Humus'a topçu saldırısı: 88 ölü
Humus'a topçu saldırısı: 88 ölü
Malum bakan bilmeden konuştu!
Malum bakan bilmeden konuştu!
Ayasofya meydanında sabah namazı kıldılar
Ayasofya meydanında sabah namazı kıldılar
Mısır seçimlerine ilk itiraz geldi
Mısır seçimlerine ilk itiraz geldi
Gül: Annan Planı son şans
Gül: Annan Planı son şans
Karakter boyutu 12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto

Terörizm: Onlarınkiler ve Bizimkiler

Pakistanlı ünlü yazar İkbal Ahmed'in 1998'de Colarado Üniversitesi'ndeki konuşmaları kitaplaştı. Edward Said'in dostu olan Ahmed, terörizm gerçeğini gözler önüne seriyor.

01 Mart 2010 Pazartesi - 15:05

Fazıl Duygun / TİMETURK

Pakistanlı ünlü yazar İkbal Ahmed (Eqbal Ahmad)'in "Terörizm: Onlarınkiler ve Bizimkiler" adlı kitabının David Barsamian tarafından yazılan önsözünü ve İkbal Ahmed'in bir makalesini timeturk.com ziyaretçileri için tercüme ettik.

Bir Gerçeği Anlatmak

Bu kitabın ilk bölümü,”Terörizm, Onlarınkiler ve Bizimkiler”, İkbal Ahmed’in Boulder’deki, Colarado Üniversitesi’nde, 12 Ekim 1998’de, halka açık verdiği bir konuşmanın basılmış bir nüshasıdır. Bu kitabın ikinci kısmı, İkbal Ahmed’den iktibas edilmiş bir pasajdır. Kitabın adı: İmparatorla Yüzleşme, David Barsamian’la konuşmalar (South End Press, 2000). South En Press Collective’e, dayanışma, cesaretlendirme ve destekleri için hususi teşekkürlerim sunarım.


Önsöz
David Barsamian

İkbal Ahmed bu çağın çok aktif hocalarından birisiydi. Ahmed, Hindistan’da, muhtemelen 1934 yılında dünyaya geldi ama bundan asla tam emin değildi. Kardeşleriyle beraber, 1947 yılında henüz yeni kurulmuş olan Pakistan devletini terk etti. 1996 yılında, BBC, Ahmed’in Bihar şehrindeki köyünden Pakistan’a bir göçmen karavanında gerçekleştirdiği yolculuğunu günlükleştirerek, güçlü ve hareketli bir TV belgeseli hazırladı. Film, ABD’de, PBS Tv kanalında, tam bir tarihî belgesel olmadığı ve ayrıca milliyetçilik ayrımcılığı tehlikesine yol açacağı sebebiyle yayınlanmadı. Ahmed’in seküler düşüncesi, bir delikanlı iken yaşayarak tecrübe ettiği, siyasî şiddet ve toplumsal acılarla şekillendi. Hattâ Hind altkıtası, 1947 yılında toplu katliamlara kurban gitmeden önce babasının, kendinden önce öldürülmesine şahit oldu.

Ahmed,1950 yılında, ABD’ye, Princeton’da okumaya geldi. Daha sonra Cezayir’e gitti. Orası, Ahmed’in millî özgürlük ve anti emperyalizm fikirlerinin kristalleştiği bir yerdi. Cezayir’de, Fransa’ya karşı yürütülen halk isyanı esnasında “Yeryüzün Lanetlileri” isimli eserin yazarı Frantz Fanon’la çalıştı. ABD’ye geri dönüşünde, aktif bir sivil haklar savunucusu oldu ve Vietnam Savaşı’na muhalefet eden hareketler katıldı. Onun adını ilk defa katıldığı, son eylemde işittim. Ahmed, Henry Kissinger’ı kaçırmak için tuzak kurmakla suçlandı. Uydurma suçlamalar mahkeme tarafından reddedildi.

Onunla ilk konuşmamı, 1980’nin başında, Ahmed’in, New York’un Yukarı Batı Yakası’ndaki (Upper West Side) apartman dairesinde yaptım. Bu bir hatıraydı. Hemen yeni bir ses kaydedici cihaz aldım. Eve, “Vayy, harika bir röportaj gerçekleştirdim.” Düşüncesiyle döndüm. Hemen teybin düğmesine bastım ve kasedin boş olduğunu gördüm. Görüşmememizde, teybi çalıştırmayı unutmuştum. Çok büyük bir mahcubiyetle kendisine telefon ettim ve neler olduğunu anlatım. Ahmed “dert değil” dedi ve beni ertesi gün tekrar konuşmaya davet etti ve başka bir konuşma daha yaptık. Bu sefer, doğru düğmelere bastım. Ne zaman bu hikayeyi anlatsam, arkadaşları kafalarını sallayacak ve “İşte İkbal” diyeceklerdi.


