kalmış canavar uygarlığın temsilcileri olan emperyalist ülkeler ve onların sömürgeleştirdikleri yerlerden getirdikleri, kendi adlarına savaştırdıkları, bir bölümü de ne için geldiğini, ne için savaşacağını bilmeyen kimseleri öne sürdükleri Çanakkale Savaşı cereyan ediyordu.
Hasan el-Benna’nın çocukluk dönemlerinde birinci dünya savaşı ve buna bağlı olarak İslam’ın son kalesi, devleti ve ümmetiyle, milliyetçilik cereyanları, emperyalist faaliyetler ve içteki gafillerin de etkisi ile ümmetin acizliği ve çaresizliği neticesinde ipi kopan bir gerdanlık gibi darmadağın edildi.
İslam dünyasının çeşitli yerleri, çeşitli sömürgeciler tarafından büyük bir aç gözlülükle paylaştırıldı, bu ülkenin, bu İslam devletinin yeraltı, yer üstü zenginlikleri, beşeri gücü, kaynakları tamamen işgal edildi, sömürgeleştirildi.
İşgalden kurtulan Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelerde de kesinlikle emperyalizmin sahnelediği oyun ve programları bozmayacak, aksine daha rahat uygulanmasını temin edecek birtakım kukla yönetimler veya kendi direktiflerinin dışına çıkmayacak yönetimler başa getirildi.
Böylelikle ümmet İslam'dan, tarihinden ve kendisine hayat veren dininden koparıldı. Batının gösterdiği ve dinden uzaklaşmayı din ile ümmet arasına mesafe koymayı ifade eden cahili olması itibariyle eski, hortlatılması itibariyle yani bidat ile eşanlamlı olması itibariyle –sözüm ona- yeni bir hayat tarzına yönlendirildi.
Böyle bir hayat özendirildi ve kurumlaştırıldı.
İşte Hasan el-Benna’nın ve onun kurduğu dünya çapında –eksiklikleri, eleştirilecek noktaları olmakla birlikte meziyetleri, güzellikleri daha önde olan- Müslüman Kardeşler Hareketi’nin, Cenab-ı Allah’ın, müminleri içinde bulundukları hal üzere bırakmayacağına dair müjdesinin ve Rasulullah (s.a.v) efendimizin her yüzyılın başında bu ümmete dinini, dini hayatını yenileyecek kimseler göndereceği anlamındaki nebevi muştunun müşahhas bir ifadesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ortaya çıktığı andan itibaren çağın en ciddi ve önemli hareketi olarak dikkat çeken Müslüman Kardeşler Hareketi doğduğu yer olan Mısır’ın sınırlarını çok kısa bir zamanda aştı. Filistin’den Afganistan’a, hatta Malezya’ya kadar, batıda Fas’a kadar İslam dünyasını etkiledi, uluslararası çapta o hareketin çağdaşı olan H.A.R. Gibb’den tutun, Bernard Luis’e kadar emperyalistlerin hedef göstericisi olup akıl hocalığı yapan bütün oryantalistlerin, İngiltere'sinden, Amerika'sına, Fransa'sına kadar belli başlı siyaset adamlarının, ilim ve fikir insanlarının dikkatlerini çekmiş, kendi açılarından bu hareketi nasıl kontrol altına alabileceklerinin, hatta daha da vahim olmak üzere bu hareketi nasıl köreltip, yolundan saptırabileceklerinin hesabını ve planlarını yapıp, programlarını ve eylemlerini ortaya koymaya itmiştir.
Bütün bunlar belki bazı yönleriyle birçok müslümanın farkında olmadığı bu hareketin ve kurucusunun özelliklerinin, gerçekten yakından tanınması gerektiğini ciddi bir ihtiyaç olarak ortaya koymaktadır.
Bu sebeple biz böyle bir ilmî toplantının gereğine inandık ve görüneniyle görünmeyeniyle tamamı ve katkıları Cenab-ı Allah’ın malumu olan bu güzel toplantıyı gerçekleştirdik. Katkısı bulunan herkes tarafından, böyle bir şahsiyetin ve kurduğu hareketin öneminin idraki ile bu sempozyum -Cenabı Allah’a hamdolsun ki- gerçekleştirilebildi, yüce Allah’tan da çok başarılı bir şekilde neticelenmesini ve bunun da hayırlı etkilerinin ümmet arasında pek güzel bir yankı bulmasını niyaz ederiz.
