
NASIL BİR TARİHE İNANIYORUZ?
İnsanoğlu daima mevcut düzeni anlama ve yaşanılan olaylara karşı en doğru teşhisi koyma gayreti içerisindedir. Bunu gerçekleştirebilmesi içinde iyi bir tarihi bilgiye ihtiyacı vardır. Çünkü tarihin başkahramanı insan ve onun yaptıklarıdır. İbn Haldun"un, Mukaddime adlı eserinde belirttiği gibi; "geçmiş devirlerinin hükümdarlarının tarihi öğrenmeye aşırı meraklı oluşları ve etraflarında daima tarihçi bulundurmaları" bu yüzdendir. Hükümdarlar; "insanı" anlayabilmek, yönlendirebilmek ve yönetebilmek için hep bu yola başvurmuşlardır. Devirler değişse de insanın arzu- talepleri, sıkıntıları-ihtiyaçları, eksiklikleri ve fazlalıkları hep aynı kalmaktadır. İşte hükümdarlar, zaman ve mekânın değişmesiyle insanda değişmeyen şeyin ne olduğunu bulmaya çalışmışlar ve bu takdirde de başarılı bir yönetim sergilemişlerdir.
Öyleyse tarihi bilme gayretinin en derininde yatan gerçeğin "insanı" tanıma isteği olduğu inkâr edilemeyen bir hakikattir.
Batı ne zaman Hıristiyan ve Yahudi kaynaklı bir tarih anlayışından şüphelenmeye başlamış ve eldeki buluntularla yeni bir tarih anlayışını şekillendirmişse işte o zaman düşünce yollarında temel değişiklikler "reform ve rönesans" olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle mevcut elimizdeki Tevrat insanoğlunun çıkış tarihini tam olarak rakamlamaktadır. Mısır piramitlerinin incelenmeye başlaması, Çin"deki bazı belgelerin ortaya çıkmasıyla skolâstik düşünceye bağlı tarih anlayışı ortadan kalkmış yerine bilimi ilahlaştıran "rasyonalist tarih anlayışı" geçmeye başlamıştır.
Kilise ve havralara olan kinlerinden dolayı bu akım, sadece maddi bulgulara ve akla güvenmiş kaynağı ilahi olan nakli bilgileri kabule yeltenmemiştir. Bilgiye giden en doğru yol olan "akıl+vahiy" sistemini atmış, yerine sadece "akıl" diyerek etrafındakilerle birlikte felakete sürüklenmişlerdir.
Örneğin; Darwin 1859 yılında "türlerin menşei" adlı bir eser yayınlayarak evrimci görüşü gündeme taşımış, iyi bir gezgin ve tarihçi olduğu içinde aklını kullanıp bir sürü teoriler üretmiştir. Ancak Asya"da bulunan bazı kemikler insanın kaynağının Afrika olmadığını ve oradan tüm küreye yayılmadığını göstermiştir. Bu görüşün zayıflamasıyla birlikte marxizim doğmuş ve yeryüzünde yüz milyon insanın canına mal olmuştur.
Marx, düşüncesini temellendirirken tarihe dönmüş ve Darwin"in "insanın çıkışı ve yayılışı" teorisinden çokça etkilenmiştir. Ve varmış olduğu sonuç; “tarih, bir mücadele çatışma tarihi, güçlü olanın güçsüz olanı ezdiği maddeci bir tarihtir.” Bu yüzdendir ki onun teorisine " tarihsel materyalizm" de denilmiştir. Aynı şekilde Darwin de teorisini oluştururken tarihe dönmüş 1809 yılında Lamarck"ın "zoolojik felsefe" adlı eserinden yararlanmıştır. Dikkatlice araştırılırsa aynı teoriler 1735"teki Linneaus"un "tabiatın şifreleri" adlı kitabında mevcuttur.hatta bunu daha da gerilere dayandırmakta mümkündür. İlk Müslüman zoologlardan Cahız"a bakarsak onun da "biyolojik evrim" diye bir teorisinin olduğunu görürüz. Bu görüşler tarihe de bulaşmış bunun sonucunda da bulanık bir tarih anlayışı ortaya çıkmıştır.
Tüm bu bilgiler ışığında günümüze doğru gelindiğinde; 1947"de ölü denizde el yazmalarının 1996 yılına kadar kamuoyu ve basından saklanması ayrıca bu el yazmalarının Yahudi bonkörlerce çelik kasalarda saklanması her şeyin kanıtı mahiyetindedir. Siyonist Yahudi düşüncesi işgal ettiği Filistin topraklarında hiç zaman kaybetmeden arkeolojik kazılara başlamıştır. Mesid-i Aksa"nın altının tamamen boşatılması, bu yüzdendir. Ancak Siyonist Yahudi düşüncesi aradığını bulamamıştır. O yüzdendir ki İncil"in ilk nüshaları sayılan bu el yazmaları bugün hala çelik kasalarda da tutarak Tevrat"ın tahrif edildiğini gizlemeye çalışmaktadırlar.
Her ideoloji kendi haklılığını öne çıkarak, tarihin başkahramanı insanı yönetebilmek için "kendi dünya görüşlerini" tarih diye önümüze sürmüşler, Kur"an"ın "büyük bir gayb" dediği tarihe kesinkes iman etmemizi istemişlerdir. Bugün okutulan resmi tarih, evrimci görüşün temelde Allah"ı inkâr ve bilimi ilahlaştırmak için yazılmış olunan "yalanlar tarihi" dir.
Bugün tarih diye bize okutulan derslerde bu evrimci görüşün izlerini çokça görmekteyiz. Örneğin; Bilimin ilk insanları ateşi, tarımı, içtimai hayatı bilmeyen vahşi yaratıklardır. Herkez kendi başının çaresine bakıyor, ağaç kavuklarında yaşıyor ve toplayıcılıkla geçiniyordu. Hayvancılıkla ve tarım yoktu.
Bu bilgilere inanacak olursak Allah"u tela"nın Kur"an da Adem ile ilgili verdiği bilgileri haşa yalanlamış oluruz.
“Adem"e bütün isimleri öğretti”(neyin ne işe yaradığını bildirdik.),(Bakara suresi- 31)
“Adem rabbinden kelimeler aldı”(Bakara suresi-37)
Yani Adem (a.s) Dünya"ya gönderilirken Allah ona eşyayı ve toplumsal düzeni sağlayacak bazı bilgileri vererek gönderilmişti. Başıboş yaratılmayan insanoğlu bugün farklı şekillerde anlatılmaktadır. Aynı şekilde Adem"in iki oğlunun Allah"a kurban sunmaları birinin kurbanının kabul edilip diğerinin kabul edilmemesi bu dönemde tarım ve hayvancılığın olduğunu göstermektedir.
Evet… ilk insanlar evrimci görüş sahiplerinin dediği gibi vahşi değil medeni, geri değil ileri olarak başlamışlardır. Şimdi bizim burada yapmamız gereken olay “gaybın esas sahibi” ne dönerek birde onun penceresin “akıl+vahiy” sistemiyle yeni bir tarih anlayışı ortaya koymaktır.
Tevfik ve irşad ancak Allah"tandır.
Halil KURBETOĞLU