İkbal Ahmed (Eqbal Ahmad)

Ahmed’in radikal siyaseti ve açık sözlülüğü onu paryalaştırdı ve akademik çevrelerden dışlanmasına sebeb oldu. Entellektüel göçmen bir çalışan olarak yıllar sonra, 1980’li yılların başlarında, Massachusettes Eyaletinin Amherst şehrindeki Hampshire Koleji (Hampshire College) Ahmed’e bir profesör olarak iş verdi. Bu kolejde, 1997 yılında emekli olana kadar ders verdi. Hayatının son demlerini çoğunlukla İslamabad’da geçirdi, Burada, Pakistan’ın, İngilizce yayın yapan en eski gazetesi Dawn’da (Şafak) haftada bir köşe yazısı yazdı. Ahmed’in siyasî çalışması esas olarak, Keşmir ve nükleer silahlar konusunda Hindistan’la olan farklılıklara bir köprü kurmaya çalışmaktan mürekkepti. İkbal ayrıca, İslâmî fundementalizmin yükselişine karşı ve Pakistan’ın Talibanlaşması konusunda sesli ikazlarda bulunmaktaydı.

İkbal Ahmed, 11 Mayıs 1999’da, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da öldü. En yakın arkadaşı Edward Said onun için şunları yazdı: “O, Savaş sonrası dünyanın, özellikle de, Batı ve sömürge sonrası Asya ve Afrika arasındaki dinamiklerin muhtemelen en basiretli ve en özgün anti-emperyalist analistiydi. Büyük bir karizma insanı, göz kamaştırıcı bir hitabet, çürütülemez fikirler, ister İsrail-Filistin çatışmasında olsun, ister Pakistan-Hindistan çatışmasında olsun, o, tam bir mücadele ve bir uzlaşma için bir güçtü. İnsanlık ve samimi sekülerizm… Artık bir şampiyonu yok.”

“Terörizm: Onlarınkiler ve Bizimkiler” İkbal Ahmed’in, Birleşik Devletler’deki, halka açık son konuşmalarından bir tanesiydi. 1998 yılı Ekim ayında Boulder’deki Colarado Üniversitesi’nde konuştu. Bu konuşma, benim haftalık Alternatif Radyo (Alternative Radio) programımda, ülke çapında ve uluslararasına yönelik olarak yayınlandı. Ahmed İkbal’in kahinâne hissi, düşüncesi ve tesbitleri sersemletiyor. 11 Eylül terörist saldırılarından sonra, konuşmayı tekrar herkese dinlettim. Dinleyiciler, bu konuşmanın çok sayıda kopyasını istedi. Dinleyicilerin çoğu bu konuşmanın yeni kaydedildiğini sanıyorlardı.

TERÖRİZM: BİZİMKİLER VE ONLARINKİLER

İkbal Ahmed (Ekbal Ahmad)

1930’lu yılların sonu ve 40’lı yılların başına kadar, Filistin’de, yeraltına inmiş gizli Yahudiler “terörist” olarak bilinirdi. Sonra bir şeyler oldu: 1942 civarında, Holocost’un genişlemesiyle beraber, Batı dünyasında, Yahudilere karşı belli bir özgür sempati hasıl olmaya başladı. 1944 yılı itibarıyla, Filistin teröristleri ki, Siyonistlerdir; birdenbire “özgürlük savaşçıları” olarak görülmeye başlandı. Tarih kitaplarına bir bakacak olursanız, Menahem Begin’in de dahil olduğu ( diğeri İzak Şamir’dir*) en az iki İsrail başbakanının, üzerlerinde “Aranıyor”, TERÖRİSTLER, ÖDÜL VERİLECEKTİR( BU KADAR) yazan posterleri bulabilirsiniz. Baş terörist Menahem Begin için, en yüksek bedel olan 100,000 İngiliz poundu verildiğini gördüm.

1969’dan 1990’a kadar, Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ, medyanın ana sayfalarında bir terörist örgüt olarak yeraldı. Yaser Arafat, defalarca, Amerikan gazeteciliğinin büyük bilgesi, New York Times’dan William Safire tarafından“teröristbaşı” olarak görüldü. 29 Eylül 1998’de, ABD Başkanı Bill Clinton’ın sağında ve solunda, Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu ayakta durmuş halleriyle çekilmiş, dikkatimi çeken bir fotoğraf beni çok güldürdü . Clinton, Arafat’a doğru bakıyor, Arafat ise uysal bir fare gibi görünüyordu. Çok değil, bundan birkaç yıl önce Arafat, fotoğraflarda belinde, kılıfı içinde bir tabancası, çok tehditkâr bakışlarıyla görünecekti. İşte Yaser Arafat! Bu resmi hatırlayınız ve bundan sonrakini hatırlayacaksınız.