Böyle müstesna ve değerli katılımcıların iştiraki ile bir sempozyum, elbette çok önemlidir ve önemsenmelidir. Önemli olduğu kadar yetersiz olduğunun da idrakindeyiz fakat bu bir başlangıç olarak kabul edilir ve eksikleri, kusurları tamamlanmak, hataları düzeltilmek üzere iyi niyetle ele alınırsa önemli katkılarının olacağına da inancımız sonsuzdur.
Böyle bir hareket ve kurucusu hakkında bu sempozyum Türkiye coğrafyasında bildiğimiz kadarıyla bir ilktir. Bunu gerçekleştirme düşüncesi burada olan ve olmayan, bu işte fiilen katkısı bulunan ve bulunmayan birçok müslümanın, birçok kardeşimizin yedi sekiz yıldan beri düşündükleri ve arzu ettikleri bir faaliyettir. İşte bugün o yıllar öncesi ortaya atılan veya Cenab-ı Allah’ın kardeşlerimizin diliyle dillendirdiği o temenninin gerçekleştiği bir zamandır.
Bundan dolayı Cenab-ı Allah’a da hamd u senalar olsun.
Bir ilk olması özelliği dolayısıyla zaman ve imkânlar içerisinde sempozyumumuzun ana hatlarını, bu hareketin kurucusu şehit Hasan el-Benna’yı çeşitli yönleriyle tanımak ve ikinci olarak hareketi çeşitli yönleriyle tanımak gibi iki ana eksen belirledi.
Bu çerçevede çok önemli ve ciddi tebliğler dinleyeceğimizden ve dinleyeceğimiz bu tebliğlerin ciddi bir emek ve gayret mahsulü olduğundan eminiz. Bu işe başlamadan önce de böyle olacağını ümit ettiğimizden dolayı değerli katılımcıları zaman zaman yormak, onları zor durumda bırakmak pahasına da olsa tebliğlerini sempozyumun gerçekleştiği bu tarihten yaklaşık bir, bir buçuk ay önce yazılı olarak elimize ulaştırmalarını istedik.
Sağ olsunlar onlar da isteklerimizi kırmadılar, gerekçelerimizi de çok makul ve olumlu buldular. Gerekçemiz ise herkesin tebliğini rahatça sunabileceği bir zaman ayırma imkânı bulunmadığından hatta birçok tebliğcinin tebliğinin ancak özetini sunabilecek kadar bir zaman bulabileceğinden hareketle, diğer taraftan sunulacak bu tebliğlerin bu alanda ciddi bir kaynak teşkil edeceği düşüncesiyle harcanan emeklerin, çabaların yalnızca tebliğcilerin dosyalarında kalmasını arzu etmedik.
Harcanan bu güzel emek ve gayretlerden olabildiği kadar pek çok kimsenin de yararlanmasını arzu ettiğimizden, sempozyumun fiilen gerçekleştiği bu tarihten önce katılımcılara ve dinleyicilere bir kitap halinde sunulması arzusu ile tebliğler bir araya getirildi ve bir kitap halinde size takdim edildi.
Bu şekilde böyle bir kitabın ortaya çıkmasında emeği geçen herkesin Cenab-ı Allah, sa’yini meşkûr kılsın. Hepsine teşekkürler ederiz, dualarını da bekleriz.
Belirttiğimiz gibi bu sempozyumun birinci ana ekseni bu hareketin kurucusu olan şehit Hasan el-Benna’yı çeşitli yönleriyle tanımak teşkil edecektir. Bunun için Hasan el-Benna’nın davetinin esasları, hayatı, kişiliği, fikir ve hareket adamı olarak mücadelesi ve İslam düşüncesindeki yeri ve önemi üzerinde duran ve bu noktaları aydınlatmaya çalışan değerli tebliğler dinleyeceksiniz.
İkinci ekseni teşkil eden Müslüman kardeşlerin Hasan el-Benna döneminde ve sonrasındaki tarihi hallerini, aşamalarını göreceğiz.
