SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFAGÜNDEMPOLİTİKATÜRKİYEDÜNYAYAŞAMEKONOMİSPORFETVAİSLAMÇEVİRİSAĞLIKTEKNOLOJİFOTOVİDEO

Bekir Tank

Kürtler, Kürdistan’ımız Türkiye’dir!


14.04.2017

Bu sözlerim, özellikle kafaları karışık, zihinleri bulanık, sorularının cevabını ve sorunlarının çözümünü bir ulus devletinin, yani Kürdistan'ın kurulmasında gören Kürtleredir. İçinde yaşadığımız ülkelerde gördüğümüz zulümler, maruz kaldığımız mağduriyetler elbette ki hepimize onurumuzu koruma ve insanca yaşamak için üzerimize düşen yükümlülükleri ve sorumlulukları yerine getirmeyi gerektirmektedir. Ancak yağmurdan kaçalım derken, bile bile ve göre göre dolu tufanına doğru koşarsak eğer, Allah korusun, daha beterine müstahak olabileceğimizi de aklımızdan çıkarmayalım.

Diğer ülkelerdeki Kürtlerin durumu bizimkinden farklı olsa bile, hiçbir durum, bizim birbirimize düşmemizi ve birbirimize silah doğrultmamızı meşru kılamaz. Bu bağlamda, bazılarının bir hak alma ve hak arama aracı olarak başvurdukları şiddet ve teröre karşı da devletin yanında olmalıyız. Devletin yanında olmaktaki kastımız da hemen istismar edilmesin. Biz nasıl ki, kimden geldiğine ve kime karşı yapıldığına bakmaksızın şiddetin ve terörün her türlüsüne karşı isek, devletin de her türlü hak tecavüzüne karşıyız. Devletin yanında olmak, aynı zamanda devlete haksızlık yaptırmamak veya haksızlıklarından caydırmak demektir.

Son bin yıllık tarihimiz, yönetimi elinde tutan Türklerledir. Selçukluların ve Osmanlıların büyümesi ve genişlemesi oranında bu kervana diğer birçok ulus da katılmıştır. Din, yani İslam, bu birlikteliğin bu ilişkilerin niteliğini, niceliğini ve nasıl olması gerektiği hususlarında belirleyici olmuştur genelde.

Ancak Osmanlı Devleti'nin yıkılıp yerine yeni devletlerin kurulmasından sonra bu birliktelik büyük darbeler yemiş ve büyük yaralar almıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın galibi olan emperyalist İtilaf Devletleri, savaş esnasında oyuna getiremedikleri Kürtleri dört ülke arasında bölüştürmekle bir bakıma cezalandırdılar. Bu devletlerde işbaşına gelen-getirilen rejimler de Kürtlere karşı ırkçı ve inkârcı politikalar izlediler. Her bir ülkede yaşayan Kürtlerin şartları aynı olmamakla birlikte hepsinin de ne gibi sorunlar yaşadıklarını biliyoruz.

Bugün yeni bir savaş hali daha yaşamaktayız. Birinci Dünya Savaşı'nda iki karşıt kampta savaşan emperyalistler bu kez daha şeytani politikalar izlemekte ve aralarındaki rekabet ile savaşı bizim coğrafyamıza taşımış bulunmaktadırlar. Bundan da daha kötüsü, başlattıkları bu kirli savaşta elinde silah tutanlar da onlar değil, bizden devşirdikleri örgütler, gruplar ve partiler.

Yüz yıl önce sınırlarını kendilerinin çizdikleri ülkeleri bugün biraz daha küçültmek istiyorlar. Sizce bunların çoğunun Kürlerin içinde yaşadıkları ülkeler olmaları bir tesadüf mü?

Dünden bugüne emperyalistlerin “böl, parçala ve yut” politikaları aynı olmasına rağmen, bu politikalara alet olmak en hafif deyimiyle cehaletten başka bir şey değil!

1789 Fransız Devrimi sonrasındaki milliyetçilik düşüncelerini-hareketlerini incelediğimizde, bu düşüncelere-hareketlere öncülük edenlerin niyetlerinin ve hedeflerinin, iddia ettikleri gibi, “her milletin kendi kaderini tayin etme hakkını elde etmesini sağlamak” olmadığını görürüz.

Dün, emellerine hizmette kusur etmeyen Ermenileri bile yüzüstü bırakanlar bugün Kürtlere atalarının hayrına bir devlet mi kuracaklar? Hele hele o Kürtler ki, hala Selahaddin'in izindeler ve onunla iftihar ediyorlar. Ancak emperyalistler, fitne ve fesatta işlerinin ehlidirler. Bu ülkelerdeki ırkçı rejimlerin ve bu ülkelerdeki işbirlikçilerinin de katkılarıyla, en az kendileri kadar Selahaddin'e düşman olan ve Kürtlerin genelinin değerleriyle de savaş halinde olan bir avuçla bu emellerini gerçekleştirme çabasındalar.