1985 yılında, Başkan Ronald Reagan, vahşî bakışlı, giydikleri türbanlarla başka bir çağdan gelmiş gibi görünen bir grub adamı kabul etti. Ben de New Yorker’da, aynı adamlar hakkında yazılar yazmaktaydım. Beyaz Saray’daki kabulden sonra, Reagan basın toplantısında, yanındaki yabancı misafirlerini “ özgürlük savaşçıları” olarak takdim etti. Bunlar Afgan mücahidleriydi. Onlar zamanında, ellerinde silahları “Şeytan İmparatorluğu”na karşı savaşıyorlardı. Reagan için onlar, kurucu babalarımızla eşit manevî değerdeydiler.

Ağustos 1998’de, başka bir Amerikan Başkanı, Usame bin Ladin ve adamlarının Afganistan’daki üslerini bombalayarak, onları öldürme emrini verdi. Kendisini vurmak için 15 Amerikan füzesinin gönderildiği Sayın bin Ladin, çok değil birkaç yıl önce, George Washington ve Thomas Jefferson’a eş manevî değerdeydi. Bin Ladin konusuna daha sonra döneceğim.

Bu hikâyeleri, terörizme olan resmî yaklaşımın çetrefilleştiğini fakat karakteristik olmadığına dikkatiniz çekmek için tekrar anlatıyorum. Başlangıcından itibaren terörizm değişmiştir. Dünün teröristi, bugün kahraman, dünün kahramanı ise bugün teröristtir. İmajlar dünyası istikrarlı bir şekilde değişmektedir ve biz neyin terörizm, neyin terörizm olmadığını bilmek için kafamızı sağlama almak zorundayız. Daha da önemlisi, terörizme neyin sebeb olduğunu ve onu nasıl durduracağımızı bilmeye ihtiyacımız var.

İkinci olarak, terörizme olan yaklaşım bir uyuşmazlık barındırmakta ve her bir tanım diğerini çelmektedir. Terörizm üzerine en az yirmi resmî belge inceledim. Gördüm ki, terörizm için bir tanım seçilmemiş. Terörizmi anlatan bütün tanımlar, zekâmızdan çok duygularımıza hitap etmekte, onları heyecana getirmekte. Temsîlen, size bu belgelerde terörizmi anlatan bir misâl vereceğim. ABD Dışişleri Bakanı George Shultz, 25 Ekim 1984 tarihinde, New York’taki Park Avenue Sinagog’unda terörizm üzerine uzun bir konuşma yaptı. Tek yüzü yazılı yedi sayfalık bu resmî bültende, terörizmin bir tane bile açık bir tanımı yok. Bunun yerine, bilinen tanımlar şunlar: Birinci Tanım: “Terörizm, terörizm olarak isim verdiğimiz bir modern barbarlıktır.” İkinci tanım daha dahice: “Terörizm politik şiddetin bir şeklidir.” Üçüncü tanım: “Terörizm Batı medeniyetini tehdit etmektedir.” Dördüncü tanım: “Terörizm Batı manevî değerlerine bir tehdittir.” Bunlar hislerimizi, heyecanımızı arttırmaktan başka bir şey başarıyor mu? Tipik bir durum.

Resmî yetkililer terörizmi tanımlamazlar, çünkü tanımlar, kendi içinde insicamlı olmayı sağlayacak formlara bağlı kalmaya, onları kavramaya ve analizlere teslim olmayı gerektirir. İşte, terörizme olan resmî yaklaşımın ikinci karakteri budur. Resmî yaklaşımın üçüncü karakteri ise, tanımın yokluğunun yetkilileri küreselci davranmaktan alıkoymaması. Terörizmi tanımlamıyorlar belki ama, onu, iyi şeylere bir tehdit, Batı medeniyetinin manevî değerlerine bir tehdit ve insanlığa karşı bir tehdit olarak adlandırabiliyorlar. Bu sebeble, terörizmi dünya çapında ezilmesi gereken bir şey olarak gösterebilmekteler. Bunun içindir ki, terörizm karşıtı politikalar küresel olmalıdır diyebiliyorlar. New Yor City’deki aynı konuşmasında George Shultz ayrıca şunu da söyledi: “Kontra terörizme ihtiyaç duyduğumuzda, nerede ve ne zaman olursa olsun bu gücü kullanma kapasitemiz hakkında bir sıkıntımız yok. Bu gücün kullanımında bir coğrafî sınır tanımıyoruz. Sudan ve Afganistan aynı gün ABD füzeleriyle vuruldu. Sudan ve Afganistan birbirinden 2,300 mil uzaklıkta ve onları vuran ülke ise bu ülkelerden aşağı yukarı 8000 mil uzaklıkta. Erişim küreseldir.