Diğer taraftan hareket olarak Müslüman kardeşlerin düşüncelerini, sayılamayacak kadar çok sayıdaki düşünürlerinden bazılarını, nebevi davet ışığında Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler davetini, bu davetin İslam medeniyetinin yeniden inşa edilip, yenilenmesi ile ilgili projesinin taslağını, ihvan'ın davetçi ve siyasal kimliğini, ihvanın İslam’ı inşa etme mücadelesini yani hayatı, İslâmî hayatı tecdid mücadelesini, bu yolda ilerlerken karşı karşıya bulundukları siyasal sistemlerin engellemelerine karşı verdikleri mücadeleyi, uluslar arası emperyalizmle mücadelelerini, hareketin İslam dünyasındaki ve dışındaki etkilerini ve bu sempozyumun cereyan ettiği bu coğrafyada yani Türkiye’de İslam’ın anlaşılmasına katkılarını ve son olarak bu harekete yöneltilen eleştirileri ve hareketin geleceği ile ilgili birtakım ipuçlarını ele alacak çok değerli tebliğler dinleyeceksiniz.
Cenab-ı Allah’tan bu ilmi ve fikri toplantımızın pek çok hayırlara vesile olmasını niyaz ederken, henüz iki senesini tamamladığını gördüğümüz ve kendisine Arap baharı da denilen bu baharın Müslüman kardeşlerin ve onların projelerinin istikametinde İslam ümmetinin bir baharına dönüşeceği ümidi ile hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyor, Cenab-ı Allah’tan hayırlı bir buluşma ve bir toplantı olarak tarihe geçmesini niyaz ediyoruz.
es-Selamu aleyküm, Allah’a emanet olun… " dedi.
Sempozyumun bugün kü bölümünde
Birinci oturumda Prof. Dr. Ali Karadaği başkanlık edecek “Hasan el-Benna’nın Kişiliği” başlığı olarak Saat 10.00’da başlayacak sempozyumun ilk tebliğini Dr. Fahri Hoşab “Hasan el-Benna Döneminde İslam Dünyası” başlığı altında bir sunum gerçekleştirecek. Ürdün’den katılan Dr. Abdülkadir Ebu Faris, “Hasan el-Benna’nın Kişiliği” başlığı altındaki tebliğini sunacak. Yine Ürdün’den Dr. Hemmam Said “Hareket Adamı Olarak Hasan el-Benna ve Mücadelesi”’ni anlatacak. Türkiye’den iştirak eden Prof. Dr. Tahsin Görgün “Hasan el-Benna’nın İslam Düşüncesindeki Yeri” adlı sunumunu dinleyiciler ile paylaşacak.
Günün ikinci oturum başkanı Süleyman Arslantaş olacak. “Hasan el-Benna Dönemi ve Sonrası İhvan” konulu başlığın ilk tebliği, Prof. Dr. Hayrettin Karaman “Hasan el-Benna’nın Medeniyet ve Tecdid Projesi’nin Esasları”nı sunumunda anlatacak. “Hasan el-Benna Döneminde İhvan” başlıklı çalışmayı Ali Kaçar aktaracak. Vahdettin Işık’ın “İhvan’ı Doğuran Siyasi ve Fikri Zemin” başlıklı sunumunun ardından Gazeteci Yazar Mustafa Özcan’ın “Hudaybi Dönemi ve Sonrası İhvan” içerikli tebliği bulunuyor.
Günün üçüncü oturumun konusu “İhvan Düşüncesi” olacak ve başkanı Prof. Dr. Hayrettin Karaman olacak. Malezya’dan Dr. Vecdi Ğuneym “Hasan el-Benna’nın İhvan Düşüncesi”ni, ikinci olarak Beşir Eryarsoy “Bazı İhvan Düşünürleri”ni, üçüncü olarak Suriye’den Dr. İbrahim el-İbrahim “İhvan’a Göre Dava’nın Özellikleri”ni ve Dr. Ahmet Emin Dağ da “İhvan Düşüncesi’ne Muhalif Örgütlerin Ortaya Çıkışı” tebliğlerini dinleyicilere aktaracaklar.
İlk günün son oturumunda, oturum başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay olacak ve “İhvan Kimliği” başlıklı tebliğler sunulacak. Prof. Dr. Mustafa Arığman “Nebevi Davet Işığında Hasan el-Benna’nın Daveti”ni, Mısır’dan Şeyh Abdulhalik Hasan Abdulvehhab, “İhvan’a Göre İhvan’ın Davetçi Kimliği”ni, Katar’dan Prof. Dr. Ali Karadaği “İhvan’a Göre İhvan’ın Siyasal Kimliği”ni ve Filistin’den İbrahim Ğoşe “İhvan Düşünce Siyasetinde Cihad” başlıklı tebliğlerini sunacaklar.