Suriye ve Irak'ın geleceği ile enerji fiyatları konusunda Ankara ile ayrı düşen Tahran, bu ziyaret sırasında da Türkiye'nin talep ve telkinlerine mesafeyi korudu. Çarşamba günü Today's Zaman'da çıkan yazımda Başbakan Erdoğan'ın İran ziyaretinin, iki ülke ilişkilerinin bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceğine dair kritik bir öneme sahip olduğunu yazmış ve ikili ilişkilerin bu gezi sonrasında yeni bir hal alacağına dikkat çekmiştim. Ziyaret sonrasında da gerek Başbakan Erdoğan'ın gerekse Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun yaptığı tüm olumlu ve iyi niyetli açıklamalara rağmen bu konudaki analizleri revize etmemi gerektirecek somut sebeplerin ortaya çıktığına dair bir belirti göremiyorum.
Bir yıl öncesine kadar aşağı yukarı her konuda neredeyse aynı çizgide buluşan Türkiye ve İran'ın, ikili ve bölgesel ilişkilerinde bugün aynısını söylemek imkânsız. Özellikle Suriye'de yaşanan dramatik gelişmelerden sonra çıkarları tamamen farklılaşan hatta çatışan iki ülke arasındaki ilişkileri sanki her şey yolundaymış gibi sürdürmenin artık imkânı ve zemini ciddi oranda aşınmıştır. Öte yandan, Nuri el-Maliki'nin katı mezhepçi yönetimi altındaki Irak'taki gelişmelerde de Türkiye ile İran çıkarlarının çatışmacı bir zemine doğru evrildiğini görmemek imkânsızdır.
İşte bu şartlarda gerçekleşen Erdoğan'ın Tahran ziyareti, ikili ilişkileri yeniden eski rayına oturtmaktan ziyade, erkence ve kabaca yapılacak bir tanımlamayla "soğuk barış" diyebileceğimiz yeni bir sürecin başlangıcı bile sayılabilir. İki ülkeyi ilgilendiren sorunların hiçbirinde somut bir gelişme kaydedildiğine dair herhangi bir veri ortaya koyamayan ziyaret, yapılan tüm olumlu açıklamalara rağmen, Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı kabul edilebilir. İran'ın nükleer programı konusunda yapılacak müzakereler konusunda belli-belirsiz bir yol alınması gezinin bir başarısı olarak sunulabilse bile, yine kanaatimce bu geziyi tarihi kılanın nükleer müzakereler boyutu değil, İran-Türkiye ilişkilerini doğrudan ilgilendiren anlaşmazlık konuları olduğunun altını çizmeliyim.
Esed rejiminin Suriye'de sivillere karşı giriştiği katliamlara her türlü desteği veren Tahran yönetimiyle tavrını bütün medeni ülkeler gibi Suriye halkından yana koyan Türkiye'nin ciddi bir yol ayrımında olduğu açık. Bu konuda iki ülke arasında açılan makasın kısmen bile olsa kapatıldığına dair bir emare ise görünmüyor. Gerçekçi olmak gerekirse böyle bir yakınlaşma beklenmiyordu da. Neticede Türkiye, Suriye'de halkın arzu ettiği demokratik bir rejimden yana tavır alırken, İran Nusayri/Alevi azınlığa dayalı Esed rejiminin devamı için girişilen sivil katliamlarına her türlü desteği açıktan vermeyi sürdürüyor. Suriye muhalefet kaynakları, Türkiye sınırına yakın bölgelerde bile İran özel birliklerinin Esed güçleri ile birlikte sivil katliamlarında rol oynadığını iddia ediyor.
Öte yandan, İran'la Türkiye, mezhep çatışmalarının bir türlü son bulmadığı Irak'ın geleceği konusunda da neredeyse taban tabana zıt bir pozisyon almış durumdalar. Türkiye ta en başından itibaren Irak'ın birliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayacak temsili ve çoğulcu bir yapıyı savunurken, İran yine ta en başından itibaren Şiilerin hakimiyetinde bir ülke arzusunu hayata geçirmenin peşinde oldu. Bugün gelinen noktada Şii egemenliğini tüm Irak'a yayamama durumunda Şiilerin, ülkenin bölünmesi pahasına sadece kendi bölgelerinde ama mutlak egemen durumunda olmasını tercih eden İran'dan başkası değil. İran, ister Irak'ın tamamına egemen olmak yoluyla, isterse sadece Irak'ın zengin petrol kaynaklarına sahip güneyinde mutlak egemen olmaları yoluyla Irak'ta kendi kontrolünde bir rejim emelinden vazgeçmiş değil. İster Şiilerin kontrolündeki bir ve bütün bir Irak, isterse mutlak Şii egemenliğindeki Irak'ın bir bölgesi vasıtasıyla İran, bu ülkenin komşusu Suriye üzerinden Akdeniz'e uzanan bir stratejik kuşağı kendi çıkarları için vazgeçilmez görmektedir. Nüfuzunu alabildiğine pekiştirme arayışında olduğu bu kuşağın İran'a pek çok getirisinin yanı sıra Türkiye'nin tarihi, kültürel ve ticari açıdan köklü ilişkileri bulunan doğal hinterlandı durumundaki hem güneye (Ortadoğu Arap coğrafyası) hem de doğuya (Orta Asya Türk cumhuriyetleri) erişim yollarını denetleme imkânı verdiğini de vurgulamak gerekir.