Terörizmin resmî olarak tanımlanmasının dördüncü karakteristiği ise, tanımlamanın sadece küresel bir çapa ulaşmakla kalmaması fakat aynı zamanda bilginin, kavramın belli bir kesinlik taşıması. Teröristlerin nerede olduğunu bildiklerini ve bu yüzden bombaladıklarını ifade ediyorlar. Yine, George Shultz’un konuşmasından aktaralım, “teröristlerle, özgürlük savaşçıları arasındaki farkı biliyoruz. Etrafımıza bakındığımız için birinin ötekinden farklı olduğunu söylemek gibi bir sıkıntımız yok.” Sadece Usame bin Ladin, bir gün müttefik, başka bir gün ise düşman olduğunu bilmiyor. Konuşmamın sonuna doğru o konuya geleceğim; gerçek bir hikâyedir.

Resmî yaklaşımın beşinci karakteristiği, sebeblerden kaçınmaktır. İnsanlar niçin terörizme başvuruyorlar hiç bakmazlar bile. Sebep mi? Ne sebebi? Başka bir misâl: 18 Aralık 1985’te, New York Times gazetesi, Yugoslavya Dışişleri Bakanının- Yugoslavya diye bir devletin varolduğu zamanları hatırlayınız- Birleşik Devletler Dış İşleri Bakanından, Filistin terörünün sebeblerini düşünmesini, rica ettiğini yazdı. Dışişleri Bakanı George Shultz, The New York Times gazetesindeki haberden aktarıyorum, “suratı biraz kızarmıştı. Yumruklarını masaya vurdu ve misafir dışişleri bakanına “herhangi bir sebeple bağlantısı yok! Dönemsel.” dedi. Niçin sebepler arayacak?

Terörizme olan resmî yaklaşımın altıncı karakteristiği, seçilmiş teröre karşı hissettiğimiz manevî tiksinme ihtiyacıdır. Zararlarını izah ettiğimiz bu grupların terörü, resmî olarak kabul görmemiş olan örgütlerdir. Aksine, alkışladığımız örgütlerin terörü ise devlet tarafından kabul görmüş olanlarıdır. Bu sebepledir ki, Başkan Reagan’ın ifadesi “Ben bir Kontrayım.” Olmuştur. Bizler biliriz ki, herhangi bir ifadeyle anlatacak olursak, Nikaragua kontraları teröristtirler, ancak medya hâkim görüşün tesirindedir.

Bana göre daha önemli olanı, bu hâkim anlayışın, dost hükümetler terörizminden muaf olmasıdır. Böylece, ABD, benim en yakın dostlarımdan biri ve Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin üst düzey diplomatlarından biri olan Orlando Letelieri, 1976 yılında, Washington D.C.’de arabasına bomba koyarak öldürten Pinochet terörünü, diğer terörizmler arasında, mazur görür. Yine ABD, benim birçok dostumu öldüren Pakistan diktatörü Ziya-ül Hakk’ın terörünü mazur görür. Size tam olarak söylemek istediğim, yaptığım basit hesaplara göre, Ziya-ül Hak, Pinochet, Arjantin, Brezilya, Endonezya türü devlet terörü tarafından öldürülen insan sayısının oranı, FKÖ ve diğer örgütlerin öldürdüklerine karşı, gerçekten, hiç aşırıya kaçmadan söyleyeyim, 1000’e birdir. İşte oran budur!

Tarih maalesef, zayıflığı değil, görünürdeki iktidarı tanır ve ona uyum sağlar. Bundan dolayı, görünürlük tarihî olarak hâkim, baskın gruplarla bir uyum içindedir. Çağımız- Çağ, Colomb’la başlar- kayda geçmemiş olağanüstü soykırımlardan bir tanesidir. Büyük medeniyetler silinip, gitmiştir. Mayalar, İknalar, Aztekler, Amerikan Yerlileri ve Kanada Yerlileri tümüyle silinip gitti. Sesleri bugün bile duyulmuyor. Evet ancak, direniş bir maliyet arzetmeye başladığında, sistemli masraflar ortaya çıktığında, bir Custer öldürüldüğünde yada bir Gordon esir edildiğinde, yani hâkim güç acı duymaya başladığında, ancak bu yerli medeniyetin insanları işitildi. Savaşan ve ölen Yerli veya Arablar olduğunu bilmenizin sebebi, hâkim gücün çektiği bu acıdan dolayıdır.

Dikkat çekmek istediğim son nokta ise, Soğuk Savaş süresince, ABD’nin birbiri ardı sıra, Nikaragua’da Somoza, Küba’da Batista gibi terörist rejimleri desteklediğidir. Bu tiranların hepsi ABD’nin dostlarıydı. Onlar, Nikaragua’da Kontra, Afganistan’da ise mücahidlerdi.