Adını da telaffuz etmekte sakınca görmüyoruz. Özellikle PKK-PYD-YPG emperyalistlerin bu planına gönüllü asker olmayı kabul eden yapıların başında gelmektedir. Peki, emperyalistler bölgedeki bu yapılar üzerinden ve bunlarla birlikte istedikleri değişiklikleri yapabilecekler mi? Yani mevcut sınırları değiştirebilecekler mi? Bu amaçla birçok ülkeyi kaosa sürüklemeyi ve iç savaşı sağladılar zaten. Fakat çok açık oynanan bu oyunu çözebilecek güce ve potansiyele sahip olan devlet ise Türkiye olması, bu doğrultuda yapacaklarının bitmediği anlamına gelir. Dikkat edilirse, toplumsal barışı birkaç hamle ile bozulabilen ülkelerin asıl sorunları dışarıdan gelen saldırılar değil, içerideki sorunlardandır. Ki bu sorunların kaynağı da yine bu rejimlerin kendileridir. Birçok dinin, milliyetin ve dilin yüzlerce, binlerce yıldır yaşadığı topraklarda eğer çok çeşitlilik yerine tekçiliği esas alırsanız, kendi ayağınıza ilk bağı kendiniz atmış olursunuz.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan rejimlerin en büyük zaafı da bu oldu.

Türkiye'nin bir beka sorunu yaşadığı, devlet yetkililerinin de yüksek sesle dillendirdikleri hayati bir tehlikedir. Ancak bu tehlikenin bertaraf edilmesinde başvurulan yöntemler hala yeterli değildir. Çünkü Eski Türkiye'nin aklına egemen olan inkârcı anlayışın esas aldığı tekçilik bugün de maalesef belirleyicidir.

Dolayısıyla dün olduğu gibi bu gün de asıl sorun, Türkiye'nin kendi gücünü ve potansiyelini hak ve adalet ölçüleri içinde kullanmamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin son dönem idarecileri ve devletin son dönem aklı bu gerçeğin farkındadır. Lakin gerekenleri yapmak konusunda atılan adımlar iki ileri bir geri şeklinde olduğu içindir ki, Türkiye olarak bu sorunu çözmekte zorlanıyoruz. Sorunu çözemediğimiz gibi, iç dinamikleri de ırkçılık kokan söylem ve eylemlerle zedeliyoruz. Bin yıllık kardeşliğimizin Cumhuriyet rejimi boyunca aldığı yaraları hak ve adalet ilacıyla tedavi edemezsek, emperyalistlerin bu oyunu bize sandığımızdan da fazla pahalıya mal olacaktır.

Elbette ki biz Kürtlerin de tıpkı yüzyıl öncesinde olduğu gibi, bu oyuna gelmememiz gerekmektedir. Temel insani haklarımızı gasp eden rejimlerle hesaplaşırken, faturayı halklara (Araplara, Farslara ve Türklere) çıkarmamamız gerekir. Aksi halde rejimle hesaplaşalım derken, onun kurduğu tuzağa düşmüş oluruz. Örneğin, bize reva görülen bu zulümlerin rejimden değil de, Türklerden, Araplardan ve Farslardan kaynaklandığını söylediğimiz an, rejimin fakına basmışız demektir. Elbette ki bu rejimleri işletenlerin de bir adı var; Türkler, Araplar ve Farslar. Bir de her birinin yanında ihtiyaç oranında onların zulüm çarklarını döndürmelerine yardım eden Kürtlerin de olduğunu unutmamak gerekir. Uzun sözün kısası, bizim bu mücadele sürecinde özenle kaçınmamız gereken husus, rejim ile toplumu v rejim ile halkları daima ve özenle birbirinden ayrı tutmak ve toplumdaki erdem sahibi insanlarla birlikte rejimi ıslah etmektir. Burada demeye çalıştığımız şudur: Türkiye'de, Irak, Suriye ve İran'da mevcut rejimlerle yaşadığımız sorunları çözebileceğimiz kişiler de yine buralarda beraber olduğumuz, kardeş olduğumuz, dindaş olduğumuz ve yurttaş olduğumuz insanlardır. Bu gerçekliğimizin aksine eğer bazılarımız sorunlarımızın çözümünün adresi olarak kanımıza susamış ve coğrafyamızı kana bulamakta olan emperyalistleri görürse ve hatta onlara asker olmaya can atanlarımız olursa, bize zulümlerden zulüm beğendirecekleri günler gelebilir.

Son birkaç yıldır, Türkiye'nin bir beka sorunu yaşadığını konuşmaktayız. Neden Türkiye'nin hedef tahtasına konulduğunu bilmeyenimiz var mı? Emperyalistler kendileri dışındaki bir ülkenin ne siyasi, ne ekonomik ve ne de teknolojik olarak ilerlemesini ve özellikle üretmesini istemiyorlar. Hangi ülke buna yeltenirse, üzerine çullanmaktadırlar. Ve dikkat edilirse, zikirleri de dillerinden düşürmedikleri demokrasidir. Üzerimize yağdırdıkları her bombayı ve bize sıktıkları her kurşunu “demokrasinin adı ile” yapıyorlar. Hizmetlerine giren kralları demokrasi korkusu ile yanlarında tutarken, kendi ülkelerinin çıkarını önceleyenlere de yine demokrasi adına saldırıyorlar.