Tahran'la hesapsız yakınlaşmanın dünyada oluşturduğu tüm olumsuz imaja rağmen karşılıksız İran sevdasının Türkiye'ye ne kazandırdığını da doğrusu anlamış değilim. Burada elbette Türkiye'nin Batı'nın çoğunlukla çifte standartlar barındıran sorunlu çizgisini benimseyerek bu önemli komşusuyla çatışmacı bir ilişkiye girmesini savunmuyorum. Ancak kendisi için bunca riski göze alması karşısında İran'ın Türkiye'yi gereğince takdir ettiği kanaatinde de hiç değilim.
İRAN ZİYARETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Neticede, bugün geldiğimiz noktada, İran'ın hem Irak'ta hem de Suriye'de, hem bu ülkelerin halklarının geleceğini hem de Türkiye'yi ve çıkarlarını tehdit eder bir pozisyonda olduğunu görüyoruz. Dahası, tıpkı 1990'lı yıllarda olduğu gibi, İran'ın terör örgütü PKK'ya yeniden kucak açabileceği, doğrudan ya da dolaylı her türlü desteği verebileceği bir konjonktürel zeminin oluşmakta olduğunu da değerlendirebiliyoruz. Öte yandan, Türkiye'nin uluslararası toplum tarafından köşeye sıkıştırılmaya çalışılan İran'a gösterdiği iyi niyet ve tüm iyiliklerin Tahran'ın teşekkür niteliğindeki bir muamelesiyle karşılaştığına dair bir emare ise bulunmuyor. Tam tersine ağzını açan her İran yetkilisi, NATO'nun Malatya Kürecik'teki savunma amaçlı radar tesislerinden dolayı pervasızca Türkiye'yi vurmakla tehdit edebiliyor. Üstelik İran için giriştiği onca fedakârlığa rağmen Türkiye, en pahalı petrol ve doğalgazı halen İran'dan alıyor. Türkiye 2011'de İran'dan aldığı bin metreküp doğalgaz için ortalama olarak 423 dolar öderken, Rusya'ya bile ancak 418 dolar ödedi. Türkiye, astronomik fiyat konusunda kılını kıpırdatmayan İran'la bu uzlaşmazlığını olduğu varsayılan dostane ilişkilerin gereği olan ikili müzakerelerle değil, uluslararası tahkim yoluyla çözmeye çalışıyor. Sadece bu durum bile iki ülke arasında reel zemini olan iyi bir dostluk modelinin tesis edilemediğini ispatlıyor. Bu konuda hakiki dostluğun ne demek olduğunu ise alınan bin metreküp doğalgaz başına 282 dolar ödenen Azerbaycan gösteriyor.
Maalesef Başbakan Erdoğan ve beraberindeki ekibin iki günlük ziyaretinin iki ülke arasında her geçen gün açılan stratejik makası kapadığına dair herhangi bir emare bulunmuyor. Her ne kadar Başbakan Erdoğan, İran dönüşü Ankara Esenboğa Havalimanı'nda düzenlediği basın toplantısında, "Şu bir gerçek ki bölgemizde yer alan her türlü istikrarsızlık unsuru Türkiye ve İran dahil olmak üzere bölge ülkelerinin tümünü birden etkileyecek, tümüne birden zarar verecektir. İranlı yetkililerle yaptığımız görüşmelerimizde bunu açıkça dile getirdik ve bu konuda hemfikir olduğumuzu bir kez daha teyit ettik." dese de İranlı muhataplarının yaptığı açıklamalar, Sayın Erdoğan'ın bu iyi niyetli yaklaşımını desteklemekten çok uzak duruyor.
Başbakan Erdoğan'ın İran gezisi, iki ülke arasında basit fikir ayrılıklarının çok ötesine geçen stratejik çıkar çatışmalarının çözümü konusunda herhangi bir ilerlemeye yol açmadığı gibi, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın Başbakan Erdoğan'la görüşmesini sağlık sorunları gerekçesiyle ertesi güne ertelemesi de basit bir tesadüf olarak geçiştirilmemelidir. Bu tutumun ne anlama geldiği, ziyaret öncesi kulaklarımıza kadar ulaşan ve İran'ın gezi sırasında Başbakan Erdoğan'da soğuk duş etkisi yapacak bazı adımlar atacağı iddiasına dayanan ciddi duyumlarla birleştirilirse daha iyi anlaşılır.
Netice olarak bu gezi sonrasında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Türkiye'nin İran'la ilişkilerinin yeni bir sürece gireceğini beklemek için ortada çok fazla sebep var. Bu sebeplerin başında da Başbakan Erdoğan İranlı muhataplarına ne düzeyde ve içerikte telkinde bulunmuş olursa olsun İran'ın kendi milli çıkarlarını endekslediği Suriye'deki mevcut rejim ve Irak'taki sekter yönetim arzusu konusunda farklı bir tavra yönelmeyeceği gerçeği gelmektedir. Türkiye'nin astronomik fiyatlarla da olsa enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığı İran'a karşı güçlü bir duruş sergileme imkânı maalesef bulunmasa da, Ankaraile Tahran arasında bu gezi sonrasında resmen başladığını ve belirsiz bir süre boyunca devam edeceğini düşündüğüm yeni dönemi tanımlayacak en iyimser tabir sanırım "soğuk barış" olacaktır.
Bülent Keneş*
*Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni
Zaman