Şimdi, öteki tarafa gelecek olursak? Terörizm nedir? İlk işimiz, şu lanetli şeyi tanımlamak, ona bir isim vermek ve tanımlarken, “kurucu babalara eş manevî değer”den veya “Batı medeniyetine karşı duyulan manevî bir öfke” cümlelerinden daha fazlasını söylemeliyiz. İşte bunlar Webster’s College Dictionary(Sözlüğünün) terörizmle ilgili olarak söyledikleri: “Terörizm keskin, zaptedilemeyen korkudur.” Terörizm “hükümet yönteminin veya bir hükümete karşı direniş yöntemlerinin terörize edilmiş olarak kullanılmasıdır.” Bu büyük bir fazilete sahip basit bir tanımdır: Adilâne bir tanım. Buradaki ifade, yasadışı, bünye harici ve zorlayıcı olarak kullanılan şiddetin kullanılışının tanımı üzerine odaklanmıştır. Buradaki ifade doğrudur, çünkü terörün ne olduğuna ve devlet veya özel terör gruplarının, terörü onaylayıp, onaylamadığına bakmaktadır.

Motivasyonu hariç, bazı şeyler dikkatinizi çekti mi? Terörün oluş sebebinin adil olup olmadığından bahsetmiyoruz. Konsesus, rıza, gayr-î rıza, meşruîyet, meşruîyet dışılık, anayasallık, anayasa dışılık, hukukîlik, gayr-î hukukîlikten bahsediyoruz. Motivasyonu, hisleri niçin dışarıda tuttuk? Çünkü motivasyon bir farklılık meydana getirmiyor da ondan. Çalışmalarımda beş çeşit terörizm tipi belirledim. Bunlar:

a) Devlet terörizmi, b) dinî terörizm (Katolikler Protestanları öldürür, Sünnîler Şiîleri, Şiîler de Sünnîleri öldürür), c) adî terörizm (mafyatik-çev.), d) Siyasî terörizm ve e) Muhalefet terörizmi. Bazen bu çeşit terörün hepsi bir arada ve tek bir hedefe yönelebilmektedir. Muhalif protestocu terörizm patolojik adî terör haline gelebiliyor. Devlet terörü, özel terör şeklini alabiliyor. Meselâ bütün benzer tipteki hadiselerde, ölüm havuzlarına dönüşen Latin Amerika veya Pakistan’da, hükümetler, muhaliflerini öldürmek için özel elemanlar kiralayabiliyor. Bu tabii kî resmî yoldan olmuyor. Özelleştiriliyor. Afganistan’da, Orta Amerika’da ve Güney Asya’da, CIA örtülü operasyonları için uyuşturucu satıcılarına iş veriyor. Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı kolkola gidiyor. Bu kategoriler sık sık bir noktada toplanıyor.

Terörün bu beş çeşidine resmî yaklaşım ise sadece tek yönden- siyasî terör- şeklinde oluyor ki, yetkililer, insan hayatı ve mal kaybı bakımından en asgarî rakamları açıklıyorlar. En fazla kaybın yaşandığı terör türü, devlet terörizmidir. İkinci sıradaki en yüksek kayıp, izafeten söylersek, sayı bakımından azalmış olmasına rağmen, dinî terörizmde yaşanmaktadır. Bununla birlikte, tarihî olarak baktığımızda, dinî terörizm büyük kitlesel göçlere sebep olmuştur. Terörizmde verilen en yüksek üçüncü derecedeki kayıplar, adî (mafyatik-çev.) terörizmde meydana gelmiştir. Brian Jenkins tarafından hazırlanmış bir Rand Korporasyon raporunda, 10 yılda yaşanan (1978-1988) terör olaylarının yüzde ellisinin siyasî sebeplerden kaynaklanmadığı yazmaktadır. Siyasî değil!. Basit suçlar ve patoloji. Böylece, tekbir şeye odaklanılıyor, siyasî teröriste, FKÖ, bin Ladin, hedefinizde kim varsa.

Bunu niçin yapıyorlar? Teröristleri eyleme geçiren ne?

Bazı cevaplar için kısa kesiyorum. Birincisi, duyulmak ihtiyacı. Azınlık bir örgütten, siyasî, özel teröristten bahsettiğimizi hatırlayın. Normalde, istisnasız hepsinin duyulamaya ihtiyacı var, insanlar tarafından tanınma, bilinme, kabul görmekte zorlandıkları gibi şikâyetlerini gidermek ve duyurmak için çabalar var. Meselâ, zamanımızın süper teröristleri Filistinliler, 1948’de yurtlarından atıldı. 1948’den, 1968’e kadar dünyanın birçok yerinde mahkemelere başvurdular, çalmadık kapı bırakmadılar. Filistinliler topraklarından, vatanlarından büsbütün mahrum bırakıldılar ve kimse onları dinlemedi. Umutsuzluk içerisinde yeni bir terör şekli keşfettiler: bu hava korsanlığıydı. Dünyayı, kulaklarından tutarak ayağa kaldırdılar. Terörün bu çeşidi, uzun süredir şikâyet edilen sıkıntıları ifade etmenin bir yoludur. Bu vesileyle, bütün dünya işitir. Normalde bu yol, kendini zayıf hisseden, yardım alamayan, küçük örgütler tarafından gerçekleştirilir. Hâlâ, Filistinlere haklarını vermedik, en azından onların varolduklarını biliyoruz. Şimdi, İsrailliler bile kabul etti. Hatırlarsanız, İsrail Başbakanı Golda Meir ne demişti 1970’te: Filistinli diye bir şey yok. Onlar mevcut değil!