Devletimizin tekçiliği bırakıp toplumun farklılıklarını, renklerini anayasal güvence alması nasıl ki meşruiyetinin de olmazsa olmaz şartlarından ise, biz vatandaşların da devletimizi bu çizgiye gelmesine bütün imkanlarımızla katkı sunması, bir yükümlülüktür.

Sözde milli olan devleti özde milli kılmalıyız. Bu “milli” kavramına takılanların olacağı düşüncesinden hareketle, buradaki kastımızı da birkaç cümle ile izah edelim. Millilik, milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin yaşandığı ve yaşatıldığı ve bu değerlerle barışık olunduğu anlayıştır. Milli değerler her toplum için farklılıklar arz eder. Örneğin, Hristiyan bir toplumun ezici çoğunluğu oluşturduğu bir ülkede eğer rejim Hristiyan değerleri hedef alan politikalar izlerse, sorunun kaynağı bizzat kendisi olur. Hakeza Müslümanların çoğunluğu ve hatta %99'u oluşturduğu bir ülkede bile eğer rejim İslam'ı hayatın dışına çıkarmayı amaçlayan politikalar izlemesi de bunun gibidir. Aynı durum o ülkede yaşayan farklı milliyetler için de geçerlidir. Devletin görevi, bu farklılıkları birer zenginlik olarak görüp, hepsini bir arada ve tabii ki barış içinde yaşatmasıdır.

İşte önümüzdeki dönem yoğunlaşmak zorunda kalacağımız konuların bazıları da burada kısaca değindiklerimizdir.

Devlet olarak ve millet olarak özeleştiri yapmalı ve sorunlarımızın hem tespitini yapmalı ve hem de teşhislerini doğru koymalıyız. Aksi halde şimdiki gibi, dilimizle kardeş derken, eylemlerimizde her türlü zulmü reva görmekten de geri durmayız.

Öyleyse, bizim tez elden, “zararın neresinden dönersek kardır” misali, hatalarımızı kabullenip bırakmayı bir erdem olarak görmeliyiz. Ve bin yıl gibi uzun bir zamandır beraber yaşadığımız ve dahi dindaş olduğumuz insanlarla birbirimizin kanına girecek ve birbirimize bin bir türlü zulmü layık görecek kadar ilerlemiş cehaleti ivedilikle terk etmeliyiz.

Bu cehalette ısrar etmemiz, bin yıllık barışçı tarihimize karşı bir ihanet olduğu-olacağı gibi, çocuklarımıza da miras olarak bırakacağımız en büyük zillet ve utanç olacaktır.

Evet, başta da yazdığımız gibi, bizim kör hayaller peşinde koşmaya ve sınırlarını dahi emperyalistlerin çizdiği hayali devletleri kurmak için ne bir saniyelik zamanımız ve ne de bir damla kanımız olmalı. Yüz yıl önce işgalcilerin elinden kurtardığımız bir vatanımız, kurduğumuz bir devletimiz ve rengini şehitlerimizin kanından alan bir bayrağımız var.

Farklı dilleri olan farklı milliyetlerden oluşmamız, bir millet olmamızın önünde bir engel değildir. Bunun adına ister Türk Milleti diyelim, isterse Türkiye Milleti, fark etmez. Yeter ki, bu kavramlar Türkiye'deki her bireyi bütün haklarıyla içine alsın.

Bitirirken bir daha altını çizerek söyleyelim: Kürdistan'ımız da, Lazistan'ımız da, Arabistan'ımız da, Ermenistan'ımız da… ve Gürcistan'ımız da Türkiye'dir!

Türkiye'yi hakkın ve adaletin esas olduğu bir ülke haline getirmek ve bu arada her türlü iç ve dış saldırıya karşı korumak insani bir görevdir.

Bazen önümüzdeki tercihlerden hiçbiri gönlümüzce olmayabilir. Tıpkı bu referandumda önümüze konulan seçeneklerde olduğu gibi. Bu gibi durumlarda maslahat devreye girmektedir. Milletin değerlerini göz önünde bulundurduğumuz takdirde, genelde Türkiye'nin ve özelde Kürtlerin maslahatının referandumda Evet yönünde görüş belirtmekte olduğu inancındayız.

Bizce Evet demek, Kürtçü bölücülüğe karşı olduğu kadar Türkçü bölücülüğe karşı da yerinde bir cevaptır. Ama sonuç ne olursa olsun, unutmamamız gereken şey, bu ülkenin insanları olarak sorunlarımızı çözeceğimiz biricik adresin yine kendimiz olduğudur. Aksi halde bizi tehdit eden beka sorununu çözemeyiz.

Halimiz ve akıbetimiz hayrola…



    YORUM YAZ

YORUMLAR

Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
TİMETÜRK AJANS HABERLERİ
SON YORUMLANANLAR