Osman Atalay*
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde kabul edilen 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını içeren tasarı hepimizin moralini bozdu. Yıllardır mart ve nisan ayları Türkiye diplomasisinde ve hükümetlerinde ayrı bir stres ve heyecan oluşturur.
Ermeni lobileri sürekli 1915 soykırım iddialarını gündeme getirerek kamuoyunu etkilemeye çalışır. Amerika'nın Türkiye'ye olan bölgesel stratejik ihtiyacı bu konjonktür de kıl payı bir oyla da olsa Türkiye'yi üzdü. En azından trajedi ya da felaket deyimi tartışılır bir ifade tarzıdır, fakat soykırım kelimesi hukuki yaptırımları ve cezai müeyyideleri beraberinde getirecek. Bölgesel siyasi huzursuzluklara sebebiyet verecektir,
Obama ve Clinton'un yoğun çabalarına rağmen, aleyhimize bir karar çıktı. Bu kararın komedi bir oylama ile nasıl gerçekleştiğini canlı yayınlarda izledik. Medyamızın tüm farklı düşünen kalemleri burada ortak aklıselim yazılar yazarak konuyu köşelerinde ele aldılar. Yapmadığımız bir soykırım ile suçlanmak, işlemediğimiz bir suç ile yargılanmak ve tarihe mahkûm edilmek, yazarlarımız, aydınlarımız ve akademisyenlerimiz tarafından çok acı ve kabul edilir bir durum olarak görülmemekte ve isyan etmektedirler...
Geçmiş yıllara göre kıyasladığımızda son 8 yıldır bu konuda hükümetin özel lobi çalışması ve çabaları ermeni cemaati içinde pozitif bir avantaj yakaladığına şahit olduk. Tamamen siyasi olan bu diaspora ermeni elitlerinin mücadeleleri geçmişe oranla daha yoğun ve sıcak geçti.
Burada vicdanlarımıza kulak vermemiz gereken ilahi bir sorumluluğumuzu hatırlatmakta fayda görüyorum. Nasıl ki işlemediğimiz bir suçla hem de en ağır (SOYKIRIM) bir ifadeye mahkûm olmamak adına köşe yazarlarımız, bakanlarımız ve STK'lar mücadele veriyorsak,
Fransa'nın Cezayir'de bir milyondan fazla kardeşimizi nasıl katlettiğini, Keşmir'de Müslüman kardeşlerimizin Hindistan tarafından yıllardır katledilmelerini, Filistin'de çocukların katledilmesi ve kimyasal silahların nasıl canlar aldığını, Sudan-Darfur da yaşanan ölümleri, Doğu Türkistan'da 1930 yılından beri sürgünler ve soykırımlarla yaşayan kardeşlerimizi, Lübnan'da İsrail'in yıllardır katliamlarını sürdürmesini, Afganistan'da NATO'nun çocuk kadın yaşlı demeden nasıl katliam yaptığını canlı yayınlarda naklen seyretmemizi, Çeçenistan'da 10 bini çocuk, 100 bin Müslüman Çeçenin katledilmesini, Suriye Hama'da 1982 yılında af örgütü raporlarına göre 20 binden fazla Müslümanın mezarlarının yerinin hala bulunamaması, Felluce'de 2004 yılında ABD ve Irak askerlerinin saldırısı ile yüzlerce insanın kimyasal silahlar ile katledilmesi ve bugün Felluce'de her yıl en az bin çocuk el ve ayak parmakları eksik ya da fazla olarak dünyaya gelmesi, kalp hastası ve felçli doğumların halen devam etmesini seyrediyor olmamız çok acı çok...
Türkiye bugün faili meçhuller ve insan hakları ihlalleri ile gerçekten samimi olarak mücadele eden bir hükümete sahip olması büyük bir şansdır... Geçtiğimiz ay TBMM başkanı sayın Mehmet Ali Şahin'in İslam dünyası STK'lar toplantısında verdiği mesajında Ortadoğu ve İslam dünyasında insan hakları ve Demokrasi mücadelesinde STK'lara çok büyük işler düşmektedir sözleri ile, aslında STK ve akademisyenler ile beraber medya ve köşe yazarlarına vicdani sorumluluk atfetmektedir...
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Türkiye aydınları ve yazar akademisyenleri maalesef İslam dünyasında yaşanan iç kavgalar, mezhep çatışmaları, soykırım vakalarına karşı taraf olmamama ya ve objektif davranmamaya çalıştıkları bir gerçek. Köşe yazarları hükümet görevlileri ya da diplomasi memurları ile eş değerde tavır gösteremezler. Eksik ve yanlış olan vakaları gündeme getirerek kamuoyunu aydınlatmak ve hükümetleri resmi kurumları yönlendirmelidir. Adalet ve Hukuk her Dine, her Mezhebe ve Meşrebe hitap eder. Allahın Adaleti kardeşe de, düşmana da aynı eşit muamele ile hükmetmenizi ister.
Bugün Türkiye yıllar öncesinde işlemediği bir suçla itham edilirken nasıl üzülüyor ve çaba sarfediyor ise, İslam topraklarında, gerek Hıristiyan gerek Müslüman idareciler tarafından katledilen sürülen ve soykırıma tabii tutulan kardeşlerimizin ve mazlum insanların hakkını hukukunu gözetmek ilahi vicdani bir görevdir... Siyasi ve ticari bölgesel hesaplar adına geliştirilen konjonktürel dostluklar asla o ülkelerde yaşanan insan hakları ve özgürlüklerin çiğnenmesi karşısında sessiz kalmamızı gerektirmez. Bu Müslüman olarak inançlarımız ile asla bağdaşmayan bir davranıştır.
*Aktivist-Yazar.