Şimdi ise varlığını lanetliyorlar.

İkinci olarak, terörizm, nefretin, acîzliğin, savunmasız kalmanın, öfkenin, yalnızlığın bir ifadesidir. Arkadan vurmak zorunda hissedersiniz. Bunu yaparsınız, çünkü size yanlış yapılmıştır. TWA uçağının Beyrut’a kaçırılması esnasında, New Jersey’nin Belmar kasabasından Judy Brown, teröristlerin “New Jersey, New Jersey” diye bağırdıklarını, duyduğunu söyledi. Bunu söylerken, kafalarında ne vardı? Belmar, militanların bağırdıktan sonra kendisine yöneleceklerini düşündü. Daha sonra, teröristlerin, 1983 yılında, Beyrut’u ağır bir şekilde bombalayan Birleşik Devletler savaş gemisi New Jersey’e göndermede bulunduklarını anladı.

Diğer bir faktör ise, kabilevî intikamla bağlantılı bir ihanet hissidir. Bu his, Bin Ladin gibi insanların hadisesinde devreye girer. Bu adam, ABD’yi dost gören bir müttefikti, sonra ülkesinin Birleşik devletler tarafından işgal edildiğini görüyor ve ihaneti hissediyor. Bu hislerin, doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu söylemiyorum, sadece bu tür aşırıya kaçan şiddetin arkasında ne var, onu anlatıyorum.

Şurası bir hakikattir ki, bazen, başka insanların size yaptıkları şiddetten tecrübe kazanırsınız. Şiddetin kurbanları, sık sık şiddete başvurur ve şedid insanlara dönüşürler. Yahudilerin, organize yani örgütlü bir şekilde terör ürettiği zaman, Holokost esnasında ve sonrasındaki bu zamandı. Daha da dikkate değer olan şey, Yahudilerin, ülkesi Holokost zamanında çok iyi bir sicile sahip olan İsveçli Count Bernadotte gibi BM. Barış Gücü askerlerini veya masum sivilleri vurmasıydı. İrgun adamları (The Irgun), Stern Çetesi (The Stern Gang) ve Haganah terör grupları Holokost dalgasında Filistin’e göç etmişlerdir. Kurbanlığın tecrübesi, kendiliğinden bir şiddet reaksiyonu üretiyor.

Modern zamanlarda, modern teknoloji ve iletişim araçları sayesinde hedefler de küreselleşti. Bundan dolayı, küresel şiddet, bir bütün olarak ekonomik ve kültürel küreselleşme adını verdiğimiz şeyin bir görünüşüdür. Her şey küreselleşmişken, şiddetin küreselleşmemesini bekleyemeyiz. Yeni görünür hedeflerimiz var. Hava korsanlığı bunlardan birisi, çünkü uluslararası seyahatte izafeten, yeni. Herkes namlunuzun ucunda. Bundan dolayı da, dünya namlunun ucunda. İşte terör böyle küreselleşti.

Son olarak, zamanımızda terörün yayılmasına kaynaklık edecek devrimci bir ideolojinin yokluğudur. Ondokuzuncu asırda, Marksizmle, Anarşizm arasında yaşanan büyük kavgadaki sorunlardan bir tanesi de, terörün kullanımı üzerineydi. Marxistler, gerçek bir devrimcinin cinayet işlemeyeceğini savundu. Sosyal problemleri ferdî şiddet eylemleriyle çözmüş olmazsınız. Sosyal problemler sosyal ve politik mobilizasyon gerektirir ve böylece kurtuluş savaşları terörist örgütlerden ayırdedilir. Devrimciler şiddeti reddetmez ancak terörün bir devrimci taktik olarak görülmesini reddeder. Zamanımızda devrimci ideoloji demode oldu. 1980’ler ve1990’larda devrimci ideoloji, küreselleşmiş ferdiyetçiliğe yenilerek geri çekildi. Hülasa edersek, anlattıklarımız, modern terörizmin arkasındaki birçok gücün içindedir.

Bu meydan okuyan amirler, Bir ülkeden sonra başka bir ülkeye, geleneksel metodlara cevap veriyorlar. Geleneksel metod, bir meseleyi çözmek için füzeler veya başka silahlarla cevap üzerine kuruludur. İsrailler bundan çok gurur duyar. Amerikalılar bundan çok gurur duyar. Şimdi de, Pakistanlılar çok gurur duyuyor ve bizim komandolarımız en iyisidir diyor. Samimi olmak gerekirse, bu artık yemiyor. Zamanımızdaki esas mesele şudur: Geçmişe çakılı kalan siyasî zihniyetlerin, modern zamanlarda ve gelişip büyüyen yeni realiteler karşısında, başarı ihtimali düşüktür.

Bir ân için Usame bin Ladin’e geri dönelim. Binlerce kez “kutsal savaş” olarak tercüme edilen Cihad, bu kadar dar mânâlı değildir. Cihad, Arapça’da “mücadele etmek” mânâsına gelir. Şiddet vasıtasıyla da, şiddetsiz de mücadele edilebilir. İki tür cihad vardır, küçük cihad ve büyük cihad. Küçük cihad dışa karşı bir şiddeti içerir. Büyük cihad ise kendi içinde bir mücadeledir. Bunlar kavramlardır. Anlatmamın sebebi ise, İslâm tarihinde, bütün pratik gayelerine rağmen, cihad uluslararası bir şiddet fenomeni olarak son dört asırdır ortalarda yoktu. 1980’lerde, ABD’nin yardımıyla aniden hayat buldu. Sovyetler Birliği, Pakistan sınırındaki Afganistan’a girince, Ziya-ül hak, bunu bir fırsat olarak gördü ve Allahsız komünizme karşı cihadı tetikledi. ABD, Reagan’ın Şeytan İmparatorluğu ismini verdiği Sovyetlerle karşı, bir milyar Müslümanı kışkırtmak için bunu bir devlet kuşu gibi gördü. Para yağdırmaya başladı. CIA ajanları bütün dünyada, büyük cihada katılacak savaşçı Müslüman aramaya başladı. Bin Ladin erken ödüllerden bir tanesiydi. O sadece bir Arap değil, aynı zamanda, parasını cihada harcamayı çok arzu eden bir mülti-milyonerdi. Bin Ladin, bütün dünyada komünizme karşı cihad edecek savaşçılar aramaya başladı.

Usame bin Ladin’le ilk kez 1986 yılında tanıştım. Muhtemelen bir casus olan bir Amerikalı yetkili tarafından bana tavsiye edildi ve benimle tanıştırıldı. Amerikalıya, orada bulunan Arabların kimler olduklarını sordum ve onlarla konuşmanın çok ilginç olabileceğini söyledim. Orası dediğim yerler Afganistan ve Pakistan’dı. Amerikalı yetkili bana, “Usame ile tanışman gerekir.” Dedi. Usame’yi görmeye gittim. Orada, Usame zengindi, tıpkı, 1991 yılında Dünya Ticaret Merkezi’ni bombalamakla suçlananların arasında bulunan bir Mısırlı tarikat şeyhi, Şeyh Ömer Abdurrahman gibi, Cezayir, Sudan ve Mısır’dan gönüllü savaşçılar getiriyordu. O zamanlar, Usame bin Ladin bir ABD müttefikiydi. Bir ABD müttefiki olarak kaldı. 1990’da, ABD, askerleriyle birlikte Suudi Arabistan’a girdi. Suudi Arabistan, Mekke ve Medine şehirleriyle, Müslümanlar için kutsal bir yerdir. Orada, asla yabancı asker bulunmaz. 1990’da, Körfez Savaşı’na hazırlık esnasında, Suudî Arabistan’ı savunmak adı altında, ülkeye ABD askerleri girdi. Usame bin Ladin sessiz kaldı. Saddam geri püskürtüldü fakat yabancı Amerikan askerleri Kâbe’nin (Mekke’de İslâm kutsal yeri) topraklarında kaldı. Bin Ladin, “Niye buradasınız? Defolun gidin!” sözleriyle, mektup üzerine, mektup yazdı. Yardım için geldiniz ama kalmaya devam ediyorsunuz. Nihayetinde, Ladin, başka işgalcilere karşı bir cihad başlattı. Görevi, Amerikan askerlerini Suudî Arabistan’dan defetmekti. İlk önceki görevi ise Rus askerlerini Afganistan’dan kovmaktı.

Onun hakkında söylenecek ikinci husus, bir kabileden gelmiş olmasıdır. Milyoner olması bir mesele değil. Ahlakî kodları kabilevîydi. Kabilevî ahlakî ilkeler iki kavram içerir: “sadakat ve intikam!” Siz benim arkadaşımsınız. Sözünüzü tutuyorsunuz. Size bağlıyım. Sözünüzü çiğnediniz, intikam almaya geliyorum. Onun için, Amerika sözünü tutmamıştı. Sadık dost ihanet etmişti. Şimdi sana saldırıyorlar. Çok şey yapacaklar. Afganistan savaşının bu piliçleri tünemek için evine geliyorlar.

Amerika’ya hatırlatmak istediğim nedir?

Birincisi, aşırılıkta, çifte standartlardan kaçınacaksın. Şayet çifte standartlara gidersen, bedelini çifte standartlarla ödersin. Bunu kullanma. Buna göz yumma. Bir yanda İsrail terörü, Pakistan terörü, Nikaragua terörü, El Salvador, sonra da sen Afganistan teröründen, Filistin teröründen şikâyet et. Bu yemez. Tarafsız olmayı dene. Bir süper güç bir yerde, terörü teşvik edemez ve başka bir yerde terörün cesaretini kırmayı ümid edemez. Bu daracık dünyada, bu politika işlemez.

Müttefiklerinin terörünü görmezden gelme. Onları lanetle! Onlara karşı savaş. Onları cezalandır. Operasyonları ve düşük yoğunluklu savaşları örtmekten, görmezden gelmekten sakın. Terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığı bu ortamlardan besleniyor. Avustralya’da yayınlanan, gizli operasyonlarla ilgili Şeytanla Pazarlık isimli belgeselde, nerede örtülü operasyonlar varsa, orada uyuşturucu kaçakçılığı vardır, dedim. Çünkü, örtülü operasyonların yapısı, Afganistan, Vietnam, Nikaragua, Orta Amerika vs., uyuşturucu ticaretiyle akrabadır, yani içli dışlıdır. Örtülü operasyonlardan vazgeç. Bu operasyonlara yardım etme.

Ayrıca, terörün sebebleri üzerine eğil ve bu meselelerin çözümünde yardımcı ol. Sebebleri anlamaya ve meseleleri çözmeye çalış. Askerî çözümlerden vazgeç. Terörizm bir siyasî meseledir. Siyasî çözümler ara. Diplomasiyi çalıştır. Başkan Clinton’un, Bin Ladin’e karşı giriştiği saldırı misalini tartış. Amerikalılar, Ladin’in niye saldırdığını biliyorlar mıydı? Bildiklerini söylemekteler ama hayır, bilmiyorlar. Başka bir noktada, Amerikalılar Kaddafi’yi öldürmeyi denedi. Onun yerine, genç kızını öldürdüler. Zavallı çocuk her şeyden habersizdi. Kaddafi ise hâlâ hayatta. Saddam’ı öldürmeyi denediler, yerine masum bir kadın ve ünlü bir artist olan Leyla bin Attar’ı katlettiler. Ladin ve adamlarını öldürmeye kalktılar, onların yerine alâkasız yirmibeş kişiyi katlettiler. Sudan’da, kimyasal bir silah fabrikasını imha etmeye kalktılar, şimdi yarı ham madde ilaç üreten bir fabrikayı tahrib ettiklerini itiraf ediyorlar.

Afganistan’a dört füze göndermeye yeltendiler, Pakistan’a düştü. Bir tanesi hafif zarar verdi, ikisi yaktı, yıktı, sonuncusu ise patlamadı. Amerikan hükümeti, on yıl sonra Pakistan’a ambargo uyguladı, çünkü Pakistan aptalca davranarak nükleer tesisler ve nükleer füzeleri inşaa ve füzeler imâl ediyordu. Bundan dolayı Birleşik Devletler ülkeme teknolojik ambargo uyguladı. Bu füzelerden bir tanesi patlamanda yere düşmüştü. Pakistanlı yetkilinin Washington Post’a ne dediğini biliyor musunuz? Bu, Allah’ın bize bir hediyesidir. Pakistan Amerikan teknolojisi arıyordu ve şimdi bu teknolojiye sahipler ve Pakistanlı bilim adamları bu füze üzerinde çok dikkatli bir şekilde çalışıyorlar. Füze yanlış ellere düştü. Terörü durdurmak için siyasî çözümler aramalısın, askerî çözümler, çözmekten daha çok dert üretiyor.

Netice olarak, lütfen, Uluslararası hukukun bir çerçeveye oturtulması ve güçlendirilmesi için yardım edin, destek verin. Roma’da bir cezâ mahkemesi var. Şayet elinde deliller varsa, ABD, niye ilkönce, Ladin’e karşı haklı ve sağlam bir gerekçeyle bu mahkemeye gitmedi? Birleşmiş Milletleri güçlendiriniz. Uluslararası Adalet Mahkemesi’ni güçlendirin. Önce haklı ve sağlam bir gerekçe gösterin sonra uluslararası birliktelik hâlinde peşini bırakmayın.



Not: Yakında Türkçe'ye kazandırılacak olan kitap gazeteci-yazar Fazıl Duygun tarafından tercüme edilmektedir.

Takdim:
Bu makalenin yeraldığı kitabçığı bize ulaştıran ve yayınlanması için bizi teşvik eden Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr.Hasan Köni’ye teşekkür ederiz. Bu kitapçıkta yeralan ve Keşmir Sorunu’nu anlatan ikinci bölümü daha sonra yayınlayacağız.
Tercüme: Fazıl Duygun, gazeteci-yazar.



Yazarlar
Alıntı
Çeviri
Piyasalar
  Değer Artış
Euro 2,3105
Dolar 1,8470
Altın 92,7679
Röportaj
Gazeteler
Facebook